Şehzâde Cem Sultan’ın diğer şehzâdelerden farklı olarak acılı ve ibret alınması gereken ilginç bir hayat hikâyesi var. Saltanat davasında haklı mıydı haksız mıydı, Fatih’ten sonra devletin başına Bayezid’den daha atak ve cevval olan Cem Sultan gelseydi Osmanlı için daha mı iyi olurdu, Allahu a’lem. Bizim bildiğimiz şu: Rodos şövalyeleri üzerinden Frengistan’a sığınıp da gâvurların kendisini Osmanlıya karşı kullanmaya çalıştığında duyduğu bin pişmanlıktır. Bunu oraya gitmeden önce tahmin etmeliydi. Bu pişmanlığı yazdığı şiirlerden ve şiirlerinin satır aralarından da çıkarmak mümkün.

İş işten geçtikten sonra “Saltanat bâkî kalır derlerse yalandır” diyen genç şehzâde, Bursa ovasında abisi Bayezid’le savaşa tutuşmadan önce ifade etseydi bunu, biz bu dizeyi bugün başka şekilde yorumlar ve şu beyti de farklı anlardık:

Hükmidenler bu cihân mülküne şark u garba dek

Ger Süleymân ger Skender sonra peşîmândır

Hükümdar olan Süleyman Peygamber’in de, Makedonyalı İskender’in de kendi çağlarında doğudan batıya dünyaya hükmettiğini biliyoruz. Ama pişman olduklarını, Cem Sultan’ın hükümdarlığı elinden kaçırdığı muhayyilesi söylüyor. Anlaşılan bu dünya, Şeyh Galib’in dediği gibi Besdir bu cihâna bir cihândâr” misâli iki hükümdara çoktur ve hükmetmeyi paylaşmak istemeyen yöneticilerle doludur.

Bâkî, Fuzûlî gibi Osmanlının taşrasında mahrumiyetler içinde yaşamış bir şair değildir. Tam merkezindedir ve devletin nimetleriyle perverde olarak yetişmiş, şeyhülislamlık makamına oturmaya ramak kalmıştır. Saltanat tacını giyenler mağrur olmasın, hazan rüzgârı nice sultanın börkünü alıp yele vermiştir, derken kimi kastediyor acaba:

Saltanat tâcın giyen âlemde mağrûr olmasın

Nice sultân börkün almıştır beyim bâd-ı hazân

Herkes Koca Ragıb Paşa gibi mütevekkil bir eda ile kaderin önüne çıkaracağı zuhûrâta razı değil ki! Paşa hayatında herhangi bir mal ve makam istemediği halde herşey ayağına gelir. Mısır’da vali olarak dört yıl görev yaptıktan sonra Memluk beylerinin bunaltması üzerine Sultan III. Osman’a hitaben “Yeter şu Kahire’nin kahrı azm-i Rûm edelim” mısraını da içinde bulunduran bir gazel kaleme alır. Şiir padişahın çok hoşuna gider ve ardından sadrazamlık makamı tevcih edilir. Padişahın fermanıyla sadaret makamına oturmak için İstanbul’a deniz yoluyla gelirken, Tire’de mola verilir ve karaya ayak basar basmaz ayağını kaydıran hasımları padişahın aklını çelerek Ragıb Paşa’yı bugün Lübnan ve Suriye topraklarında bulunan Sayda’ya ve sonra da Rakka’ya vali olarak gönderirler. Mısır valiliği neree, Sayda valiliği nere!

Gözü aydın rakîbin tîrelendi kevkeb-i bahtım

Sevâd-ı Şâm-ı gam mı sevdiğim Saydâ nedir şimdi

şiirini orada söyler. (Aydın, Tire, Şam, Sayda yer isimlerine dikkat!) Sultan Osman bu şiiri de unutmaz. Orası da benim vatanım diyen Paşa Hazretleri gerisin geri dönerek Filistin canibine doğru yol alır. Şairin âhını almamalı, o makamı hakettiği için sadarete birkaç yıl sonra gecikmeli de olsa oturur. Çünkü şuna iman etmiştir:

Veren Allah’dır ey dil beg ü paşa vermez

Amenna ve saddakna.

Çille-i saht-ı vezâret beni dervîş etti

dizesini de yoksa payitahttaki makam ve mevki düşkünlerinin doymak bilmez hırslarına sabredip “vezirliğin sert çilesine” tahammül ederken mi söyledi! Bilmiyoruz. İstanbul’daki rakiplerinin karakterini tek tek biliyordu. Çünkü kendi arkadaşlarıdır.

Yine hem-cinsi eder âdeme Râgıb hasedi

Reşk eder mi sana kimse vüzerâdan gayrı

diyerek adrese teslim isimler de veriyordu. Beylerin ve paşaların hak etmediği halde ikram ettiği koltukta oturanların bugün ne kadarı hatırlanıyor? Azmî mahlasıyla şiirler yazan Pir Mehmed de aynı kanaatte:

Ne dervîş ü ne zâhidden ne mîr ü şâhtan iste

Yürü yoktan seni var eyleyen Allah’tan iste

Kulun (e)mirden ve (padi)şahtan istemesi ne tuhaf değil mi! Hâlbuki veren de Allah, alan da. Kadim zamandan beri görülüyor ki isteyenlerin çoğu altta kalmış ve ezilmiştir. Çünkü bu tür makamlar bizim geleneğimizde istenmez, verilir. Verilirse de altında kalmamak için çaba sarf edilir. İnsanı doğru yola götürecek olan pâyeyi veren marifettir. Toplumun ekserisi bu pâyeyi başkalarının omuzlarına basarak yükseldiği makam ve mevkide arıyor. Şair Haşmet bunu insanlıkta (âdemiyette) bulmuş:

Haşmetâ mâl ü menâsıbda merâtib arama

Âdemiyyette çalış pâye-i rif’at bulasın

Hersekli Arif Hikmet de eğer yükselmek istiyorsan, sağda solda torpil aramadan sabırla yerinde bekle diyor; çünkü ilim ve irfan sahibi kimselere başkasının önünde eğilip bükülmek yakışmaz:

Sebât et merkezinde i’tilâ-yı rif’at istersen

Yakışmaz i’vicâc-ı hâl ü etvâr ehl-i irfâna

Aynı kişilerin önünde yükselmek için yüzsuyu dökmek de yakışmaz. Bir hanım olduğu için kendi zamanında bu tür makamlara istese de gelemeyen Fıtnat Hanım söylüyor bunu:

Tezellül etme dökme âb-ı rûyın rif’at istersen

Bunu gel de (dün-bugün ve yarın) başkalarının omzuna basarak tırmanan hırslı ve kaprisli kişilere anlat. Osman Nevres’in dediği gibi aç gözlü için hak etmediği güç ve makam bir felâkettir:

Bâis-i nekbet olur harîse izz ü câh

 

Esad Muhlis Paşa çarpıcı fırça darbeleriyle resmediyor bunu gözlerimizin önünde:

Zer gibi erbâb-ı câh olsaydı muhtâc-ı mihekk

Bilinirdi lâyık-ı ser-kâr kim ayyâr kim

Bir makama gelenler altın gibi mihek taşına vurulsaydı; o işe lâyık olan kim, ayartıcı düzenbaz kim bilinirdi. Herkese pâye dağıtmak mümkün değildir. Devlet kademesindeki (6400 ve 7200 ve dahi 7800 ek göstergeli) makam ve mevki sayılı olduğundan, elbette o işe getirilenlerin bir kısmı sevinecek, bir kısmı da üzülecek. Keçecizâde İzzet Molla’ya göre çark öyle bir şekilde işliyor ki yükselen kişi adedince yere çakılan (havuza düşen mi demeli?) kişiler vardır:

Pesti bülend oluncaya dek çarh-ı devletin

Âdet budur ki bir nice bâlâsı pest olur

Başta iken kendilerini vazgeçilmez olarak görenler, düştükten sonra başlıyorlar vaveylâya: Yok ben bu işe daha lâyıktım, yok benim hakkım yenildi; o onun adamı, bu bunun adamı diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. İşin garibi, oraya ulaşmak için gelirken de çığırtkanlık yapıyor, giderken de bağırıp çağırıyor. Önceden bu tür şeylerin olmadığını, her şeyin bir kural çerçevesinde işlediğini söyleyen Ziya Paşa, (Tanzimat’la beraber) bir makama gelmek için dostlarının kusurunu aramak ve onları kötülemek moda oldu diyor:

İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı

Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı

Ziya Paşa’nın Terkib-i Bendinin bundan sonraki beyitlerini aktarmazsak konumuz net anlaşılmaz ve şiir bugüne uzanan yüz elli yıllık hâl-i pür-melâlimizin ipuçlarını veriyor:

Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat modalandı

Nâmûs tamâm oldu hamiyyet yeni çıktı

Sâdıkları tahkîr ile red kâide oldu

Hırsızlara ikrâm ü inâyet yeni çıktı

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî

Evvel yoğ idi iş bu rivâyet yeni çıktı

Paşamız “yeni çıktı” diyor ama yaklaşık iki asırdan beri değişen bir şey yok. Makam ve mevki sarhoşluğuna kapılmamak için ölçüyü Urfalı Nâbî koymuş:

Senden ednâyı görüp şükr ile dem-sâz olmak

Senden a’lâlara reşk eylemenin merhemidir

Senden aşağı makamlarda bulunanları görüp hâline şükretmek, senden yukarıdakileri kıskanmanın ilâcıdır. Bu kadar! İstersen şükretme, içini kemiren haset ve fesatla kendi kendini yiyip bitirirsin, demek istiyor şair. Hak etmediği halde yükselenlere sakın güvenme ve onlarda vefa duygusu arama. Ragıb Paşa’nın bıraktığı çizgiyi bir asır sonra sürdüren Ahmed Cevdet Paşa’ya bir dokunduk bin âh işittik:

Lafz-ı vefâyı yazsa da bilmez meâlini

Kimse güvenmesin bu zamâne kibârına

Devletlülerin bol keseden attığı vefa sözüne sakın inanma; onlar yazıp söylese de vefanın ne anlam ifade ettiğini bilmezler. (Amirleri konumunda olan Âlî ve Fuad Paşaları mı kastediyor yoksa! Hele hele Cevdet Paşa’nın kendisine özel Arapça dersi vermesinin ardından çabuk yükselen ve sonra da eski dostunu unutarak sırtını dönen Âlî Paşa!)

Biri sana kötülük yaptığı zaman derler ya, “sen ona iyilikte mi bulundun!” Artık onların sofralarına bile oturma. Maruzat yazarına göre baştakilerin ikrâm ettiği pilavın üstündeki nar gibi kızarmış kuzu etine bakıp da sakın imrenme; bilesin ki onlar fakir fukaranın üzerinden kazanılan haksız kazançların bir sonucu olan kan ve gözyaşı damlaları ile yoğrulmuştur: 

Reşk itme görüp sürh-i pilâvın ümerânın

Hûn u ciğeri gözyaşıdır fukâranın

Fuzûlî’yi anlasaydık fakir fukaranın hakkı olan üst üste yığdığımız malın verdiği azap bizi huzursuz eder, “şeb-i yeldâ”da uykumuzu kaçırırdı. Öyle ya hamalın taşıyacağı yükün de bir istiap haddi var Bağdatlı şaire göre:

Mal çok yığma hazer eyle azâbından kim

Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın

Bu nasıl bir hamal ki yükü arttıkça beli bükülüyor, beli büküldükçe dünyaya karşı hırsı çoğalıyor. Son söz feleğin çemberinden geçmiş olan güngörmüş ve müstağni şairimiz Nâbî’nin olsun:

Tahsîl-i ilmin üstüne tercîh eder mi nâs

Tahsîl-i mâl vâsıta-i rif’at olmasa

Servet insanı yükseklere çıkarmak için bir itibar vesilesi olmasaydı, insanlar para kazanmayı ilim ve irfan elde etmek için çalışmaya tercih eder miydi? Zor bir soru. Bu zor sorunun sahibi olan şair cevabını de kendisi veriyor:

Bâğ-ı dehrin hem bahârın hem hazânın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz

Not: Eskiden (sanki yüz yıl öncesinden bahsediyoruz) bu yazıları biz matbaada basılmış dergilerde yayınlardık ve gidip bayiden alarak okurduk. Şimdi elimizin altında akıllı telefonlarımız var. Bizahmet bu şiirin devamına oradan bakalım ve dahi bilmediğimiz kelimeler için de Kubbealtı Lugati’ne müracaat edelim, lütfen.

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir