Ağabey merhaba,
Yine seninle dertleşmek istedim. Bilgisayarın başına bu yüzden geçtim. Yazmadan önce de, ne yazmalıyım, neler anlatmalıyım, ne söylemeliyim diye düşünmedim.
Fakat bende sorudan çok ne var? Sahi bu kadar soruyu nereden buluyorum? Cevabını düşünmeden, hatta bulmadan, yeni soruların kafama üşüşmelerinin sebebi ne ola? En ağırı da tabi kendime sorduğum sorulardır. Kendime sorduğum soruları, başkasına sorduğumda, o başkasından öyle veya böyle, doğru veya yanlış, yarım yamalak da olsa, bir cevap geldiğinde, huzursuzluğum daha da artıyor. O soruya ihanet ettiğim duygusu ekleniyor, cevapsız kalan sorunun sıkıntısına. Sormadığındaysa, kendi içinde boğulup kalıyorsun. Yalan da olsa, bir ses işitmek, insana iyi geliyor. Sıkıntısını artırsa, huzursuzluğunu dayanılmaz hale getirse bile.
Bir soru: Neden keyif alamıyoruz? İşte şu diyoruz, şu eksik hayatımızda. Nedir o? Aşk! Aşk gelip buluyor seni. Ve sen yine de oturduğun yerde oturamıyorsun. Bu da lazım ama diye bir istekte daha bulunuyoruz. Nedir o eksik? Para. Para gelip buluyor seni. Ama senin sabah uyandığında, gece uyumaya çalıştığında, kalbine batan oklardan hiçbiri eksilmiyor. Saçmaya başlıyorsun hatta eline geçen parayı. Yeni bir para sıkıntısı arayışı mı bu, bilmeden. Ya aslında tamam da bu şey de eksik diyoruz. Nedir o? Okuyacağım, şu dergiler, kitaplar… Hemen yetişiyor o dergiler ve kitaplar imdadına. Okuyor, okuyor, okuyor. Ama yine içinden çıkamadığı huzursuzluğu, bir an olsun, nefes alıp vermesine müsaade etmiyor onun. Yazmak eksik diyelim hayatımızda. Yazıyoruz. Gezmek, dolaşmak. Onu da yapıyoruz. Nedir öyleyse, nedir onca isteğimizin gerçekleştiği şu anda, boğulmamıza sebep olan. Neden keyif alamıyoruz?
Hani yazarlar vardır. Günlük tutarlar. İnce hüzünlerden söz ederler. Balık kızarttıklarından falan. Dostlarının onu ziyaret ettiğinden. Tek başına deniz kenarına gidip, dalgaları dinlediğinden veya Yunan tapınak veya saray kalıntıları arasında, düşüne düşüne, ağır ağır yürüdüklerinden falan. Okurken bu günlükleri, acaba gerçekten huzuru, sakinliği bulmuş mudur bu yazar diye düşünmekten kendimi alamam. Ya da işte, başka bir yazar, yazı masasında, yazmaya hazırlanırken neler yaptığını uzun uzun anlatır. Ne bileyim, kol saatini çıkarıp, şuraya koyar. Kol saatinin tiktakları onu mest eder. Kaleminin ucunu açar yavaşça. Şu marka kalemin ne kadar iyi olduğunu, rahatça açıldığını falan söyler. Defterine geçer sonra. İsviçre’den almıştır veya sevgilisi ona Paris’ten hediye getirmiştir onu. Defterini okşar falan. Yetmedi, kahvenin buğusu. Yetmedi, pencereden görülen boğaz manzarası ya da ihtişamlı dağların zirveleri veya denizin maviliği. Ve o yazarımız, bir bakarsınız, bunalım dolu, içkiden ve fuhuştan geçilmeyen romanlar, hikayeler yazar. Şiir yazıyorsa, sanırsın daha yeni kuburdan veya bataklıktan çıkıp, elini kağıdın üzerine bastırmış.
O yazar her ne kadar karanlık ve karamsar ve kötümser şeyler yazsa da, sanıyorum kütüphanesi, yazı masası, mal varlığı, popülerliği içinde, kendince sanatçı sıkıntıları ve bunalımları ve mutlulukları yaşıyor. Hayatından keyif aldığını söyleyebiliriz, böyle bir manzara karşısında. Şimdi kamerayı bizim yazarlarımıza çeviriyorum. Kendime çeviriyorum. Hiçbirimizin yazmaktan keyif aldığını düşünmüyorum. Yazmak değil çünkü işimiz. Ya da yazmayı iş olarak, keyif alınacak bir uğraş olarak görmüyoruz. Hiçbirimizin kendini yazar gibi hissettiğini de sanmıyorum. Çünkü hepimizde, çözümü olmayan, ne yapsan geçmeyecek bir yara, dert, tırmanılması imkansız, aşılması belki sadece ölümle gerçekleşecek bir dağ var. Yazmak, o dağa tırmanmaya, o dağı aşıp, güneşin doğduğu yeri görmek için çaba göstermeye, azmetmeye benziyor. Ya da bir kuyunun içine düşmüşüz de, o kuyudan, dizlerimizi, ellerimizi, bileklerimizi, dirseklerimizi kanata kanata tırmanmaya çalışıyoruz, yazarken ve okurken. Belki de o yüzden keyifsiziz. Biraz tırmanıyoruz ama düşmemiz için, küçük bir hata yetiyor. Neden ağabey, neden? “Hata yapma fırsatını” bize vermiyorlar?
Benden şiirle dolu bir mektup bekliyordun değil mi? Kaldığım yerden, şiir kitaplarıyla nasıl buluştuğumu anlatan metinler. O kadar rahatlığı bile bana çok görüyorlar diyeyim. Acaba bir gün, ah ne güzel günlerdi o günler diyerek, oturup hatıralarımı yazabilecek miyim? Sanmıyorum. Olsa olsa, Necip Fazıl Kıksakürek’in Bâbıâli kitabında yaptığına benzer, benden bir hatırat kitabı çıkar. Bir hesaplaşma yani; muhasebe. O da çıkarsa. Selam ederim.

Ömer Yalçınova
03.10.2022 – 7 Güzel Adam Edebiyat Müzesi

 

 

 

 

“Mustafa Aydoğan’a Açık Mektup 2 – Ömer Yalçınova” için bir yorum

  • Sözlerin,yazılanların,en en güzeli Kur’an _ı Kerim var iken utanırım yazmaya…
    Mesela enâb,münîb kelimesinin etimolojik anlamı veya Kur’an_ı Kerimde 17 yerde geçerken ayrı ayrı cümle içinde onu semantik anlamda anlamak ve bu yorgunluk üzerine bir bardak su içer gibi elhamdülillah demektir belki mutluluk.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir