Hava oldukça puslu ve bulutlu Adapazarı’ndan Taraklı’ya doğru yola revan oluyoruz. Yılın son günleriydi hatta en kısa gün ve en uzun geceye denk geldiğimiz gün. Hani en uzun gecenin kaç saat olduğunun astrologlara değil de aşk derdine düşmüşlere sorulduğu gece. Şair o geceyi şu beyitle ne güzel remzetmiş:

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir 

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat

Temcid programı var dediler. Temcid nedir diye sözlüğe baktık: mecd kökünden geliyor. Ululama, ağırlama. Özellikle Ramazan aylarında sabah namazından önce minarelerde okunan ilahi, münacât. Taraklı erkânı, bir asır evvel yaşanan, 2000 yılından sonra tamamen terkedilen bu kültürel mirası tekrar canlandırmak istiyor. Bu geleneğe göre ramazan ayına hazırlık mahiyetinde ilahileri, münacâtları, manileri, şiirleri gençler tertip ve terennüm ediyorlarmış. Bu vesile ile de kendilerini göstermiş oluyorlar, temcide çıkmayana da kız verilmez diyorlar.  Delikanlılar da gönül koyduğu bir kıza minareden okuduğu yarı ilahi bir şiirle aşkını ilan edebiliyor. Yöre halkı da okuyanın kim olduğunu sesinden anlayabiliyor. Belki de şeb-i yeldâ (en uzun gece) bu gençlere sorulmalıydı.

***

Taraklı’ya giderken Geyve’den geçiyoruz. Merhum Sezai Karakoç’un kitabına da adını verdiği Monna Roza şiiri hafızamızda canlanıyor. Sezai Bey’in üniversitede bir talebe iken gönül verdiği kız da Geyvelidir. Geyve’ye bir seyahati olmuş. (1950’li yıllar)

 Mona Roza, siyah güller, ak güller

Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller

Güvâhî ise Geyveli olduğunu sonradan öğrendiğim XVI. yy. Divan Şairi.  Güvâhî’nin kelime mânâsı şahit olan, gören yani. Pend-nâme adlı bir eseri var.

 Güvâhî nazmını her kim işidür / Eger tuta sa’âdetlü kişidür

 Dirig etme sakın cânân içün cân / Bulunmaz virmeyince cânı cânân (Pendname)

Leyla ile Mecnun’da bir çanak hikayesi geçer. Leyla da kendini Mecnun’a şöyle gösterir: Bir gün Leylâ ziyafet verir, yemeği kendisi dağıtmaktadır. Mecnûn da herkes gibi elde kâse sıraya girer. Leylâ onu görünce çanağını itiverir ve çanak kırılır. Mecnûn bunun üzerine çok sevinir. Hadiseyi görenler taaccüp edince Mecnûn, Leylâ kendisine herkese davrandığı gibi davranmadığı için çok memnun olduğunu söyler. Güvâhî bu çanak hikâyesini nazmen şöyle anlatır:

 Hikâyet

Hak içün aş idüp bir vakt Leylî

Yidürdi halka hayr eyledi hayli

 

Kazanlar üzre turuban ayağın

Virürdi aşı sunana çanağın

 

Meger Mecnûn da çanak sundı vardı

Anun çanağını kefçeyle urdı

 

Uşandı anda Mecnûn’un çanağı              uşanmak: çatlamak

Sevindi görüben Mecnûn o lâğı                lağ: şaka, latife

 

Didiler iy zâif ü hasta vü zâr

Ne iş itdi sana gör ol cefâ-kâr

 

İder aş virüben kamuya izzet                   sıdı: kırdı

Senün sıdı çanağun zî-mezellet               zi mezellet: ne kötü

 

Didi siz anlamazsuz âli vardur                Âl: Oyun, hile

Benüle anun özge hâli vardur         özge: benzersiz

 

Egerçi zâhira ol iş cefâdur

Hakikâtde velî ayn-ı vefâdur

 

Vireydi aş bana dahi o dilber

Olurdum ben de halk ile beraber

 

Bu işde var iki mâkul tevcîh                     tevcih: yön, mânâ

Ki Mecnûn’a beşâretdür o tenbîh              beşaret: müjde

***

Temcidler “Ya Hazret-i Mevlam” diyerek başlayıp, üç kez kelime-i tevhidin ardından peygamberlerin isimleri zikredilir ve en sonunda Hz. Peygamber zikredilerek salat u selâm getirilir. Münacât ve naat’tan sonra fatiha ile sona erer. Temcid’de edilen bir münacât ve tercümesini aşağıya naklediyoruz:

 Münâcât

“Yâ hâteme’r-risâleti, yâ eşrefe’l verâ; aceben li’l- muhibbi keyfe yenâm; Küllü nevmin ale’l muhibbi harâm; kum, ya nâimü kem tenâm; Âşikullahi lâ yenâm; ed’ûke bit-tedarrui ya Dâimel Bakā; Aslih lenâ bi fadlike yâ Vâsia’l-‘atâ; ilahî, ben kimim idem münacât; Kapunda eyleyim arz-ı hâcât ve yâ dânende; sırr-ı hafiyyât; Ne hâcet hazretine arz-ı hâcât; ey Kerîmü lem yezel ve yâ Padişah-ı lâ yezâl; Saltanatı küllî senindir hiç sana irmez zevâl, Salli ala Seyyidinâ Mustafa, Ahmedüne’l-Hâdî aleyhi’s-senâ”.

Tercümesi: “Ey Peygamberliğin sonuncusu ve mahlukâtın en hayırlısı; Seven nasıl uyur hayret! Her çeşit uyku sevene haramdır; kalk ey uyuyan kaç zamandır uyuyorsun Allah’a âşık olan uyumaz; sana yakararak dua ediyorum, ey sonsuza kadar dâim olan; Bizi faziletin ile ıslah eyle Ey lütfu çok geniş olan! Kapunda eyleyim arz-ı hâcât ve yâ danende; sırrı hafiyyat; Ne hâcet hazretine arzı hâcât; Ey sonsuz lütuf sahibi! Ey sonsuz padişah! Saltanatı küllî senindir hiç sana irmez zevâl, Efendimiz Mustafa’ya selâm ve Ahmedüne’l-Hadi’ye övgüler olsun”.

Taraklı’da bir zamanlar seher vakti temcid’e çıkan gençlerin minareden sevgiliye şiir de okuduklarını söylemiştik. Bu çağda modern gençlerimize eskide kalmış, demode gibi görünen bu merasimler olağanüstü. Şimdi bile yapmaya cesaret edilemeyecek türden.

Masa üstünde pekmez
Pekmezi bana yetmez
Taraklı’nın kızları
Başlıksız gelin gitmez

***

Çapa kazarım çapa
Hayrola da hayrola
O kız bana yâr ola
Yâr olmazsa can ola
Derdime derman ola

İlahi aşka kavuşmak için mecazi aşk köprüsünden geçilmeli imiş. Lâkin ilahi aşka nasıl varılır “Kırk yerinden yarılmış kıl olmayınca / Varıp bir kâmile kul olmayınca” demişler. Sabahları gün doğmadan seher vakitlerinde sevgiliye seslenen şairlerimiz, sabah yelini haberci yapan beyitlerimiz var bizim.

-Ey bâd-ı sabâ ‘ışkını Cânâna haber vir

Hem itdiğini hasreti bu câna haber vir

 

-Zülfin kohusın tuyalı dil bâd-ı sabâdan

Kurtulmadı ey dost elem û derd û belâdan

 

-Sabâ vakt-i seher ol zülf- cânâne selâm eyle

Yolun uğrarsa koş, Arş-ı Rahmâne selâm eyle!

Taraklı 1290’larda fethedilen ilk yerleşim alanı. İstanbul’u fethetmek için kuşatılmış Türkmen, manavların yaşadığı küçük bir ilçe. Geleneği taşımaya çalışan sükunetin hâkim olduğu bir toprak parçası. Yalaza, uhud tatlısı, keş peyniri, tahta kaşık oymacılığı gibi yöreye has gelenek, meslek ve lezzetleri var. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Vezir-i Azamı Yunus Paşa adına, Mimar Sinan tarafından yaptırılan Yunus Paşa Camii (1517) bir mücevher gibi durmaktadır. Tarihi dokusunu muhafaza eden eski tip Türk evleri görülmeye değer. Tarihi özelliklerinin yanı sıra termal tesisleri de meşhur olma yolunda.  

Bizim programa giderken aklımıza ilk gelen temcid pilavı olmuştu. Temcid pilavının da özel bir tarifi yok.  Ramazan’a hazırlık olarak evde bulundurulması gereken en önemli malzeme pilavlık pirinç. Ramazan günlerinde sahurda ve iftarda tekrar tekrar ısıtılarak yenildiği için adı böyle konmuş. Hatta halk arasında bir konunun sık sık tekrarlanmasına da “temcid pilavı gibi” denir.

Pilav ikram edilmeyi beklerken bir konferansa dahil olduk. Sakarya Ün. Prof. Ferdi Koç ve Dr. Abdullah Uysal tarafından dinlediğimiz temcid ilahilerinden zevkyâb olduk. Bizi epey doyurdu.

Nuh oldum tufan için çok çalıştım din için.
Dinime dönmeyeni suya gark edip geldim.

Musa oldum Tûr aradım bin kelime kıldım
Bu halâyık ne olacağın bir anda bilip geldim

Eyyüb oldum bu tenime cefâ kıldım canıma
Çağırdım sultanıma kurtlar doyurup geldim

Zekerya oldum kaçtım erdim ağaça geçtim
Kanım dört yana saçtım tenim biçtirip geldim

İsâ oldum kudretten bakire bir avrettan
İnayet oldu Hak’tan ulu din görüp geldim

Muhammed’i bir gece Hak okudu mi’race
Serteser yüce yüce gökler seyredip geldim

***

Bağdat’ta türbesi nur olmuş yatır

Hızır nebi camileri dolaşır ya hu

Hacı Bayram-ı Veli hulefasından 30 km. ilerde Göynük’te Akşemseddin, Bıçakçı Ömer Dede, Ahilerden Debbağ Dede, 20.yy. uşşakından Lafçı Dede var. Göynük’ün ziyaretçisi çok olduğundan güzergahtaki Taraklı ve Geyve de hissedar olmaktadır. Taraklı’nın genç Kaymakamları ve Belediye Reisleri güzel işlerin takipçisi oluyorlar. Ne mutlu.

İsm-i şerifi geçenlere rahmet ve mağfiret, hayatta olanlara sıhhat ve afiyet niyazıyla…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir