Yeryüzünün ilahlık iddiasında bulunan insanlarla dolduğu, Tanrı’nın nesneleştirildiği, kutsal olanın insan seviyesine indirildiği bir dönemdir. İmanın sıradanlaştığı, aşağı düştüğü başka bir zaman dilimine tarihte kolay rastlanamaz. Böyle bir ortamda insan kalmak ne zor ne büyük mücadele gerektirir. İşte bu zeminde bile masumiyetini yitirmeyen insanlardır ademoğlunun adını gök seviyesine yükseltenler. Hz. Hamza da böyledir. Dışarıdan bir uyarılma olmadan ruhu uyananlardandır. O, aristokrasinin, sömürünün karşısında kendiliğinden bir karşı koyuşla durur. Bu duruş ona hakikatin kapılarını açar.
Ahlaksızlığın kurumsallaştığı, kurumların sahtekarlaştığı bir devirde kendince yaşayıp kötülükleri yanına yaklaştırmaz. Örgütlü zulmün, birlikleşmiş sömürünün, tekelleşmiş sermayenin uzağında yaşamayı tercih eder o. Kötülüğe kapılıp kalbini unutmaz. Kalbinin götürdüğü yere gider hep. Kızgın çöllerde, susuz, kimsesiz, günlerce aylarca av peşinde koşar. Arslan avcısı Hz. Hamza’dır o. Av peşinde koşarken kovaladığı kendi nefsidir biraz da.
Hayatın içerisine bilinçsizce dalanlar ekmek kavgasını kazanabilirler ancak büyük kavgayı çoktan unutmuşlardır. Ancak Hz. Hamza gibi zamanının ötesinde yaşayan insanlar kötülüğün olağanlaştığını fark edebilir. Bir yerde doğru olan, adalete riayet eden insan kalmamışsa artık hakikati mağaralardan, ağaç kovuklarından, dağlardan tutup tekrar indirmek gerekir şehrin bağrına. Hz. Hamza’nın yaptığı da budur. O, aslanlarla pençeleşirken hakikatle de yüzleşmiştir. Oradan hakikat süzer, süzdüğü hakikati saf haliyle insanlığa ikram eder.
O bir yönetici, sermaye sahibi, din adamı ya da kumandan değildir. Yalnız yaşayan, dağlarda bir başına gezen korkusuz bir adamdır. Bütün güç odaklarının karşısında yalnız ve kararlıdır. Ne okuyup yazdığına işaret vardır ne de hesaptan anladığına. Issız çöllerde aslan arayan bir hayalperesttir o. Bir hayalin peşinde koşan, bir muammaya kılıç sallayan Don Kişot’un yazarı sanki onu gözünün önüne getirmiştir kitabını yazarken. O, bütün yel değirmenlerinin karşısında yalnızdır. Aslanlar ve bir ikindi gölgesi dışında kimsesi yoktur.
Hep bir hesabı olan, bir güzelliğin kâr edilebilir tarafına bakan, hep gözü başkalarında olan insanlar bu hayallere anlam veremez. Gerçekçi adamlara içinde debelendiği hayat değişmez görünür. Dünyada rahat ve mutlu yaşamanın, hayatta kalmanın tek yolunu güçlülerin yanında olmakta görürler. Hz. Hamza rüyalarıyla, ruhuna olan sadakatiyle ne zulmün ne de gücün baki olduğunu sezer. Bir ihtimal daha vardır; o da İslam’dır elbette.
Onu İslamiyet’e götüren süreç, Mekke müşriklerinin Müslümanlara yaptığı zulme tanıklığıyla başlar. Kirlenmemiş bir kalbi olanın bir zulme tanık olduğunda ayağa kalkmaması mümkün müdür? O, müşriklerin had bilmezliği karşısında gönlünün arzuladığı tarafa zayıfların, gariplerin safına katılır.
İslam’ın getirdiği mesaj, kölelelik sisteminin sürdüğü, kadınların insan statüsüne konulmadığı böyle bir vasatta en çok mazlumları etkiler. Bilal-i Habeşi başta olmak üzere birçok siyahi köle, yoksul ve kadın İslamiyet saflarına katılır. İslamiyet getirdiği adil ve barışçıl düzenle onlara güzellikler vadeder. İslam onlar için kurtuluştur. Ama Hz. Hamza, Mekke toplumundaki itibarı, gücü ve konumuyla istese diğer Mekke ileri gelenleri gibi büyük bir sermayeyi elinde tutabilirdi. Ancak o ezilenlerin, kimsesizlerin ve kölelerin yanında olmayı seçer.
Müslümanlar açıktan tebliğe başladığında Kabe’ye de gitmek ve ibadet etmek isterler. Bunun haberini alan müşrikler, aralarında Peygamber Efendimiz’in de bulunduğu bu bir avuç Müslümanın önünü keser. Müşrikler arasında Mekke’nin önde gelen kişileri de vardır. İslam’ın getirdiği adaletli nizamdan en büyük rahatsızlığı duyan Mekke’nin aristokrat takımıdır bunlar. Mekkelileri Müslümanlara karşı kışkırtarak bu parmakla sayılabilecek az sayıdaki Müslümanı orada boğmak isterler. Bu sırada oradan geçen Hz. Hamza’nın bu eziyetler karşısında yüreği burkulur. Ve müşriklerin önderine “Artık ben de onların dinindenim eğer gücün yetiyorsa beni de engelle.” dediği duyulur. Bu seçiş bilinçli bir kabulden çok zulme karşı tepki sonucunda kendini bulduğu yerdir. Hz. Hamza’nın içinde bir iyilik mayası vardır. Bu mayayı ruhuna, zihnine çalınca hakikat yolculuğu daha da anlamlanır.
Esedullah, yani Allah’ın arslanıdır o. Gözünün gördüğü hiçbir şeyden korkmaz. Hamza, İslam’ı seçince sayıları çok az olan Müslümanlar güçlenir ve büyük bir özgüvene kavuşurlar. O Müslüman olmadan önce Müminlerin sayısı henüz 38’dir. Ancak onunla birlikte sanki yüzlerce insan İslam’ı seçmiş gibi büyük bir kuvvet gelir Müslümanlara.
Hamza’nın karşısında olmak korku sebebidir. Tek başına aslanlar deviren bir adama kafa tutmak deliliktir. Böyle büyük bir cengaverin İslam saflarına katılması en çok Peygamber Efendimiz’i sevindirir. Hz. Hamza, Peygamber Efendimiz’in hem amcası hem de süt kardeşidir. Bu yanıyla onun Müslüman olması Peygamber Efendimiz’e ayrı bir mutluluk getirir.
Bir yiğitlik hikayesi, bir kahramanlık öyküsü anlatılıyorsa orada Hz. Hamza’nın ismi akla gelmezse olmaz. Hz. Hamza yiğitliğiyle halklar arasında destanlaşan bir karaktere de dönüşmüştür. Arap Halk Edebiyatında, Türk ve İran edebiyatlarında onun destanları anlatılır. Bu destanlara “Hamzaname” ismi verilir. Halk, garibin yanında olan, kendini savunanı destan kişisi yaparak senelerce yüreğinde taşır.
Hz. Hamza’nın ismi sadece edebiyatta değil geleneksel sporlar arasında da bir semboldür. Beden ve bilek kuvvetine dayalı bir spor olan güreşte ise güreşe başlamadan okunan şiirde “Hz. Hamza’dır pirimiz” denir. Bunlar Hz. Hamza’nın insanlar üzerinde ne bitmez bir tesir uyandırdığını anlamak bakımından son derece önemli.
Hz. Hamza’nın Bedir Savaşı’nda kazanılan zaferde büyük payı vardır. Sayısı az, tecrübesiz bir orduya güven vermiş, onları koordine etmiştir. Müslümanları müşriklerin işkencelerinden, saldırılarından korumuştur. Uhud Savaşı’nda Ebu Süfyan’ın karısı Hind tarafından tutulan siyahi bir köle olan Vahşi tarafından şehit edilir. Onun şehadeti Peygamber Efendimiz’i derinden yaralar. Hem amcasını, süt kardeşini hem de gönüldaşını yitirmiştir. Dünyanın en şerefli kişisi kendisine en zor zamanlarda omuz vermiş bu yürekli adam için göz yaşı dökmüştür. Üzüntüsü o boyutlardadır ki; onu şehit eden Vahşi Müslüman olduktan sonra amcasının şehadetini hatırlamamak için Vahşi’den gözünün önünde bulunmamasını rica eder. Onun gibi bütün kötü huylardan arınmış bir insanın böylesine bir davranışta bulunması amcasına olan sevginin büyüklüğüne de işarettir.
Kimileri kavga adamıdır. Güçlüdür, bileği kolayca bükülmez. Onlar hangi saftaysa o tarafın kazanması doğaldır. Böyle insanların zalim olmasını hiç istemeyiz. Peygamber Efendimiz de Hz. Hamza, Hz. Ömer ve Halid Bin Velid gibi güçlü karakterlerin İslam davasına katılmalarını bu yüzden çok istemiştir. Onlar, Allah için kavga ettiklerinde çok güzel olurlar. Allah’a dayandıkları zaman . Onların yolu güzelliğin yoludur. Tarihte verilmiş en şerefli kavgaların sahibidir onlar.
Hz. Hamza’nın şehadetiyle bir yıldız kaymış, cepheler kimsesiz kalmıştır. Savaş meydanları onun gibi yiğidi pek az görmüştür. Savaştaki bu hünerine rağmen Hamza ismi savaş meydanlarına değil müminlerin gönüllerine yazılmıştır. Her mümin kalpte artık bir Hamza vardır.

İnsan okurken bazı yazılar gönlünde birşeyler canlardırır,düşündürür,hissettirir bu da o yazılardan olmuş.Kalemine,yüreğine sağlık.