Sadettin Ökten Hoca’mız sohbetlerinde her münasebeti geldikçe Muallim Şakir Efendi’nin (1872-1917) şu kıtasını okur:

“Her perî surete bakmaz dide-i nadide bîn

Her sevadı zülfe meyletmez dil-i sevda karîm

Âfitab-ı hüsn-ü hûbân akîbet eyler ufûl

Ben muhibb-i lâ yezalîm ‘lâ uhubbül âfilîn’”

Bu zat-ı şerifi ilk hocamızdan duymuştuk. Bu muhteşem kıtayı ezberlemeye çalıştık. Burada İbrahim a.s.’ın kıssasına işaret vardır. İbrahim a.s. rabbini ararken yıldızlara, aya, güneşe bakmış bunların battığını (ufûl) görünce bunlar olmaz (batanları sevmem) demiştir. Neticede ezeli ebedi (la yezâl) olan Allah’ı bularak ben onun muhibbiyim “batanları sevmem” ayetine telmihte bulunmuştur.

Ankara maiyet memuruyken Ayaş’da kaymakam refiki stajı yapmış üç ay kadar gidip gelmiştik. O zamanın kaymakamı merhum Mustafa Soycan Ağabey çok zeki bir beyefendi, sabırlı şefkatli bir zat-ı şerif idi. Kendisi Niğdeli olup mektepten ve SBF’den öğrendiklerini benimsemiş çok samimi bir insandı. Bize çok kalbi davranmış, iyi yetişmemiz için hiç yanından ayırmamış, her faaliyette yakınında bulundurmuştu. Ondan birçok prensip, düstur öğrendim ve meslekte çok faydasını gördüm. Kendisini her zaman hürmet, muhabbet, minnet ve rahmet-mağfiretle yâd ederim.

Üç ay gidip geldiğimiz hâlde Bünyamin Ayaşî türbesini ziyaret nasip olmamış. Ayaşlı Şakir Efendi adını her duyduğumda o hazret de aklıma gelir ve onları tanıyıp ziyaret edememenin mahcubiyetini hissederim. Bu noksanımızı hafifletmek üzere TDV İslâm Ansiklopedisi’nden biraz iktibas ihtiyacı var.

Bünyamin Ayaşi:

“XVI. yüzyıl müelliflerinden Mahmûd el-Kefevî, onun Bayramiyye tarikatının Melâmiyye kolunun kurucusu Ömer Dede Sikkînî’nin halifesi olduğunu söyler (Ketâʾib, vr. 451a). Melâmîliğe mensup Sarı Abdullah Efendi ile torunu Lâ‘lîzâde Abdülbâki Kefevî’ye dayanarak Bünyâmin’in Ömer Sikkînî’nin halifesi olduğunu tekrar ederler. Müstakimzâde de bu görüşe katılır. Kefevî’ye dayanan Sarı Abdullah ve Lâ‘lîzâde’nin eserleriyle bu silsileyi veren diğer eserlere göre Melâmiyye kolu Ömer Sikkînî’den sonra Bünyâmin Ayâşî vasıtasıyla yürütülmüştür. Ancak sonradan elde edilen bazı belgelerde Bünyâmin Ayâşî’nin Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halifesi olduğu, dolayısıyla Melâmiyye’nin kurucusu olabileceği ihtimali ortaya çıkmıştır. Nitekim Hacı Bayrâm-ı Velî soyundan gelen Sâdullah Efendi tarafından düzenlenmiş bir listede (bk. Bayramoğlu, II, belge nr. 128) Bünyâmin Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halifesi olarak gösterilmektedir. 1325 yılına ait Ankara Vilâyeti Salnâmesi’nde Ayaş kasabası anlatılırken Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halifelerinden Şeyh Mustafa Bünyâmin’in kendi adıyla anılan caminin yakınlarında gömülü olduğu söylenmektedir. Fuat Bayramoğlu’nun Raif Yelkenci’de gördüğünü söylediği bir mecmuada bulunan bir kıtada Bünyâmin’in Hacı Bayrâm-ı Velî’den el aldığı anlatılmaktadır (Bayramoğlu, I, 56). Esad Muhlis Paşa’nın Bünyâmin Camii’nde asılı olan manzumesinde de aynı bilgi tekrar edilmektedir. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halifelerinden dördünün adı verilerek bunlardan sürmüş olan Bayramiyye kollarının gösterildiği bir silsilenâmede (Bayramoğlu, II, belge nr. 144) Pîr Ali Aksarâyî’nin şeyhi olan, ancak adı okunamayan bir Hacı Bayrâm-ı Velî halifesi daha gösterilmiştir. Bu kişinin Bünyâmin Ayâşî olduğu silsilenin devamından anlaşılmaktadır.

Kefevî onun Yavuz Selim’in saltanatının ilk yıllarında vefat ettiğini söyleyerek 918 (1512) tarihini, Müstakimzâde ise 916 (1510) yılını verir. Atâî ve ona dayanan Uzunçarşılı da Bünyâmin’in Ömer Sikkînî’nin halifesi olduğunu söyleyerek ölüm tarihini 926 (1520) olarak kaydederler.

Bünyâmin Ayâşî’nin Aziz Rûşen Efendi, Sivaslı Osman Efendi ve Bolulu Süleyman Efendi adlı üç halifesi daha olmakla birlikte Melâmî silsilesi Bünyâmin’in ölümünden sonra Pîr Ali Aksarâyî ve oğlu İsmâil Ma‘şûkī vasıtasıyla devam etmiştir. Türbesi Ayaş’ta kendi adıyla anılan caminin yanındadır. Aynı yerde medrese, hamam gibi vakıfları da bulunmaktadır. (kaynak: TDV)”

Muallim Şakir Efendi:

“Ankara’nın Ayaş kazasında dünyaya geldi. Babası Ayaş eşrafından Nazif Ağa’dır. İlköğrenimini Ayaş’ta tamamladı, ardından İstanbul’a giderek Darülmuallimîn mektebini bitirdi. 1895’te Konya İdadisi müdür yardımcılığına atandı. Burada altı yıl boyunca Türkçe, Arapça, edebiyat, tarih ve coğrafya dersleri verdi. 18 Haziran 1917’de vefat etti.

Ayaşlı Şakir’in şiirleri iki devreye ayrılabilir. İlk devir şiirlerinde Divan edebiyatı zevkinin yanı sıra Muallim Naci etkisi de görülür. Bu şiirlerin çoğu aşk konusu etrafında şekillenir. (Uçman, 1985: 38) Tokat’taki görevi esnasında kendisini anlamayan çevresinden uzaklaşarak felsefeyle uğraşan Şakir’in şiirlerinde de bir değişim yaşanır. Yaşadığı zihnî ve manevi değişimle tasavvufa yönelen şair, Mevlâna Celaleddin Rûmi, Şems Tebrizi gibi mutasavvıfların eserlerini inceler. Yazdığı şiirlerde de tasavvufi dünya görüşünü işler. (kaynak: teis.yesevi.edu.tr)”

Kaynakları karıştırırken Şakir Efendi Merhumun iki harika gazeline daha rastladık. Onlardan birer bölümü teberrüken derç ediyoruz. (Candan Geçelim Yahu, Dergâh Y.)

 

Rükn-i Münekker (Tam bilinmeyen esaslar)

Bir anlayalım dinleyelim dîni de evvel                                                                             

Mâkul ise îmân edelim Hakk’a mükemmel

 

Cehlin var iken sözde kalır dîn ile îmân

Dînin mi olur bilmediğin asl ile erkân                                            asl ile erkan: temel direkler

 

Allâh ve Muhammed bilinir lâfz ile ancak                          lafz: söz

Müslim mi olur anlamayan Hakk’ı muhakkak

 

Kaç pâre eder körü körüne savm u salâtın                          savm u salât: oruç, namaz

Sokmuş seni bir lahde hayâtında memâtin                         lahit: mezar – memat: ölü

 

Milyonlar içinde olamaz birkaç bâliğ                                             baliğ: olgun

Seksen sene de olsa kişi akıl ü bâliğ

 

Misak-ı ilâhî ile mes’ûlü mükellef                                                   Misak: söz, emir

Ol sinde olur din ile me’mûr-ı muhallef                                          sin: mezar

 

Aklın yoksa dîne de yok deynin o hâlde                                                  

Aklın varsa anla işi kalma vebâlde

 

Meşhûd u musaddaksa da nâdâni-i ekber              Meşhud:Görünen – musaddak: tasdik olmuş

Ol hükmünü temyîz edecek akl olup ender             nadan-ı ekber:kendini bilmez temyiz:ayırtetme    

              

Bir hikmet ile hükmü verir eksere fetvâ

Fer’ üzre iken aslı bozar hâsıl-ı dâvâ                                   fer: teferruat- asl: esas- temel

 

Dinler mi gören Londra kanûnunu âlî

Kanûn-ı Hak olmaz ise âlâ-yı eâlî                                       eâlî: en yüksek

 

Tedric ile eyyâm edip âdilliği âdet                                     tedriç: derece derece, yavaş yavaş

Bir hile-i şer’iyye bulur küfre kefaret                                  hile-i şer’iyye: kitabına uydurmak

 

Bilâhare ahkâm eder ol âdeti muhkem                               muhkem: sağlam

Bir hükm ile hak bâtıl olur keyfe gider kem                                                         

 

Bir sûret-i hak alsa da âsâr-ı tahakküm                   suret-i hak: görünüşte haklı

Hak-bin olan eyler ona izhâr-ı tehekküm                Hak-bin: hakkı gören-       tehekküm: görünüşte ciddi hakikatte alay, eğlence

 

Nâ-ehle tasadduk getirip sa’ye atâlet                      nâ ehle tasadduk: ehliyetsizi tasdik

Mutlak bilinip emr-i ulü’l-emre itâat                       sa’ye atâlet: çalışana tembellik

                                                                                          Ulü’l emr: devlet büyükleri

Eyler nazar-ı Hak’ta rizâ aksini intâc                       rıza aksini intâc: Allah rızasına muhalefet

Âyetken isâette olur hüccet-i Haccâc                     isâet: asilik -Haccâc: Zalim yönetici

                                                                                       “Olun Ebu Zer gibi, olalım Ömer gibi”

Taglib ü tagallüb ki mugayirdir ukule                     Taglib- tagallüb: zorla hüküm sürmek

İrfan-ı zamân almaz onu gûş-i kabule                     ukul: akıllar- gûş-i kabul: kabul etme

 

Dâvâ-yı ulûhiyyeti bil eşna’-ı küfrân                       Dâvâ-yı ulûhiyyet: Allah’lık davası

Kanûn-ı semânın çıkmaz fevkine şeytan                Eşna-ı küfran: en alçak küfürbazlık

 

Kavlen mi ya fi’len mi eşed ile tefekkür

Sultan eder ammâ onun üstünde tebahtür

 

Yok şübhe evet dini veren dest-i mülüke

Mecbur olur ol şiddet-i Şeddad’a sülüke

 

Dersen ki ona kim veriyor dini derim sen

Her gördüğünü bulduğunu zannedip ahsen

 

Bir rükn-i münekker bilerek dîn-i mübîni

Aklımla zaîf anlayarak metn-i metîni

 

Lâ-yüs’el edersin onu nisyanla nusûsu

Mevdua sanırsın onu bilcümle hususu

 

Ecdad-ı izamımız muallimlerini böyle yetiştirmiş. Onlar da ölümsüzlere dahil olmuşlar. “Ehli aşk ölmez/Yerde çürümez/Yanmayan bilmez /Ateş-i aşka” demişler

İsmi şerifi geçenlerden göçenleri hürmet, muhabbet, minnet ve rahmet-mağfiretle yâd ediyoruz. Sadettin Hocamız ve emsali büyüklerimize de pek çok muammer olarak hayırlı, muhabbetli hizmetlerinin devamını temenni ve niyaz ederiz.

 

“Muallim Ayaşlı Şakir Efendi, Orhan Alimoğlu” için bir yorum

  • ‘Arifin her bir -kelâmı bir mücevher kânıdır
    Canlara verir hayâtı âb-ı hayatdan leziz’
    Salih Baba

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir