Dünya denilen, uluslararası toplum denilen, -sözde- müslüman ülkeler denilen her şey ve herkes, ortaklaşa bir şey deniyor üzerimizde. Korkunç bir deney! En azından yüreğinde az buçuk da olsa insaf taşıyan insanlar için korkunç…

Yerkürenin en zayıf ve mazlum halkını kadın, çocuk, yaşlı demeden vahşice katlettiriyorlar yerkürenin en zalim ve karanlık katillerine. Üstüne herkesin elini bağlamışlar, hepimize de izlettiriyorlar yürek dağlayan sahneleri; bebeklerin, çocukların boğazlanışını, aç perişan binlerin çırpınışını. İnsanların yüreğini parçalarken çaresizliklerini ve mütekebbir güçlerini vuruyorlar yüzlerine; hiçbir şekilde engelleyemezsiniz bu zulmü ama izlemek, üzülmek, isyan etmek zorundasınız çaresizce.

Durup bir, ara verip koşturmacalara, bu çıldırışın içinde sormalıyız kendimize, biz dünyaya ve insanlığa ne verebiliriz? Şu etrafta gürültüsü her yanı sarmış muhafazakâr/müslüman insanlar dünyaya ve insanlığa ne verebilir?  Hem bir ihtimal ve vaad olarak hem de gücü yetme anlamında ne verebilirler? Cevap açık seçik ortada aslında; Gazze’deki kadınlara, çocuklara, yaşlılara, mücadele edenlerle ne verebiliyorsak o, başkası değil.  Bireyler olarak, toplumlar olarak, ülkeler ve yönetimleri olarak, müslümanlar olarak ne verebiliyoruz Gazze’ye? Bir namuslu gelecek vaadi olarak dünyaya?

Yıllardır olduğu gibi 7 Ekimden bu yana da herhangi bir müslüman ülkenin herhangi bir sözü ya da eylemi Siyonist işgalcileri bir nebze bile durdurabilmiş değildir. Bir koca hiçten başkaca bir şey yok elimizde.

Adı ya da halkı ya da geçmişi müslüman ülkelerin yönetimleri sözde stratejik hesaplarla uğraşmaktan öte bir şey yapamıyorlar. Bu ülkelerin halkları ise karmakarışık bir bocalama içindedir. Yüreği yanan, çaresizce dua edenler var bir tarafta, siyonist işgalcileri ve destekçilerine lanet etmekten ve onların ürünlerini boykot etmekten başka yapabilecekleri bir şey yok. Öte yanda Gazzelinin derdiyle dertlenir görünenler ise başka müslümanlarla olan bitmez mücadelelerini siyonist işgalcilerin desteği ile sürdürmek gayesindeler.

Geçenlerde televizyonda rast geldim Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, “İslam’da mezhepçilik yoktur ve bu mezhepçilik emperyalizmin işine yarar” diye adamakıllı ayar veriyordu (utanmalı herkes bu uyarıdan, öncelikle de kendine müslüman-muhafazakâr diyenler). Oysa medeniyet tasavvuru falan filan büyük büyük laflar edenler gide gele emperyalizmin ve siyonist işgalin değirmenine su taşıyan bir mezhepçiliği fikir diye pazarlayabilmektedir. Hem de çocuklar katledilmeye devam ederken.

Tasavvufun, sufiliğin astarının bile kalmadığı şu günlerde ehl-i irfanın mirasını talan edenler, katı ve eski model bir zahiriliğe, fıkıhçılığa ve dahi holdingleşmeye hapsetmişler kendilerini, fabrikatörce fetvalar kotarıyorlar ve hesapsızca; “falanca ülke, filanca mezhep müslüman değildir İsrail’den bile tehlikelidirler” diye savrularak. Çocuklar boğazlanırken Gazzede, Sünninin derdi Şii, Şiinin derdi Sünni… Sıradan bir müslümanın, sıradan bir insanın ağzını açık bırakacak bir pişkinlik ve aldırmazlıkla, yekten yapıyorlar bu yaptıklarını.

1400 yılın ardından hala şu mezhep bu mezhep diye parçalanmış, birbirini İslamın dışında görecek kadar düşmanlaşmış bir topluluk dünyaya, insanlığa ve kendilerine ne verebilir? Bu durumun dini açıdan anlamsızlığı bir tarafa dünyevî açıdan da saçmalık değilse nedir? Emperyalizme karşı herkes birlikte karşı durmalı değil midir oysa. Yahu bunun ötesi var mı? İnandığımız kitapta Yüce Yaradan, “hiziplere ayrılmayın” diyor, adamlar hiziplerin içinde bile yüzlerce hiziplere ayrılmışlar ve kendi mikro hizipçiklerinden başka herkesi cennetten kovmaya cehd ediyorlar. Halbuki ahval aşikârdır. Dinler, mezhepler, sufi ekoller kimlikler yüzlerce yıllık birikime sahiptir ve insanlara götüreceğiniz teklif ya da çare “bizim gibi olun” demek olmamalıdır. İnsanlara tek çare ve kurtuluş olarak “kendileri olmaktan vazgeçmelerini” dayatamazsınız.

Adı ya da halkı ya da geçmişi müslüman ülkelerin yönetimlerine dönecek olursak onların hali de toplumları kadar karmaşık, tuhaf ve anlamsızdır. Kimisi ekonomik çıkarları zedelenmesin diye, kimisi yönetim erkini küresel efendiler elinden almasın diye, kimisi Filistin davası yoluyla başka bir müslüman ülke bölgesel liderliğe oynamasın diye, kimisi küresel güçlere askerî olarak karşı koyamayacağını düşündüğü için Siyonist işgalcilere ya destek olmakta, ya tarafsız kalmakta ya da şikâyet edip durmaktadır.

İnsanlar, topluluklar siyonistleri ve destekçilerini ekonomik olarak boykot etmeye çalışıyorlar, anlamlı ama beyhude değil mi? O ürünleri hala topraklarına sokan ülke yönetimleri asıl boykotu yapmalı değil miydi? Hala Siyonist işgalcilerin petrolü, enerjisi müslüman ülkelerden gidiyorsa, hala bu ülkeler siyonistlerle olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerini bitirememişse, yardım gemilerini Gazze kıyılarına yığamamışsa kimsenin sözle Siyonist işgalcileri eleştirmeye, şikâyet etmeye hakkı yoktur.

Daha tuhafı ve acıklı olanı ise kimi insaflı müslüman ülke yönetimlerinin, siyasîlerinin sürekli bir şekilde Siyonist işgalcileri uluslararası topluma şikayet edip durmaları, yaptıkları zulmü, katliamları, soykırımı anlatmaya çalışmaları. Ne kadar vahşi olduğu bu katillerin ispatlanıp anlatılabilirse sanki bütün dünya gelip kurtaracakmış gibi Gazzeli çocukları. O uluslararası toplum, o Batılı ülkeler sizden bizden iyi biliyorlar bu vahşetin boyutlarını merak buyurmayın. İnsafa gelmelerini de beklemeyin. Bu dünya sistemi, siyonist işgal zaten onların eseri. Kimi kime şikayet ediyorsunuz?

Yüreği yanan insaflı, çaresiz insanlar ve duaları bir tarafa herkes küresel ekonomik nizamın, Siyonist işgalcilerin güvenliğinin mutlak manada sağlanması pahasına sürmesi için uğraşıyor. Sanki Filistin ve Gazze, müslümanlar için bir çıban başı ve siyonist işgalcilerce vahşetle, barbarca da olsa patlatılması gerekiyor ki herkes işine gücüne bakabilsin, siyasetini, ekonomisini sürdürebilsin.

Ne uluslararası toplum diye bir şey var ne uluslararası hukuk ama daha önemlisi ne müslüman ülkeler, ne de müslümanların kardeşliği ve dayanışması var.

Bu bir medeniyet iddiasının iflasından başka bir şey değildir.

Yaşanmakta olan bu aşağılayıcı süreç yekten Hakk yolundan saptığımızın göstergesidir.

Hz Musa’nın dağdan dönüp de kavmini Hakk yolundan sapıtmış görünce hiddetle elindeki kelam-ı ilahînin yazılı olduğu levhaları yere attığı sahneyi andırıyor bugünün manzarası.  Başımıza çalınıyor her daim ilahî levhalar farkında bile değiliz.

Aramızda Ali gibi “konuşan Kur’an’lar” kalmadığındandır belki de paçozluğumuz.

Allah affetmeyecek!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir