Mektup saklamak için, özel bir kutu, küçük sandık, deri çanta aldığımı hatırlamıyorum. Sakladığım mektuplar bazı kitapların arasında durmaktadır. Ya da bazı defterlerimin içinde. Ama kalbimin üzerinde taşıyorum mektubunu diye bir cümle hatırlıyorum. Belki bir romandan belki de bir filmden… Çeyiz sandığı içinde bulunan bir tomar mektup vardır. Çeyiz de bilindiği üzere mahremdir. Çeyiz sandığını her önüne gelen göremez, açamaz veya karıştıramaz. O, yatak odasında tutulur. Yakın akrabaya, eşe dosta, komşuya gösterilir. Eşe dosta, yakın akrabaya gösterilirken de, çeyiz sandığının sahibi yapar bunu, başka birinin böyle bir şey yapmasına kesinle müsaade edilmez. Yeni gelin veya gelin olacak kız, yıllarca uğraşarak bir araya getirdiği, birçoğu da kendi el emeği göz nuru olan çeyizini, özenle konuklarına takdim eder. Bu bir tatlı gösteridir, eğlencedir. O eşyaların her birinin özel bir hikâyesi vardır. Bu hikâyelerin gelin kız tarafından dillendirilmesi vardır. Böyle bir mahremiyete sahip çeyiz sandığının en dip köşesinde, temiz örtülere sarınmış bir top mektup bulmak, günlerce kazma sallayıp hazine bulmak kadar heyecan verici olsa gerek.
Mektubun saklandığı yerler, bu şekilde mektubun taşıdığı özelliklerle birebir örtüşür. Ortalık yerde bırakılan bir mektubun mahremiyeti alt düzeydedir. Ya da muhatap alınıp yazılan kişi tarafından önemsenmemiş demektir. Yine de bir mahremiyeti vardır yani. Fakat o mahremiyete saygı duyulmamıştır.
Soba borusu deliğine saklanan, islenmiş mektuplar biliyorum. Bunlar genellikle kat kat sarmalanmış plastik poşetlerin içinde korunur.
Toprağa gömülen mektupları duymadım. Sonuçta toprak, her şeyi parçalayabilmektedir. Toprak parçalamasa toprağın içinde yaşayan envaiçeşit yaratık, o mektupları parçalar. Pirelerin yediği mektuplar da meşhurdur.
Mektup saklamak, ayrı bir yetenek gerektirmektedir. Mektup öyle orta yerde sergilemek için kullanılmaz. Onlar yazanın da, muhatabın da en özel eşyalarıdır. Çok özel insanlara gösterilebilir.
(Devam edecek…)
