sıcaklar bastırdı.
daha bir-iki hafta önce neredeyse üşüyorduk, şimdi yanıyoruz.
gerçi ben sıcağı severim. herkesin yandığı derecede ben ancak ısınıyorum.
babam da böyleydi. babama çekmişim.

pandemi günleri bitecek gibi görünmüyor. bir hasara uğramadan sonunu getiririz inşallah.
sonu gelir gelmesine ama ben şimdiden sıkıldım.
insanın elinden ne alınırsa onu özlüyor. neyden ayrı bırakılırsa ona kavuşmak için çırpınıyor.
kalabalığı özledim.
yolları özledim.
uzaklara gitmeyi özledim.
ara istasyonlarda durup, tanımadığım insan kalabalığı arasında yemek yemeyi özledim.

pandemi günlerinin iki zararını gördüm.
tam da bu işe yarar, kitapları bir bir deviririm derken, tam tersi oldu. kitaplık bana baktı ben kitaplığa. en az okuduğum bir süreç olarak geldi ve geçiyor.
yazı yazmam ise külliyen dumura uğradı.
demek ki mesele vakit değil, hayatmış.
hayatım kesintiye uğrayınca, moralim de dikkatim de yoğunluğum da kesintiye uğradı.
meşgale ve yoğunluk aslında bir tarafıyla da nimetmiş.

sadeimge geldi.
bu arada böyle güzel bir şey oldu.
mücahit aradı birgün. sıkılmış. tıpkı benim sıkıldığım gibi.
ne yapalım ne edelim derken zaten aklımızda olan dilimize kadar gelip söze kalboldu.
web dergi.
kağıt, çok para. çok zahmet.
baskısı var, dağıtımı var, abonesi var, uğraşması var, mekan ihtiyacı var.
her şeyden önce bizim paramız yok. var da o kadar yok.
parası olup söz verenler oldu ama bir müddet sonra yavaş yavaş uzaklaştılar.
onlar uzaklaşınca geriye kala kala bu internet mecrası kalıyor.
insan neye mecbur kalırsa bir müddet sonra onu güzel görmeye başlıyor.
bir site kurmak çok mantıklı, sevimli ve çok daha faydalı görünmeye başladı.
mühim olan yazı ise işte biz buradayız, dedik
işçi bayramına denk geldiğini sonradan fark ettiğimiz bir günde, bir mayıs’ta siteyi kurduk.
arkadaşlarla haftada bir toplanıyoruz. zoom’da.
kırkbeş dakika sürüyor bir zoom oturumu. konuşmaya dalıyoruz tabii taaak gidiyor görüntüler. yöneticimiz mücahit. tekrar herkese mail gönderiyor. tekrar geliyor zoom ekranı. hepimizin yüzünde tatlı ve memnun bir tebessüm.

geçen sene bugünlerde antalya’daydım.
serik ve manavgat’ta iki ay geçirdim.
roma kalıntılarını gezdim bol bol.
çok roma kalıntısı gördüm ama bu sefer farklı olan bendim.
aspendos bir deha ürünü. yani yok böyle bişey. mimar zeno o büyük yeteneği ile bin yılları aşacak bir esere imza atmış.
perge şehrine ne demeli peki. perge, başlı başına bir mimari şölen. binlerce yıldan bu yana akıp gelen bir sanat ve deha ırmağı.
hayatımda ilk defa müze kart aldım. zarifoğlu’nun “müzeleri sevemedik” başlıklı şiirini hatırladım.
bir yerde şöyle okumuştum ama o yeri tekrar dönüp bulamadım.
firavun musa’ya diyor ki
“Musa, sen hep bir Allah’ın varlığından bahsediyor ve her şeyi onun yarattığını iddia ediyorsun, peki şuna cevap ver bakalım hadi: neden büyük medeniyetler hep tanrısız!”
roma, aztek, babil, mısır medeniyetleri geliyor akla hemen. hepsi sanat harikası yapılara imza atmış. hepsi zamanın göğsüne hünerini kazımış. binlerce yıla söz geçirmiş, geçiriyor. hepsi tanrısız. hepsi pagan. bugünkü batı medeniyeti de aşağı yukarı öyle… tanrısız.
roma hristiyanlaştıkça sanattan uzaklaşmış, hristiyanlık tanrıdan uzaklaştıkça sanata (özellikle mimaride) yönelmiş. bugün roma şehri, bir put kuyusudur. dört yüzlerden sonra romalılar hristiyanlaşmıştı. altı yüzlerden sonra da hristiyanlar git gide romalılaştı.
düşünülecek bir husus.

ankara, ayrılıklarım sonunda hep özlediğim bir şehirdir.
severim ankara’yı.
pakdil’e göre “karayılan”dır ankara.
bir yanıyla öyledir de.
ama ben severim ankara’yı.
temmuz ankara’sını daha da severim.
yeşildir ankara. çoğu kişi fark etmez bu özelliğini. yeşildir. severim ankara’yı bu yeşilliği içinde.
istanbul’a gittiğimde bile ankara kalbimin bir köşesinde öylece uyur, bekler.
bu sevgimin türlü nedenleri vardır. bir kısmı sırdır. bir kısmı şiir ve edebiyattır. zemin, hacı bayram.

doğu türkistan.
rüyası doğu türkistan’ın özgürlüğü olmayan bir türk, bir müslüman düşünülemez.
fotoğraflarına her baktığımda doğu türkistan insanının çehresinde içindeki o büyük ateşin korunu görüyorum.
doğu türkistan meselesi kolay bir mesele değil.
çinliler, yüzlerce yıl türk akınlarından aldıkları yaraların acısını onlardan çıkarmaya çalışıyor şimdi. ama buna güçleri yetmeyecek.
çin’in sınırlarını yine türkler ve müslümanlar belirleyecek.
bu esaret geçicidir.
çin zulmü bir gün bitecek ve yaptığı onca zulüm çin’in başına bela olacak.
aslında çin akıllı bir siyaset izlese, doğu türkistanlılara zulmetmek yerine onlarla ittifak kurar. ittifak siyaseti hem daha doğru hem de daha yararınadır. ama o dev cüsse bu minik ve esaslı gerçeği göremiyor.
sincan, eğer okuduklarım doğruysa, “fethedilmiş topraklar” manasına geliyormuş.
doğu türkistan’a “sincan özerk bölgesi” diyor çin.
sakın siz böyle demeyin.
bu adlandırma bir tuzaktır, bir ihanettir.
gerçek fatih müslüman türklerdir. çin bunu bir gün anlayacak.

bugün sekiz temmuz.
yarın ayın kaçı olacak Allah bilir.