Dinlediğim Deyişler ve Hayata Şerhleri-5

“Bugün bayram günü derler âlem eğlenir” dedikçe sevinçlerde gizlenen hüznü anlatan, “kirpiği kaşa değdiren” sevgilide kaybolmak için, “sarp kayalarda yaban gülü” mahzunluğunda mâşuğa sitemi dile getiren, “gönül defterini açıp okuyan” hikmet ehli bir ozan Davut Sularî.

Onun deyişlerini, nefeslerini ne zaman duysanız tanırsınız. Sözlerindeki kendine özgü anlam ikliminin esintilerinden başka ve belki de öncelikle ezginin ve söyleyişin tekilliğidir bu tanışlığa yol açan. Hemen hemen bütün deyişlerini dinleyip bildiğimden değil bahsettiğim bu özgünlüktentir sanırım; bir türkünün ezgisi çalmaya başlar ve ben derim bu Davut Sularî’nindir. Son kıtada mahlas kısmına gelince doğrulanır tahmin ve görürüz Davut Sularî’nin âşıklık mührünü.

Davut Sularî yani Davut Ağbaba.
Veli Ağbaba ve Cezayir Hanım’ın evladı olarak 1925 yılında Erzincan’nın Tercan ilçesinin Mans (Çayırlı) bucağında doğmuştur. Soyunun Seyyid Mahmud Hayranî vasıtası ile İmam Musa el-Kazım’a böylece Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e ulaştığı söylenir. Alevî-Bektaşî geleneğinde pir ocaklarından kabul edilen Kureyşanlılar ocağına mensuptur Sularî. İlkokul üçe kadar okullu olduğu bilinir. 1940’ların sonlarında Ankara ve İstanbul radyolarında mahalli sanatçı olarak yer alması giderek tanınmasına yol açar. Bu süreçte Muzaffer Sarısözen’in etkisi ve desteği önemlidir.

Bir kasetinin üzerindeki resimle canlanır gözümde hep Sularî. At sırtındadır ve kendi sırtında da bağlaması vardır. O çok eski zamanların âşıklarından biridir sanki, ezelden atıyla geçip gelmiş gibidir günümüze. Leyla adını verdiği atının sırtında Anadolu’da, Suriye, Irak ve İran’da dolaşıp deyişlerini söylediği, yine at sırtında Avrupa’ya gitmeyi denediği bilinir. Türkiye’de hemen hemen bütün illere gitmiş türkülerini, deyişlerini söylemiştir. Avrupa’da da birçok ülkede konserler vermiş gerçek bir eski zaman gezgin ozanıdır.

“Gerçek bir ozan milletin içerisinde Türklüğü bağdaştırandır. Birleştirendir. Ecdatlarının giysilerini giyenler Atatürk düşmanı değildir. Müstesna gecelerde veya radyo ve televizyonlarda dört başı mamur Türk edebiyatını dile getirenler Atatürk düşmanı değildir” demek durumunda kalmış olması bütün güzelliğine rağmen o gelenek yüklü ahvalinin kimilerince sinsi bir alayla karşılandığının da işaretidir.

“İçtim pir elinden dolu / Öğrendim erkanı yolu”

Badeli âşıkların sonuncularındandır Sularî. 17 yaşında rüyasında mâşuğu gösterilir ve bade içirilerek bir âşığa, ozana dönüştürülür. Kendi anlatımına ve kızının aktarımına göre Erzurum’da gördüğü bir düşte yer açılır, on iki imamları görür, yeşil cübbe giydirirler ve mahlasını Sularî olarak verip “artık çağlayıp gidersin” derler. Sularî çağladıkça eşsiz deyişler ve ezgilerde aşkı ve irfanı anlatır durur bundan gayrı. Adınca Davudî sesi, kendine has gırtlak tavrı ile Sularî, başkaca kimsenin diyemediği deyişleri kendince dile getirmiştir. Onun deyişlerini başkaları okuduğunda aynı lezzeti vermez ta ki söyleyişlerini de Sularî’ye benzetmeye çabalamasınlar.

Hemen her eseri hakkında sayfalarca yazamaya konuşmaya layık Sularî’nin bu defa kulağıma yeniden çalınan deyişi Üç Telli Turna oldu. Turna, bütün güzelliği ve esrarıyla çok anlamlı bir simgedir Sularî için ve elbette bütün bir Anadolu halkı için. Esasen merkezî Asya’dan taşıyıp getirdiğimiz kültürün tezahürlerinden biridir turna. İrşâd ettiği erenleri Rum Eli’nde gönderen Hoca Ahmet Yesevî turna donunda karşımıza çıkar. O erenlerden biri Hacı Bektaş yine bir kuş, güvercin donunda gelir Anadolu’ya. Gök Tanrı’dan bu yana tanrı göklerle ilgili anlaşılır. Göklerden süzülüp gelen kuşlar ve özellikle turna da tanrıyla ilişkilidir bu yüzden. Pir Sultan’ın deyimiyle “Hazret-i Şah’ın avazı turna derler bir kuştadır”. Turna hep Yemen ellerinden gelir, Kâbe’den, Kerbela’dan Necef’ten geçer de gelir, hacıdır bu yüzden. Hep haber getirir efendimizden, Ali’den, Hüseyin’den ve selam götürür oralara. Yine turna aşkın, sevgilinin timsalidir her daim. Ozanın kendisi de turna olur. Son dönemin büyük âşıklarından Murat Çobanoğlu ile Davut Sularî’nin 1980’lerde TRT ekranlarında yaptıkları bir atışmada Çobanoğlu, Sularî’yi turna diye vasfeder. Bundan sebeb:

“Karşıma çıkmışsın sesli bir turna, bu gece meydanda öt de görelim/Seni bana usta âşık dediler, hele biraz bana çat da görelim”

Sularî de Hazreti Şah avazlı bir turna gibi cevap verir:

“Çobanoğlu yeni geçtin elime, pirler kemer takmış benim belime/ Kaptırayım seni de hikmet seline, çırpınıp da kulaç at da görelim”

Elbette hikmet seline kapılmak da çırpınmak da ancak âşığın ve ozanın harcıdır.

Turna, hep “bizim elden” gelir, gurbetteki garipliğe tanışlık sunar. O zarif turnanın tellerinin sayısı nice hikmetlere işaret eder de “bizim dilden” beyan etmesi arzulanır:

Turnam gelir bizim elden
Yeni kalkmış Ağır Göl’den
N’olur konuş bizim dilden
Üç telli dört telli beş telli turnam
Sen olmaz isen buralarda durmam

Turnaların gökten süzülmeleri mecazdır. Belki de onlar arştan gelirler. “Arşisteva” sırrının habercileridirler. Erenleri, mübarek yerleri ziyaret ederler, ziyaret ettikleri yerleri kutlu kılarlar belki de aşkı anlatırken…

Turnam arşta pervaz ile
İn Düzgün’üm tavaf eyle
N’olur aşkı dilden söyle
Üç telli dört telli beş telli turnam
Sen olmaz isen buralarda durmam

Pir Sultan’ın dediği gibi “alıcı kuşların ömrü az olur”. Turnalar da avcıların hedefidir, güzellerdir çünkü. Ozanı avcı sanarlarsa konuşmazlar hikmetten, haber de getirmezler arştan gider kara taşa konarlar:

Sularî’yi avcı sanma
Sakın kara taşa konma
Bizim yaylalardan inme
Üç telli dört telli beş telli turnam
Sen olmaz isen buralarda durmam

Sularî’nin deyişlerindeki engin tabiat sevgisi artık hayatımızdan çekilmiş olan “kut”tan da haber verir bize. Turnalar, ceylanlar, dağlar, göller, ağaçlar bütün kutluluklarıyle yer edinirler ezgilerde. Tabiat dışı yaşamın alabildiğince hayatlarımızı kuşattığı şu zamanlarda bu dizeler ve ezgiler eskilerin masalları gibi, uzak ve anlaşılmazdır artık. Rahmetli Teoman Duralı hoca bir konuşmasında, hayatlarında bir buzağının ya da kuzunun doğumuna hiç şahit olmamış, görmemiş gençlere Tanrıdan, hayattan, ölümden bahsediyoruz mealinde çarpıcı bir tespitte bulunmuştu. Hiç turna görmemiş, hiç turna avazı duymamışlara sesleniyor artık Sularî de. Ben ki ilk defa bir turnayı hayvanat bahçesinde mahpusta gördümdü, turna deyince hüzünlenişim bundandır belki de. Çünkü ne bizim ellerde yaşıyoruz, ne bizim dilden konuşuyoruz şu yaban hayatımızda; göklerin, uzayın keşfedilmesiyle sonsuz anlamsız bir boşluk tepemizdeki, nerde kaldı arştan gelecek turnalar…

Turnalar da türkülerle birlikte çekilmediler mi hayatımızdan…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir