İş yerindeki arkadaşım bağırıyor: “Çok sıkılıyorum! Neden iş yok ya!” Oysa daha dün işin çokluğundan şikâyet ediyordu. “Her şeyi ben mi yapacağım?” diye söyleniyordu. Bu, bir.
İkincisi, başka bir mesai arkadaşım “Günaaaydınnn!” diyerek odaya giriyor. Çok neşeli ve mutlu olduğunu göstermek istiyor. “Günaydın” diyoruz sakince. Bu bile onun ben neden bağırıyorum diye düşünmesine sebep olmuyor. Her hareket ve sözünde taşkın. “Nasılsınız Ömer Bey?” diyor mesela. Sesi yine yüksek. Sürekli konuşmak belli ki onun bir şeylerden kaçmasına yarıyor.
Gün, iş yerinde “Afiyet olsun”, “Merhaba”, “Nasılsınız” ve “Teşekkür ederim” cümleleriyle bitiyor. Konuşmalarımızda başka bir cümle geçmiyor. Neden? Oysa boş kaldığımız saatler de oluyor. Çay da içiyoruz. Arada kahve de yapılıyor. Kimse dertleşmiyor iş yerinde. Bu da, üç.
* * *
“Bir”deki arkadaş ne yapsa mutlu olmayacak. Kontrol edemediği bir gerilim içinde. Belli ki çok mutsuz. Dokunsan söylenmeye başlayacak. İçi daralıyor. Kalbi sıkışıyor. Adımlamaya çıkacak, adımlamayı sevmediğini söyleyecek. Çıkmayacak, “Yürümemiz lazım ya!” diye mızırdanacak. Oysa tek bir şeyi eksik. O eksik tamamlanmadığı müddetçe huzursuzluğu devam edecek. Neden? Çünkü derdini sahiplenmiyor. Dertlenmiyor yani. O tek şeyin eksikliği, gayesizlikle sonuçlanıyor. Gaye olmadan bir yerden bir yere gitmek bile mümkün değil.
“İki”deki arkadaş, mutsuzluğunu taşkın hareketlerle gizlemeye çalışıyor. Bilerek yapıyor bunu. Yine de kontrolü sağladığı söylenemez. Sesinin yükselişinden mutsuzluğu sızıyor. Onun bir eksiği yok gibi. Yine de dertli. Yükselmek istiyor. Makamı yükselince bu psikolojiden kurtulacağını sanıyor. “Müdürüm” denilince o yüzden gözleri parlıyor, “estağfurullah” çekiyor. Kendisi olamıyor kısaca. Müdür oluyor.
“Üç”deki durum, daha fena. Herkes dedikodudan korkuyor. Dedikodusunun yapılmasından korkuyor. Oysa herkes gün boyu dedikodu yapıyor. Kendine, hayatına, ailesine dair ne kadar az şey anlatırsa çevresindekilere, o kadar az dedikodu konusu olacağını sanıyor. Bir de kötülük var. Çevrendeki insanlara anlattığın her şey, bir gün aleyhinde kullanılabilir. Üstelik sen derdini anlatırsan zayıf görünürsün. Kimse zayıf, aciz, muhtaç görünmek istemiyor. En fazla, haksızlığa uğramış görüntüsü çizebilir. Fazlasını beklemeyin.
Ne demek istiyorum? İş yerinde insanlar konuşmuyor. Çünkü derdini sahiplenen yok. Derdini sahiplense, derman arayışı içinde olacak. Olamıyor. Hayatın bu olduğunu sanıyor. Öyle kabul etmiş. Yalnızlığının acısını, yalnızlığını giderecek insanın olmadığına inanarak bastırmış.
Neler diyorum ben? Bunlar zayıflık olarak algılanıyor. Öyle mi gerçekten? Ağlamak zayıflık mı? Derdini anlatmak… İlgiye ve merhamete muhtaç olmak… İnsan değil miyiz yoksa? Tanrı mı sanıyoruz kendimizi? Zayıf, zaafları olan, duygularıyla yaşayan mahluklar değil miyiz? Biz kendimizi yarattığımızı mı sanıyoruz? Öyleyse, yarattığımız şey çok kötü durumda. Kendisi bile değil.
