Tolstoy, okurlara genellikle hayatın acı gerçeğini betimleyerek, onları aydınlatmayı amaçladı. İnsanın ne ile yaşadığını sorarken ve bunu hikâyeleştirirken bile ölümden söz ederek, aslında bireylerin ne ile yaşamaması gerektiğinin cevabını istedi bizden. Yanıtı, büyük bir özveri ile kendisi verdi: “Kibirle, korkaklıkla, açgözlülükle.” Bunlarla birlikte, diğer hırsların ve insana dair tüm kötülüğün negatif yöndeki önemini anladık onunla. Savaş ve Barış’ta barışın aksine savaşın ön planda olduğunu, tekrar; iyinin ancak zıddıyla anlaşılabileceğinin çarpıcı gerçeğini öğrendik. O zamanki Rusya’nın samimiyetten uzak aşk ilişkileri bizi yıprattı. Gülerken ağlamaya başladığımız oldu. Fakat sürüklendik, okuduklarımız anlam buldu. İvan İlyiç ölürken çok acı çekti. Onunla birlikte biz de acıyla yüzümüzü buruşturduk. Tam ” Ölüm bitti… O yok artık! ” dedikten sonra aldığı geniş nefesin yarıda kesilmesini ve bir anda ölüşünü izledik. Tolstoy, realizme onlarca kitap ithaf etti. Dostoyevski’ye oranla biraz daha yumuşak olduğunu söyleyebilirim ancak bu yumuşaklık; okurun anlam yolunu açan, bu yolu pürüzsüzleştiren temel amaçtır. Bu yumuşaklık Tolstoy’un, cennetin varlığına olan inancının önemli yansımasıdır. Yoksa onu anlamamız zorlaşırdı. Tolstoy, ” Tolstoy ” olmazdı. O bunu en baştan biliyordu.
İçinde bulunduğunuz gün hangi günse… Bugün siz okurlara, Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy’un iki büyük eserini karşılaştırarak ve onları analiz ederek temiz niyetle yazılmış bu iki kitap arasındaki uyumu aktarmak niyetindeyim: İnsan Ne ile Yaşar? ve İvan İlyiç’in Ölümü. Bu yapıtların birbirlerine ne denli yakın olduğunu ispatlamak, başlıklarında gördüğümüz yaşam ve ölüm konularının, ölüm adı altında nasıl uyumluca toplanabildiklerini göstermeyi temel amaç sayıyor ve yazıya umutlu bir şekilde başlıyorum.
İvan İlyiç, ebeveynlerinin ortanca çocuğudur. Bir kardeşi ve bir abisi vardır. Kardeşleri kendisinin ve abisinin aksine çok tembel ve fakir olarak ayrılır evden. İvan İlyiç avukat olma yolundaki çalışkanlık ve azmiyle başarı basamaklarını çifter çifter tırmanmaya başlar. Çevresindekiler parası arttıkça ona daha da yakınlaşır ve o, bu durumdan gayet memnundur. Sonunda savcılık ve onun üst basamağı yargıçlığa atandığında iş arkadaşlarının, statüsünü kıskandığını anlamaya başlar. Bu arada evlendiği Praskovya Fyodorovna da, o yükselip ilerledikçe; yapmacık bir sevgiyle onu övgüye boğar ve eşinin gönlünü hoş tutmaya çalışır. ( tabii bir yere kadar. ) Evlendikten ve çocukları olduktan sonra eski özgür hayatını özlemeye, karısı ve çocuklarının sevgisizliğinden yakınmaya başlar İvan. Hele hastalığından sonra çevresinin ona davranışı ve onun çevresine bakışı oldukça değişir, zulüm gelmeye başlayan yaşamdan feragat etmek ister. Burada İvan ikileme düşer. Bir yandan ölüp kurtulmayı amaçlıyordur fakat diğer taraftan, yaşamak istediğini, bugüne kadar hep azimle çalıştığını ve her şeyi dosdoğru yaptığını; yaşamayı en çok kendinin hak ettiğini düşünür. Sonunda da hazin bir tükenmişlikle hayata veda ettiğini okuruz.
İnsan Ne ile Yaşar? hikâyesinde fakir terzi Simon ve karısının geçim sıkıntısı anlatılır. Fakirlikten, sevgiye ve tanrının varlığının insanda yarattığı etkiye dayanılır. İnsanlara, Hristiyanlık dininde İncil’in ( Allah’ın ) emrettiği ” Sev! ” Kelimesinden yola çıkarak sevginin gücü büyük bir etkileyicilik ve duygusallıkla aktarılmaya çalışılır. Simon bir gün borcunu almak ve yeni bir kaban satın almak için alacaklı olduğu müşterisinin evine gider. Adam evde yoktur ve karısı borcu sonra ödeyeceklerini söyleyip Simon’u gönderir. Simon diğer adama gidip ondan da borcunu ister. Adam, yanında fazla para olmadığını anlatır ve yalnızca yirmi kopek verir. Simon bunun üzerine yanında getirdiği üç rubleyle çarşıdan bir çift çizme satın alır. Yirmi kopeği de içkiye verir. Barakasına doğru adımlarken geçtiği yolun yanındaki türbede çıplak bir adam olduğunu fark eder. Adam bir melektir. ( tabii o bunu bilmez. ) Her şey, adama acıyıp yardım etmesiyle başlar. O yanında çırak olarak çalışacak ve Simon’a para kazandıracaktır. Melek Mihael ile geçen altı yılda melek, ona sevgi, ölüm ve şefkatin önemini hatırlatacak, en son Mihael bu altı yılın ardından Rabbinin yanına dönecektir. Yalnız bu dönüş o kadar parlak olacaktır ki meleğin nuru Simon ve ailesini bayıltacaktır. Tolstoy, aile ayıldıktan sonra onlara ne olduğunu, olayı unutup unutmadıklarının bilgisini vermemiş, kitabı orada bitirmiş fakat bu bilinmezlik hikâyeyi cazip kılan kaliteli bir detay.
Gelelim bu iki eserin öğütleri ve birbirlerine olan benzerliklerine. Birinde ölüm, diğerinde yaşam ve ölümün sırrının tanrı inancında saklı olduğu bilinci; aslında bizi direkt olarak ölüm gerçeğine naklediyor. Yaşamda ne yapmak gerektiğinden ziyade yaşamı gerçekten anlayıp anlamadığımızı (iç tartışmayla) çözümleyeceğimiz kitaplarda şunları sorgulamış olacağız: Ölüm yaklaşınca farkına vardıklarımız olmasa birer hiç olacağız. Yaşamın sonlu mutluluğuna bağlanmaktan vazgeçemiyor oluşumuz neden!? Sanki insanların gözünde büyümek Allah’ın bizde gördüklerinden daha mı önemli? Yükselmek, yükselmek ve en son mertebeye ulaşmak, gördük ki hayatımızı cehenneme çevirip aklımızı başımıza getirdi. Fakat ölüm gerçeği gençken de hissedilebilir, zordur ama mümkündür. Bunun yerine ölüme en yakın olduğumuz, bunu hissettiğimiz anda bile yaşama zevkinden kopamıyoruz. Her şeyi mükemmel yaptığımızı zannederek bazı boşluklarda akla gelen günah bilincini kısa süreliğine ele alıyor ve sonra hemen konuyu kapatıyoruz. İşte biz buyuz. İnsan demek ne yazık ki günahın acı varlığıdır. İnsan, en sondaki hazin hatırlamadır. Bununla birlikte bu hatırlama işe yaramaz, bizi kurtaramaz çünkü yaklaştığımız son, belirttiğim gibi, hazin bir sondur.
— İnsan neyle yaşamasın?
— İnsan ölümü unutmasın, gözlerini yumup merhametsiz kalmasın ve gönülden (tanrı aşkına) sevsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir