Tasavvuf kültüründe gönül bir “nazargâh-ı ilâhî” olup vahdetin yani Allah’ın varlığının ve birliğinin sembolüdür. Edebiyatımızda daha çok Allah’ın evi kabul edilen “Kâbe”ye teşbih edilmiştir. Çünkü O’nun asıl evi gönüldür. “Yere göğe sığmadım da bana inanan kulumun gönlüne sığdım” ve “Ben gönülleri kırık kimselerin katındayım” gibi kutsî hadisler de buna işaret olarak gösterilmektedir.
Tazarru-nâme isimli eseriyle tanıdığımız Sinan Paşa:
Kalb-i mü’min ki arş-ı Rahmân’dır
Onu yıkmak ziyâde tuğyândır
beytinde, müminin kalbinin Rahman’ın arşı olduğunu, onu yıkmanın da en büyük bir taşkınlık eseri sayılacağını belirtir. Kemalpaşa-zâde de farklı kelimelerle aynı duygu ve düşünceyi ifade eder:
Gönül yıkmak harâb etmek gibidir beyt-i ma’mûru
Velî yapmak hezârân Ka’be bünyâd etmeden yeğdir
Hatâî mahlasıyla Türkçe şiirler yazan Safevî sultanı Şah İsmail de aynı konuya değinir ve bir gönül almayı yüz bin Kâbe yapmağa değişmez:
Yüz bin Ka’be yapmaktır bir gönül al çağında
Girişte de vurguladığımız gibi gönül Allah’ın kutsal bir evidir. Orasını şeytan ve arzularının cirit attığı puthâne yaparsan, Allah’ın orada tecelli etmesi mümkün olabilir mi! Giridî Muhtar Efendi’den bu ilginç sual:
Gönlün ki suver-hâne-i vesvâs ü hevâdır
Kâbil mi tecellî-geh-i Mevlâ ola hâşâ
Şairler birbirini çok iyi anladığından Şeyhülislâm Yahyâ da aynı görüşte. Gönlüne dünyevî arzu ve hevesleri doldur, Allah’ın evi sayılan Kâbe’ye “puthâne” desinler, yakışır mı bu sana diye azarlar ev sahibini:
Gönlünde senin gayr u sivâ sûreti neyler
Lâyık mı bu kim Ka’be’ye büt-hâne desinler
Bu konuyu edebiyatımızda en çok işleyen ve vurgulayan şairlerimizin başında Yunus Emre gelir. O da “gönül”e Çalab’ın (Tanrı) tahtı olarak bakar. Gönül yıkmayı çok büyük bir günah olarak kabul eder ve bir gönül ziyaretini Kâbe’yi yüz kere ziyaret etmekten daha iyi görür:
Bir kez gönül yıktın ise o kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil
Düriş kazan ye yedir bir gönül ele getir
Yüz Ka’be’den yeğrektir bir gönül ziyâreti
Şairlerin bir kısmı da gönül kırmayı cam ve ayna kırığına benzetir. Nasıl ki kırılan cam yapıştırılıp eskisi gibi yerine getirilemezse, kırılan gönlün de onarılması mümkün değildir. Koca Râgıp Paşa’ya göre nasıl ki incinmiş gönül iltifatlarla düzelmezse, kırılmış ayna da merhem kabul etmez:
Dil ki mecrûh ola memnûn-i nevâziş olmaz
Zahmı âyînenin eyler mi kabûl merhem
Kırılmış kalbin iyileşemeyeceğini söyleyen Tarihçi Râşid de dil yarasının merhemini şimdiye kadar bulan olmuş mu? diye soruyor tecâhül-i ârifâne bir soruyla:
Râşidâ etmez şikeste-dil kabûl-i iltiyâm
Zahm-ı şemşîr-i zebânın var mı görmüş merhemin
Aynı Râşid, gönül kırmanın kolay, yapmanın ise zor olduğunu söyleyerek bin bir emekle marangozun bir yılda yaptığını bir günde yıkabileceğini hatırlatır:
Yıkar bir günde neccâr ettiği bünyâdı bir yılda
Gücü ta’mîr-i dildir sehldir hâtır-şikenlikler
Çelebizâde Âsım Efendi de kalplerin fethinin daha kolay olduğunu söyler. Âsım Efendi, her kim isterse gönülleri kolaylıkla fethedebilir, çünkü gönül dedikleri şehrin etrafının kalın duvarlarla çevrili hisarı yoktur:
Suhûlet ile eder her kim istese teshîr
Gönül dedikleri şehrin hisârı olmaz imiş
Abdülhak Hâmid, kalplere giremeyen hükümdar cihangir olsa ne yazar, çünkü kendi ülkesinde muktedir olamamış der:
Kulûba sâhib olmayan hükümdâr
Cihângîr olsa yine bî-iktidâr
Daha çok yazdığı na’tlerle tanıdığımız Şair Nazîm’in de görüşü böyle. Sultanlık kalp kırma makamı değildir. Süleymanlık odur ki karıncayı bile incitmemek, onun kalbinde taht kurmaktır:
Kimseyi dil-teng-i âzâr etme sultânlık budur
Kalb-i mûrı taht-gâh eyle Süleymânlık budur
Nâbî ise eğer şöhretin getirdiği tuzaklardan kurtulup adam gibi adam olmak istiyorsan kırılmış kalpleri tamir etmeye çalış, der:
Merd isen mâlını tâmir-i kulûba sarf et
Şöhret ü şân ü şükûha telef olmaktan ise
Yine Nâbî’nin:
Hüner bir ehl-i dile sarf-ı himmet etmektir
dizesinde de vurguladığı şey, bir gönül ziyaretini yüz Kâbe’ye tercih eden Yunus’tan farklı değildir. İnsanın dünyada ulaşmak istediği bir şeye kavuşması büyük bir hüner değildir. Asıl hüner, bir gönül ehline himmet sarfetmek, onu kazanmaya çalışmaktır. Hüner yıkılmış bir gönül tamir etmektir diyen aynı şairin şu beytini de burada zikredelim:
Hüner bir hâtır-ı vîrânı ta’mîr etmedir yohsa
Değildir âdemiyyet nakş-perdâz-ı revak olmak
“Beytü’l-hazen” (hüzünler evi) klasik edebiyatımızda en çok işlenen mazmunlardan biridir. Yusuf’unu özleyen Hz. Yakub’un ağlaya ağlaya gözlerine kara su indiği evden bahsediyoruz. Şair Haşmet, hüzünler ocağına dönmüş olan köhne gönlünü tamir etmesi için sevgilisine adeta yalvarıyor:
Dönmeyim hâne-i vîrânıma lûtfeyle meded
Köhne beytü’l-hazen-i hâtırımı ta’mîr et
Âşık da maşûk da havadan nem kapan duyguları incelmiş, hassas yaratılışlı insanlardır. Âşıkın yolunu değiştirmesi, görmezden gelmesi bile üzer onu. Sevgilisinin gafletle anlamazlıktan gelişi, şöyle bir yan bakışı Fıtnat Hanım’ın gönül evini öyle yıkmış ki tek bir bakışla onarılacak gibi değil:
Hâne-i kalbim harâb etti tegâfül Fıtnatâ
Bir nigehle bu dil-i vîrânı ta’mîr eylemez
Malkaralı Yahya (Nev’î) sıkıntısını içine atar ve kimseye eyvallahı yoktur. Kimsenin kendi derdine derman olacağına inanmayarak şöyle seslenir:
Belâ dildendir ol dîdâr elinden dâdımız yoktur
Gönüldendir şikâyet kimseden feryâdımız yoktur
Bu kadar tokgözlülük de Malkaralı’ya yakışıyor doğrusu! Sâbit ise yıkıntılar arasında kalmış kırık gönlünün bir an önce yapılmasını istiyor. Belli ki dünyada rahat yüzü görmemiş ve bir an önce yola düşmekte acele ediyor:
Bu harâbâtta sâbit olamam sultânım
Dil-i vîrânımı yapsan da yıkılsam gitsem
Yukarıdan beri adını andığımız şairler şiir sanatının büyüsüne kapılıp meramını şöyle ya da böyle ifade ederken Şeyhülislâm Yahya Efendi’yi kızdıran şey ne olabilir acaba?:
Dil hânesini yık koma taş üstüne taş
Sen yap onu eller ona vîrâne desinler
Yoksa densizin biri Yahya Efendi’nin yazdığı “sâkî”li “sâgar”lı şiirlerine kızıp kocaman şeyhülislâma “hem fetva makamında oturan din adamısın hem böyle şiirler yazıyorsun; utan utan, başındaki kavuğundan utan!” dedi de, bunun üzerine muhatabını adam akıllı zıvanadan çıkarmak için şu beyti mi söyledi?:
Sun sâgarı sâkî bana mestâne desinler
Uslanmadı gitti gör o dîvâne desinler

Diline kalemine sağlık Hüseyin abi,
Şiir gibi bir yazı olmuş, bir nefeste okudum