Ziya Paşa (ö. 1880) Osmanlı devletinde valilik yapmış sanatkâr yaratılışlı bir bürokrat devlet adamı. İlk gençlik yıllarından beri ömrü halk arasında geçmiş. Dolayısıyla kimin ne kalibrede olduğunu bilir ve idare etme sanatını bulunduğu her yerde kullandığından insan sarrafı sayılır. “Ekser kişinin” konuşmaları ile davranışının birbirine uymadığını görerek çoğu zaman şair hassasiyeti buna isyan eder: 

Ekser kişinin sûretine sîreti uymaz

Yârab bu ne hikmettir bu ne hâlet

Bir makama gelen ve o makamdan güç aldığı için toplumda kendisine saygı gösterilmeyi bekleyen sonradan görmüş nice yeni yetme insanlar vardır. Belli bir donanıma sahip olmadığı için bu özellik onlarda zaaf eseri sayılır. Başına giydiği taç, sırtına giydiği hırka onları akıllandırmaz. Yine Ziya Paşa şu ünlü şiirini de galiba bunlar için söylüyor:  

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma

Zer-dûz palan ursan eşek yine eşektir

Demek ki vitrine oynama ve kendini gösterme zaafiyeti, insanlık yaratılalı beri var olan eski bir hastalıktır. Kifayetsiz muhterisler her zaman vardır ve halkın böylelerine teveccühü olduktan sonra bu tür tipler elbette eksik olmayacaktır. Nâbî (ö. 1712) bile bu tip insanlardan üç asır önce şikâyetçidir:

Nazarı câmeyedir zâta değildir halkın  

Yani diyor şair, halk kişilerin bilgi ve donanımına itibar etmiyor, giydiği kıyafete ve reklâma bakıyor. Sözün burasında Nasrettin Hocamızı anmamak olmaz. Hoca birgün gündelik kıyafeti ile davete gidiyor. Gidiyor ama kimse ilgi göstermiyor. Alelacele kalkıp evine dönen Hoca yerleri süpüren allı pullu elbisesini giydikten sonra aynı yere bir daha geliyor. Bu sefer iltifatlar havada uçuşuyor ve baş köşeye oturtuluyor. Önüne gelen kızarmış kuzu etine kaftanının bir ucunu uzatarak “ye kürküm ye!” diyor. Anlayan anlıyor tabii.

Önemli olan bilgi ve beceri sahibi olmaktır diyor yine Nâbî Hazretleri. Dış görünüşün o kadar kıymeti olsaydı, şu gördüğün devasa servi ve çınar ağaçlarının meyve vermesi gerekirdi:

Lâzım gelirdi serv ü çınar ola meyve-dâr

Fazl ü hünerde medhâli olsa kıyâfetin

Koca Ragıb Paşa (ö. 1763) ise:

Sîrete eyle nazar sûrete bakma Râgıb

der. Nasıl ki güzelliği ile büyüleyici her ceylan Hoten çölünün ahusu değilse, bir kimsenin tıyneti ve dış görünüşü başka başka olabilir. Aynı Ragıb Paşa bunu şöyle ifade ediyor bir gazelinde:

Feyz-i tıynet başkadır şûhî-i sûret başkadır

Her gazalı sanma kim deşt-i Hoten âhûsudur

Hoten, Doğu Türkistan’da bir çöl olup, göbeğinden misk elde edilen ceylanlarıyla ünlü bir yer ismidir. Paşa’nın:

Ehl-i taklîde müfîd olmaz eger olsa da feyz

Gül-i tasvîre tarâvet nice versin şebnem

beytinde, görünüşe aldanmamak gerektiği canlı bir şekilde vurgulanır. Taklit hiçbir zaman aslının yerini tutmaz. Şebnem, canlandırılmış yapma güle nasıl tazelik versin? Şebnem ki sabahları güneş yükselmeden bir süreliğine çiçekler ve otlar üzerinde varlığını gösteren kırağıdır ve havanın ısınmasından sonra etkisi kaybolur. Ey gösterişe düşkün olan adam, sen olgunluğundan haber ver, kimse senden ihtişam alacak değil diyor aynı şair:

Libâs-ı nev-be-nevle ey olan âlâyişe mâil

Kemâlinden haber ver kimse senden ihtişâm almaz

Çelebizâde Âsım Efendi de (ö. 1760), Ragıb Paşa’nın “gül-i tasvir” benzetmesine benzer şekilde, böyle bir goncaya renk verebilirsin ama koku veremezsin, görüşüne yer verir:

Reng olur bûy olmaz gonce-i tasvîrde

Yine Çelebizâde başka bir şiirinde:

Zînet-i zâhir kemâl erbâbına noksân verir

diyerek, bir kişinin zahirindeki süse aldanma, gösterişe düşkünlük işinin ehli olan usta kişilere noksanlık verir der. Ve şunu demek ister: İşte böylelerinin defosu vardır, belki de başka kusurlarını kapatmak içindir bütün bunlar!

Hersekli Ârif Hikmet de (ö. 1904) galiba aynı şeyi anlatmak istiyor bize ve Çelebizâde gibi yapma gülde boşuna kuku aramayın, diyor:

Nefha-i maksûd alınmaz gonce-i tasvîrden

Nev’i şahsına münhasır bir insan olan İbnülemin Mahmud Kemal İnal (ö. 1957) bu konuyu veciz bir şekilde özetleyen son Osmanlılardan biridir:

Sûretin sîretine şâhitdir

Başka şâhid aramak zâiddir

İnsan dünyaya her şeyden mahrum ve yanında hiçbir şeyi olmadığı halde gelir. Hayatı boyunca nasip ve kısmetinde olduğu kadarını toplayıp, bütün kazancını burada bırakarak gitmesini Şair Haşmet (ö. 1768) şöyle ifade eder:

Aldanma meded zînet-i dünyâyı n’idersin

Bî-vâye gelip dehre tehî-mâye gidersin

Halk arasında “para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” denir ya! Mevlevi şair Neşâtî (ö. 1674) tam da onu söylüyor işte:

Yahşı günde bilmek olmaz kim diyânet kimdedir

Yahşı yoldaşı yaman gün imtihân etmek gerek

 

İyi gün dostu olarak gördüğün kimseleri kötü günde sınamak seni hayâl kırıklığına uğratabilir. İşte o gün dost görünen ve yüzüne gülen çoğu arkadaşının sınıfta kaldığını görürsün. Sözünü daldan budaktan esirgemeyen Nef’î (ö. 1635), açık söyleyen dobra şairlerden biri:

Tâc u destâr ile tefâhur eden

Açamaz başını keli görünür

Şair burada başındaki taç ve sarığı ile övünen cahil ve anlayışsız kişi başını açamaz, çünkü onun için övünç vesilesi olan taç ve sarık çıkarılınca geriye cascavlak olan keli kalır, der. Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin (ö. 1644) beyti de aşağı yukarı aynı doğrultudadır:

Hırka vü tâc ile zâhid kerem et sıkleti ko

Âdeme cübbe vü destâr kerâmet mi verir

Bunu bir şeyhülislâm söyledi diye kimsenin eleştirdiğini duymadık. Esad Muhlis Paşa (ö. 1850) iki yüzlü insanların hâlini “dışı sükûn ile zâhir derûnu mahşer” misâli yıkılmaya yüz tutmuş kâşâneye benzetir:

Benzer erbâb-ı riyânın hâli ol kâşâneye

İç yüzü vîrân dışı ma’mûr şeklin gosterir

Bu durumdan her konuda kalem oynatan Lâedrî de şikâyetçi ve “muvâfık” kelimesindeki bir harfi değiştirmek suretiyle merâmını ifade eder:

Cihânda bulmadım yâr-i muvâfık

Muvâfık sandığım çıktı münâfık

Osman Nevres Efendi’nin (ö. 1876) de dediği gibi:

Çok riyâkâr var velî görünür

İbn Mülcem iken Ali görünür

İşte onun için söylüyor Keçecizâde İzzet Molla (ö. 1829): 

Her Ali Haydar değil her seyfe denmez Zülfikâr

Münafık ile riyakâr çok yakın akrabadır. Hz. Ali’yi şehit eden İbn Mülcem veli kılığına bürünmüş bir riyakârdır. Enderunlu Vasıf’ın (ö. 1824) bir bildiği var ki gücün yetiyorsa nefsine külah giydir, kendisini “ridâ” hevesine kaptıran kişinin “riyâ”ya düşmekten kurtulamayacağını söyler:

Külâh ü hırkayı kıl terk nefse eyle külâh

Hevâ-yı tâc ü ridâ’ya düşen riyâya düşer

Sümbülzade Vehbî (ö. 1809) Lûtfiye mesnevisinde, medrese hocalarını örnek vererek halkın bu çelişkili durumunu çarpıcı söz darbeleriyle tasvir etmeye çalışır:

Körküne börküne bakma asla

Örf ü zarf âdemi etmez ulemâ

Postu sırtında gezer hayvânın

İlmi sadrında olur insânın

Böyle çok koca kavuklu cühelâ

Başına sardı ta’azzumla belâ

Görünür hayli acîbü’l-heykel

Mebhas-ı ilmi açınca başı kel

Öyle câhillere sen olma karîn

Uzak ol kim olasın Hakka yakîn

Nicelik-nitelik ayrımını çok güzel bir şekilde dile getiren Vehbî Efendi burada şunları söylemek ister: Kişinin asla kürküne börküne bakma, örfe dayalı giyim kuşam insanı bilgili kılmaz. Nasıl ki hayvan postu sırtında gezer, insanın da ilgi sadrında bulunur. Bol yenli elbise giyinmiş, her şeyden anlar görünen kuruntulu nice kişiler gördük ki meclis içerisinde iki kelimeyi bir araya getirip konuşamazlar. Acayip bir heykel görünümünü andıranların ilim bahsi açılınca başlarının keli ortaya çıkar. Öyle cahillere sen fazla yaklaşma, onlardan ne kadar uzaklaşırsan, Allah’a o kadar yakın olursun.

 

 

 

“Sûrete Etme Nazar” için bir yorum

  • Hocam Merhaba..Şu Dünya çölünde, makul ekseriyeti teşkil eden mütevazı mütevekkil yurdum fanilerinin kendi halinde eğreti bir hevesle tutundukları yaşamak macerasında maruz kaldıkları… görüp gözettiklerine dair o mukadder olanı; ezel/evvel nerdeyse hiç değişmeden sürgit berdevam olan o Halipürmelâli ne güzel izah etmişsiniz…Bu vadide, özelliikle kamusal alanda iş gören ya da öyle sanılan kimi “Devletlûnun” deyim yerindeyse emarını (mr) çeken, “sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemeyen”, yazıp söyledikleriyle evlad u iyalinden, cümle dünyalığından hatta canından olan kalem/kelâm ehli o zarif zevat Can^ların, bu mevzuda söz avazıyla ortaya koyduklarını ne de güzel derlemişsiniz. Evet,.bir kere daha anlaşılıyordu ki şu gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmamıştı..Aslolan icabı halin gerekleriyle o sözü avazı, yer yer asumanda ünleyen o çığlıkları, gökten ateşi ç/alıp indiren prometheus gibi yere indirmekti; zamanın ruhuna, günün gereklerine muvafık kılmaktı, esas olan. Yazınız, yaz sıcağının en harlı deminde ığdır ovasında salkım söğüdün altında içinde bir nane dalı ile sunulan serin/soğuk limonatayı, ruha safa cana şifa o demle, Ağrı’nın her dem karlı buzlu yüceltilerine bakarak yudumlamak kadar keyifli, huzurluca idi…Kaleminize, kelâmınıza gönlünüze bereket…Seneler evvel Sakarya dan irfan ehli o heyetle, Celal Hoca ruhaniyetinde yeşeren güzellikleri ve Geyve de merhum Üstadımızın o hazin aşkının izlerini sürerken soluduğumuz o hoşluk huzurla…selam muhabbetle….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir