1992-95 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı’ndan sonra üç yıl kadar Bosna-Hersek Tuzla Üniversitesi’nde bulunmuştum. Hırvat bir hırdavatçıdan tornavida almaya gittiğimde, bana: “Türk malı mı, Alman malı mı olsun?” diye sormuştu. Herkes biliyordu ki Türk malı ucuz ve ehven, Alman malı pahalı ve sağlamdı. Tabii ki zevahiri kurtarmak için Türk malı olsun dedim, hafif tebessüm eden muhatabımı sevindirmemek için. Zira Hırvatların Sırplara göre daha içten pazarlıklı ve ikiyüzlü olduğunu biliyordum ve o da benim Türk olduğumu biliyordu.
Almanların yaptığının sağlam ve pahalı, Türklerin yaptığının daha ehven ve ucuz olduğu konusu beni o günden sonra çok düşündürdü. O günden beri gâvur malının neden sağlam olduğu konusu aklımı kurcaladı durdu. Gerçi Alman malının dayanıklı olduğuna dair çocukluğumdan kalma hatıralar vardı. Amcam Almanya’da işçi olarak çalışırken araç-gereç ve giyecek şeyler getirir ve bir türlü eskimezdi. Gâvur malı gerçekten sağlamdı.
Yıllar önce okuduğum Süreyya Beyzâdeoğlu’nun Yedi İklim (Nisan 1995, sayı 51) dergisinde çıkan “Divan Şiirinde Kâfir ve Frenk” başlıklı bir yazısı vardı. O yazıda Hoca, şair Necâtî’nin acımasız sevgilisine, zülüflerinin hayâlinin gönlünden bir türlü gitmediğini, zira kâfirlerin yaptığı binaların sağlam olduğunu belirten:
Gide mi ey seng-dil zülfün hayâli sîneden
Çün bilirsin muhkem olur kâfir itdügi bina
beytini zikretmişti. Hoca yazının devamında da atalarımızın gelip geçici dünyayı misafirhane sayıp, oturmaktan çok sefere koştuklarından, sadece ebedî olan cami ve medrese gibi, han hamam ve köprü gibi eserleri taştan sağlam temele dayandırdıklarını, kâfirlerin ise dünyayı hiç ölmeyecekmiş gibi mesken edinip binalarının bütününü muhkem yaptıklarını söylüyordu. Eski İstanbul yangınlarına bakıyoruz da, bir evin tutuşmasıyla bütün bir mahallenin yanması bir oluyor, kısa sürede yüzlerce ev kül hâline geliyordu. Keşke diyor insan, atalarımız oturdukları evleri de taştan yapsaydı.
Necâtî’yi çağrıştıran bir şiir, 17. yüzyıl şairlerinden Nâilî’de de var. O da kâfir binasının kapı ve duvarlarının sağlam olduğunu söylüyordu bu şiirinde:
Etmez rakîb-i dîve eser âh-ı tîşe kâr
Kâfir binâsıdır der ü dîvârı saht olur
Bu şiirde Nâilî, adeta devi andıran rakibe içten gelen bir âhla vurulsa bile baltanın kâr etmeyeceğini, çünkü onun kapısı ve duvarının sağlam yapılmış kâfir binasına benzediğini ifade eder. Şimdi de Çelebizâde Âsım Efendi’ye kulak verelim:
Ne mümkün aşk-ı Kostantin’den tab’a kesel gelmek
Binâ-yı kâfirîye hayli müşgildir halel gelmek
Şair burada, bir kişi İstanbul’a âşık olduktan sonra ondan bıkıp usanması mümkün değildir dedikten sonra, aynen kâfir yapısı binalara halel gelmesinin güç olduğu gibi, görüşüne yer verir. Nasıl bir bina ise, harcını neden yaptı ise, vur vur, bana mısın demiyor.
1999 Adapazarı depremini yaşamış bir kişi olarak oturduğumuz binaları neden Japonlar gibi sağlam yapmıyoruz sorusunu hep sorar dururum. Adapazarı’nda oturduğumuz beş katlı bina yandaki binaya yaslanmıştı da öyle kurtulmuştuk. Şimdi Üsküdar’da oturduğumuz binanın da beklenen depreme dayanıp dayanmayacağını bilmiyoruz. Anlayacağınız, demir ve beton yığınlarının arasında müteahhitlerin insafına kalmış yerin sallanmasını bekliyoruz.
Kurtarıcılarımızı dışarıda aramak gibi hastalığımız öteden beri hâlâ devam ediyor. Kendisini yaşadığı dönemde“vîrânelerin yasçısı baykuşlara” benzeten Mehmed Âkif bile daha yüz sene önce:
Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir
diyerek aynı dertten muztaripti. Dikkat edelim, demir çimento gelmiyor, onu yapan mühendis geliyor Batı’dan. Yapı statiğinden söz ediyor şair. Yetişmiş insan profili arıyor çevresinde. Mimar Sinan’ı yetiştirmiş bir milletin Akif’ten yüz sene sonra Avrasya Tüneli’ni Güney Korelilere, Marmaray’ı Japonlara yaptırması da aynı hastalığın bir tezahürü olarak düşünülebilir. Âkif merhum söz konusu şiirinin ikinci mısraında:
Hekimin hâzıkı bilmem nereden celbedilir
diye devam ediyor. Avrupa’dan getirdiğimiz sadece usta ve kalfa değil, hazık doktorları ve usta eczacıları da oradan çağırıyoruz. Kabul etmeliyiz ki adamlar işini ehline veriyor ve iyi yapıyor. Gâvurlar yaptıkları işin önünü arkasını düşünerek sağlam yapıyor ve eşeğini sağlam kazığa bağlıyorlar. Unutmayalım ki “Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl” sözü Türkçe bir deyim. Türk ipi, kör bıçak gibi ölümünü yarıda bırakabilir ve seni murdar edebilir. Bütün bunlar, “Türk gibi başlayıp…” sözünde olduğu gibi Türk gibi bitiremediğimiz için başımıza geliyor.
Frengistan’daki kâfir yapıları sağlam yapılıyor da “mülk-i İslâm”daki yapılar neden yıkık dökük, dayanıksız oluyor? Neden bizde şehirler harâbe de, onlarda mamur? Bunu sadece “atalarımızın gelip geçici dünyayı misafirhane olarak” görmeleri ile açıklayabilir miyiz? Fuzûlî bile 15. yüzyılda yıkık dökük duvarları görünce, dünyanın zamanla vîrân eylediği (Hazret-i) Süleyman mülkü olarak tasvir ediyor gördüklerini:
Dehr içinde bir yıkık dîvâr görürsen böyle bil
Bir Süleymân mülküdür kim çerh vîrân eylemiş
Dünyada bir yapı ne kadar sağlam yapılırsa yapılsın eninde sonunda yıkılmaya ve vîrân olmaya mahkûmdur. Amma bir süre önce, amma bir süre sonra! Fehîm-i Kadîm’in dediği gibi:
Sebeb-i rif’at olur gam yeme üftâde isen
Bir binâ ta ki harâb olmaya ma’mûr olmaz
“Yiğit düştüğü yerden kalkar” misâli, bugün düştüysen gam yeme diyor şair, bir bina yıkılmadıkça yerine yeniden yapılamaz. Ziya Paşa da daha 150 yıl önce İslâm dünyasının harâbe, diyâr-ı küfrün mamur olduğunu şaşkınlıkla dile getiriyor:
Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâmı bütün vîrâneler gördüm
Mülk-i İslâmda ne yazık ki iki asırdan beri değişen bir şey yok. Bugün harâbe hâlindeki Bağdat’ın, Haleb’in, Kâbil’in, Bosna şehirlerinin ve diğer çoğu yerlerin yıkıntılar içinde kaldığını görüyoruz. İster irademiz dâhilinde isterse dışında olsun, bütün bu olup bitenlerden sonra olaylara en iyisi Sehî Bey’in gözü ile bakabilmek:
Dâr-ı dünyâ bir misafirhânedir kim her gelen
“Ah şâhım” yazdı gitti safha-i divârına
Her gelen sırasını savarak, duvara kendi yazısını yazıp gidiyor. Muvakkaten bulunduğumuz misafirhanede kaldığımız günler sayılıdır. Bu günlerin çetelesini de şairler tutuyor. Şairlerin tarihe düştüğü kayıt bizim için mühim. Önemli olan yaptığı işi iyi yapmak ve dünyada kalıcı bir iz bırakmak. Son olarak Koca Ragıb Paşa’nın bir beytini de zikredelim:
Eger maksûd eserse mısra-ı berceste kâfîdir
Aceb hayretteyim ben Sedd-i İskender husûsunda
İskender-i Zülkarneyn -Makedonyalı İskender değil- inanılmaz emek ve çabayla inşa ettiği seddin bugün yerinde yeller esiyor. Bugün kalıcılığa önem verdiğimiz eserlerin yaşı en fazla bin-iki bin yıl. Beş bin yıl önce yaşamış İskender’in seddinden bir emâre bile yok. O halde diyor Ragıb Paşa, eğer kıyamete kadar kalıcı bir eser bırakmak istiyorsan, hafızalarda ebediyen yaşayan, o sedlerden daha uzun süre dillerde kalan bir şiir, yeri gelince söylenen bir mısra sana yeter.
Not: Yazı yazıyı doğuruyor, o halde bundan sonraki konumuz kadim şairlerimizin “Frenk ve Frengistan”a bakışı olsun.
