Hiçbir insan hatadan ve noksandan münezzeh değildir. Dolayısıyla kusursuz da değildir. Herkeste az veya çok mutlaka kusur bulunur. Kusursuz insan olmaz.
İnsanoğlu nasıl günahsız değilse ve aslolan günahsızlık değil, Allah’tan bağışlanmayı ummaksa; gözönünde bulundurulması gereken şey de hatasızlık ve kusurszluk değil, işlenen hata ve kusuru kabul etmek, af dilemektir. Kişinin işlediği kusuru kabul etmesi başlı başına bir erdemdir.
Kadim şairlerimiz zaman zaman bu konu üzerinde de durmuşlardır. 15. yüzyılın en usta şairlerinden Ahmed Paşa’nın (ö. 1497) bu konuyu çağlara veciz bir şekilde nakşetttiğini görüyoruz. Dünyada mükemmel hiçbir şeyin bulunamayacağı, her mükemmel zannedilen şeyi tamamlayan noksanların var olabileceği görüşünü Ahmed Paşa’dan sonra gelen şairler ya nazire yoluyla ya da ondan etkilenerek bu çığırı genişletmeye çalışmışlardır. Fatih’in vezirlerinden biri olan Paşanın sözkonusu ünlü şiiri şöyle:
Ahmed’in aybı güzeller sevmek ise gam değil
Yârsiz kalır cihânda ayıpsız yâr isteyen
Ahmed Paşa’nın atalarsözü haline gelmiş bu şiirinin yer aldığı gazele bir nazire yazan Hayâlî Bey (ö. 1557), müptelâ olduğu aşk derdini kabullenir ve ikinci mısraı olduğu gibi bırakır:
Derd-i dâğ-ı aşk ile geldi Hayâlî kılma red
Yârsiz kalır cihânda ayıpsız yâr isteyen
Dönemin Muhteşem Süleyman’ı Muhibbî (ö. 1566) de kayıtsız kalamaz bu şiire. Yer altındaki hazine ve definenin yılan çayansız, gülün de dikensiz olamayacağını, dolayısıyla kusursuz yâr arayan kimsenin de yârsiz kalacağını ifade eder hükümdar şair:
Genc bî-mâr ü gül bî-hâr olmaz ey Muhibbî
Yârsiz kalır cihânda ayıpsız yâr isteyen
Aradan bir asır geçmemiştir ki şair Aşkî (ö. 1577) bu sözün artık bir atalarsözü (mesel) haline geldiğini ifade eder:
Aşkiyâ vasl istesen hicrândan etme ihtirâz
Yârsiz kalır meseldir ayıpsız yâr isteyen
Atasözü, adı üstünde atalardan kalan sözdür. Yüzyıllardır halkın dilinde söylene söylene gelmiş, herkesin kullandığı canlı kelime gruplardıır. Behiştî’nin (ö. 1512):
Aybı yok yâr isteyen kalır cihânda yârsiz
mısraı aynı sözün farklı bir versiyonda ifadesi gibi dururken; Mihrî Hatun (ö. 1506) da sözkonusu ettiğimiz düşünceyi,
Görmedim bir hûb kim yanında olmaya rakîb
Bu cihân bağında hiç gül olmaz imiş hârsız
şeklinde dile getirerek, dünya bağında dikensiz gülün olmadığını anlatmaya çalışır ve meşhur atasözünü hatırlatırcasına gülü sevenin dikenine katlanması gerektiğini ifade eder.
Kusursuz dostun bulunamayacağını bilen aynı yüzyıl şairlerinden Bağdatlı Rûhî (ö. 1600) daha bir alttan alarak o senin ayağına gelmezse sen onun ayağına git, der:
Yâr gelmezse sana pâyine sen git yârin
Yürümezse n’ola dağ ey gönül abdal yürür
Hikemiyat vadisinin tahtı sağlam şairi Nâbî (ö. 1712) bir beytinde dört başı mamur bir şey ümit etmeyi bırak, aşk ve muhabbet dünyası harapsız olmaz, der:
Ma’mûrluk ümîdini terk eyle Nâbiyâ
Olmaz cihân-ı aşk u muhabbet harâbsız
Bir başka gazelinde yer alan:
Nâbî kalem-i râst-nümânın dahi baksan
Kalbinde nühüfte nice pîç ü hamı vardır
şiirinde de, herşeyde mutlaka bir eksikliğin bulunabileceğini, baktığın zaman ağaçtan yapılan kalemin içinde bile nice ıztırab ve derdin, kıvrım kıvrım eğriliklerin olduğunu görürsün, der.
Sâbit’in (ö. 1712) konuya yaklaşımı diğer şairlerden farklı ve ele aldığı malzemeyi benzetme unsuru olarak kullanması bakımından daha özgündür:
Kimsenin kurcalama aybını mânend-i hilâl
Belki setr etmede hem-hâsiyet-i misvâk ol
Şair bu beytinde, diş ve kulak kirlerini temizleyen hilâl gibi sen de herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışma, demek ister. Elinden gelirse sır saklama konusunda misvakla aynı özelliği gör. Çünkü misvakla diş temizlenirken bir şey görünmez, dişlerin arasına girer, bu da suya tutulunca akıp gider. Ahmet Talât Onay’ın Eski Türk Edebiyatında Mazmûnlar kitabında belirttiğine göre “hilâl” kelimesi -bildiğimiz anlamının dışında- kulak ve diş karıştırmak gibi işlerde kullanılan kemikten veya şimşir gibi sert ağaçtan yapılmış bir âlete verilen isimdir.
Diyarbekirli Hâmî (ö. 1747) konuya başka bir pencereden bakıp düşmanlarını dostlarına yeğleyerek, dostlarının kendi kusurunu örttüğünü, ayıplarını yüzüne vurarak uyanmasına sebep olduğu için düşmanlarının daha “mergûb” (rağbet edilmiş, beğenilmiş) olduğunu söylemesi de ilginçtir:
Dost aybım setr edip düşmen beni âgâh eder
Yârdan mergûbtur indimde a’dâlar benim
Şeyhülislâm Çelebizâde Âsım Efendi’nin (ö. 1760) feleğin dünyada kimsenin her yanını tamam kılmadığı, kişi kemâle erince artık eksikliğinin bile güzel görüneceği görüşü ne kadar olguncadır:
Hüsn olur nâkıs bulunca âdemin aklı kemâl
Çerh eder mi kimsenin âlemde her yanın tamâm
Hikemî şiirde ayrı bir yeri bulunan Haşmet (ö. 1769) ise “dost başa, düşman ayağa bakar” atasözünü hatırlatan şu beytinde, gözleri kusurlarımızı arayan kişi dost değildir, uyarısında bulunur:
Tekmil-i kusûr etmedir âyin-i muhabbet
Noksâna nazar eyleyen ahbâb değildir
Süleyman Çelebi’ye (ö. 1412) göre önemli olan kendi işini adam gibi yapmaktır. İşini noksan yapan kimse başka kişilerin kusurunu gözlemeye ve ayıp aramaya başlar:
Onların kim eksiği çok işinin
Eksiğin gözler olur her kişinin
Yine Mevlid şairimize göre işini eksiksiz yapan kişi, başkasının kusurlarını araştırmaya fırsat bulamaz ve buna nazar etmeye kalkışmaz:
Her kişi kim ola ol eksiksiz er
Kılmaz ol hiç kimsenin aybına nazar
Nâilî-i Kadîm’in (ö. 1666) dizesi, asırlar ötesinden sanki Dedem Korkut’un ağzından çıkmış gibi bilge bir kişinin verdiği öğüt niteliğinde gelmektedir bize:
Nâzır bulunma aybına âlemde kimsenin
Bahis konusu ettiğimiz hususa dair Sümbülzâde Vehbî’nin (ö. 1809) Lûtfiye’sinde bulunan şu mısraları da yeri geldiği için belirtmekte fayda vardır:
Olur insânda nisyân u hatâ
Ayıp zannetme anı sen aslâ
Müctehidlerde dahi vâki olur
Ric’at etmek bilesin nâfi olur
Şair burada, insanın unutkanlıkla malûl olup hata yapabileceğini, bunun asla ayıp ve eksiklik sebebi olarak görülmemesi gerektiğini, hatalı davranmanın bazen müctehit âlimlerde bile görülüp, hatayı anladıktan sonra bundan dönmenin sevap ve erdemli bir davranış olduğunu ifade eder.
Bir neslin ağabeyleri arasında bulunan Fethi Gemuhluoğlu (ö. 1977), 1960’lı yıllarda çevresine toplanan gençlere “dostluk” aşısı yaparken başkasının kusurunu araştıranları kınayarak “ayıp arayıcı olmayın” tavsiyesinde bulunurdu. “Bize kassâb (kesen) olmak, sayyâd (avlayan) olmak, dellâk ve dellâl olmak yakışmaz, derdi. Dellâklar vücûdumuzdaki kiri önümüze koyarlar, Allah’ın “Settârü’l-uyûb” vasfını rencide ederler; dellâller ise iki kişinin mabeyninde bir kişiyi iltizâm etmek durumunda kalırlar” sözünü çok sık tekrar ederdi.
Son olarak Erzincanlı Salih Baba’ya (ö. 1907) kulak verelim:
Sen kimseye dil uzatma yalancı nefsi bezetme
Elin aybın gözetme ara bul sende noksânı
Senin gördüklerin aybı velîler setr eder cümle
Düşün bir ism-i Settâr’ı olagör cümleden fâni
