“Kâfir yapılarının sağlam”lığına dair bir önceki yazımızda Süreyya Beyzâdeoğlu’nun “Divan Şiirinde Kâfir ve Frenk” yazısından bahsetmiştik. Allah uzun ömür versin, bundan 30 yıl önce kaleme alınmış hocanın derli toplu yazısında konuyla ilgilenenler için epey malzeme var.  

Dinî bir anlam taşıyan “kâfir” kavramı, lugatlere göre Allah’a ve dine ait gerçekleri inkâr eden, İslâm dinine aykırı inanışlarda bulunan, hakikatleri örten ve saklayan kimseler için kullanılır. Allah’ın son mesajı İslâmiyet olduğu için, bu dine ve Müslümanlığa inanmayan, onun emir ve yasaklarına tâbi olmayan, Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmeyen kimseler “kâfir” olarak nitelendirilir. Çoğulu “küffâr” ve “kefere”dir. Bu kavram Fars diline “kâfer” olarak geçerken, Anadolu halkının dilinde “gâvur”a dönüşür.

“Frenk” ise Batılı ve Avrupalıları tanımlarken kullanılan bir isimdir. Yaşadıkları yere de Frengistan denir. Halk arasında Batılı hayat tarzını anlatan “alafranga” da hiç yabancımız değil. “Frengî kumaş” deyince yakın zamanlara kadar alıcısı vardı. Frenk Cafer Paşa ve Frenk Osman Ağa’da görüldüğü gibi Avrupa kökenli kişileri tanımlamak için kullanılan bir sıfattır aynı zamanda. Bir zamanların bolca kullanılan frenk üzümü, frenk astarı, frenk tavası, frenk sicimi gibi nerdeyse unutulmuş isim tamlamaları vardır. Halk arasında Avrupalı gibi olmaya özenenlere “tatlı su frengi” dendiğini biliyoruz.

Frenklerle tanışmamızın bidayeti 11-12. yüzyıla, Haçlılarla karşılaşmamıza kadar dayanır. Hıristiyanlarla bin yıl Anadolu’da ve Balkanlar’da iç içe beraber yaşadık. Onlar bizi, biz de onları yakından tanırız. Hakimiyetimiz altındaki Frenklerin yüzyıllardır huzur içinde yaşadığını kendileri söylüyor. Yetmiş iki millete bir gözle bakan Yunus Emre, bir gazi olup Frenkle İslâm uğruna savaşayım, sonra da Frenk olup her şeyi unutarak isyân edeyim der şu şiirinde:

Gâh bir gazi olam Efreng ile ceng eyleyem

Geh dönem Efreng olam nisyân ile isyân olam

Yetmiş iki millete aynı gözle bakan Yunus, bu şiiriyle Müslümanlarla Hıristiyanları insanlıkta birleştirmeye çalışmak ister. Kadı Burhaneddin de bu konuda Yunus’a yakın bir yerde durur. Irk ve din ayrımına girmeden müslim ve müşrik demez, Frenk ve Hind diye ayırmaz, Türk ve Rus diye sorgulamadan dinin doğruluk olduğunu ifade eder:

Din sorarsan togrıluhdur togrıluh sorgıl anı

Müslim ü müşrik Freng ü Hind Türk ü Rûs’dan

Bizim Anadolu’da yaşayan şairlerin çoğu belki de Frengistan’ı hiç görmeden şiir yazmıştır. Fatih’in oğlu Cem, ağabeyi Sultan Bayezid’le taht kavgasına tutuşup mücâdeleyi kaybettikten sonra ömrünün tam on üç yılını Frengistan’da sığıntı olarak geçirdi. Frenklerin kendisini Osmanlıya karşı koz olarak kullandığını fark edince pişman oldu ama bu sefer de iş işten geçmiş oldu. Şu beyitlerin yer aldığı gazeli işte bu psikoloji ile söylüyor şehzâdemiz:

Câm-ı Cem nûş eyle ey Cem bu Frengistân’dır

Her kulun başına yazılan gelir devrândır

Şükür kıl Allah’a kim geldin Frengistân’a sağ

Sağlığınca her kişi nefsince bir sultândır

Frenklerin elinde tutsak olan Cem Sultan mütevekkil bir şekilde bunları söylerken, Karacoğlan’ı Paris’in ortasında elinde sazı ile Şanzelize caddesine bırakmışlar da öyle konuşuyor sanki:

İndim seyran ettim Frengistan’ı

İlleri var bizim ile benzemez

Levin tutmuş goncaları açılmış

Gülleri var bizim güle benzemez

Güney Anadolu’da, Çukurova ve Maraş dolaylarında yaşayan bu ünlü halk şairimiz gördüklerini fırça darbeleriyle kabaca resm ederken, şu koşmasında da Müslüman zaviyesini kuşanır:

Akılları yoktur küfre uyarlar

İmanları yoktur câna kıyarlar

Başlarına siyâh şapka giyerler

Beyleri var bizim beye benzemez

Atalarımızın Tanzimat yıllarına kadar “kefere” diye küçümsediği Avrupalılar “sanayii devrimi”yle birden güçlenerek çıktılar karşımıza. 1699 Karlofça ve 1718 Pasarofça’daki yenilgimiz bu kadar sarsmamıştı bizi. Küçümsediğimiz, hafife aldığımız kefere, zannettiğimiz gibi mukavvadan bir şato değildi artık. Başta 28 Çelebi Mehmed Efendi olmak üzere Batıya giden seyyahların ilk defa gördüklerinin şaşkınlığı ile kaleme sarıldıkları görülür. Gâvura gâvur demenin yasak olduğu “gâvur padişah”tan -Boşnakların İkinci Mahmud’a taktığı sıfattır bu- sonra anlaşıldı her şey. Körü körüne onları taklit edişimizin de aynı zamanda başladığını görüyoruz. 19. yüzyıl, asırlarca başı dik bir medeniyetin kadim düşmanları karşısında içten içe tükendiğini öğrenip nihayet bunu itiraf etmek zorunda kaldığı yüzyıldır.

Tanzimat’a kadar “Sultân-ı iklîm-i Rûm” olan padişah aynı zamanda “Halîfe-i rûy-ı zemîn”di ve artık güçten düştükleri bir dönem başlıyordu. Devletin toprakları “memâlik-i İslâm”, hükümdarı “padişâh-ı İslâm”, ordusu “asâkir-i İslâm”, dinî başkanı “şeyhü’l-İslâm”, yasaları “şeriat-ı İslâm”, hükûmet merkezi “dârü’l-İslâm”dı. Öyle ki kimi şairler İstanbul yerine “İslâmbol” demeyi tercih ediyordu. İşte bütün bu olup bitenleri bilen, Tanzimat’ın arefesinde yaşayan Keçecizâde İzzet Molla’nın şu şiiri aslında her şeyi özetler niteliktedir: 

Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin

Bülbül hamûş havz tehî gülsitân harâb

Bülbüllerin susmuş, mehtâbın aksettiği havuzların boşalmış ve gül bahçelerinin harâb olduğunu görmüş olan İzzet Molla’dan hemen sonra yaşayan Ziya Paşa ise daha açık konuşur ve Osmanlının içine düştüğü hâl-i pür-melâli şu beytiyle dile getirir:

Milliyeti nisyân ederek her işimizde

Efkâr-ı Freng’e tebaiyyet yeni çıktı

Giyimden kuşama, toplum hayatından edebiyata kadar her alanda, bir zamanlar küçümsediğimiz Frenk fikirlerini taklit etmeye başladık artık. Bu macera iki asırdan beri hâlâ sürüyor. Kimi şairlerimizin bunu bazen örtülü bazen de açık bir şekilde eleştirdiğini görüyoruz. Cumhuriyet döneminde bir Osmanlı gibi yaşayan Yahya Kemâl, yazdığı şiirlerle daha çok geçmişte soluklanır. Gedik Ahmed Paşa için yazdığı gazelinde “kızılelma”yı tahayyül eder, ezan sesinin ve tekbirlerin dâr-ı küffârda kilise duvarlarında çınlamasını ister. Fatih Sultan Mehmed’in İslâmı bütün bir Avrupa’ya yaydığını hayâl eder:

Gark-ı nûr olmalı îmân-ı Muhammed’le Frenk

Bu sefer rim-papadan Hazret-i İsâ’ya kadar

diyerek bütün Avrupa’yı imana getirir. “Kendi Gök Kubbemiz”in şairi geçmişin derinliklerine kaçarak ne kadar ümitvâr ise “Safahat” şairi o kadar kötümserdir gidişattan. Bütün mâzîyi ansızın gelen bir tufanın ezip boğduğunu söyler:

Bütün yokluk mu her yer, bari “yok” der bir sadâ yok mu?

Firavunlar diyarında çığlık atarak “tek dişi kalmış canavar”ın niyetini bilmeyen ve olacakları görmeyen aydınlara tahammül edemez. Nihayet çareyi Mısır topraklarına kaçmakta bulur.    

Malûm, Rumeli, yüzyıllar boyunca Türk toplumu için Anadolu’nun (Rum) doğal bir uzantısı sayılır. Boşnak şairlerin Frenk algısı, suyun bu yakasındaki bizim şairlerden daha farklıdır. Serhat boylarında yaşadıkları için zaman zaman düşman baskınına uğrar ve zulme maruz kalırlardı. Frenk zulmünü en iyi onlar bilirdi çünkü. Meselâ bir Boşnak türküsünde geçen:

Nemçe kâfir asker ile yürüyüp

Geldi yakdı güzel şehr-i Sarây’ı

Koyun gibi insânını sürüyüp

Geldi yakdı güzel şehr-i Sarây’ı

Burada Saraybosna şehrinin işgal edildiğini, bir gece baskını ile evlerin ateşe verildiği anlatılır. Türkünün devamında da şöyle der şair:

Avrat oğlan koyun gibi inleşür

Gelüp kâfir mâl u rızkın yapışur

On bin insân esîr olup ağlaşur

Geldi yakdı güzel şehr-i Sarây’ı

“Kâfir” kavramı aynı zamanda, bu tür gerçek anlamının yanında klasik şairlerimiz tarafından sevgilinin saçlarına da teşbih edilir. Onun saçları hep simsiyah ve kapkaradır. Nedim’in bir şiirinde dediği gibi:

Hal kâfir zülüf kâfir çeşm kâfir el-aman

Serbeser iklîm-i hüsnün kâfiristân oldu hep

Öyle bir sevgili ki yüzündeki ben siyah, saçlar kapkara, göz simsiyah; yeter artık her taraf siyahlar ülkesi oldu. Aynı Nedim şu beytinde de yine sevgilisini kastederek bu kavramı yarı sitem ve yarı sevgi sözü olarak kullanır:

Tahammül mülkünü yıktın Hülâgü Han mısın kâfir

Aman dünyâyı yaktın âteş-i sûzân mısın kâfir

Son olarak şunu da belirtelim: Şairlerimizin bütün bu söyleyip yazdıkları şiirler, klasik edebiyatımızın toplumla ne kadar iç içe olduğunu, iddia edilenin aksine içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına bîgâne kalmadıklarını gösterir. Görüldüğü gibi bir Fuzûlî, bir Bâkî, bir Aşkî kendi sırça saraylarında şiir yazıp şarkı söylememişlerdir. Onların şiirlerinde kullandığı mecaz ve istiareler bile gerçek hayatın bir yönüne tekabül eder.  

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir