Yazdığım ilk mektup, bir aşk mektubuydu. Sonraki yazdığım mektupların beşte dördü de aşk mektubuydu. Belki internet henüz keşfedilmediği veya yaygınlaşmadığı dönemlerde mektup, aktif bir iletişim aracıydı ve her tür muhataba dönük yazılırdı. Düşünsenize elde telgraf ve faks gibi imkânlar da yok o zamanlar, insanlar ne yapacaktı? Tabii ki kapıcısına bile mektup yazacaktı. O yüzden mektubun sevdiğine, çok değer verdiğin birine yazılması gibi genel bir kural yoktu o zamanlar. Fakat iletişim araçları çoğalmaya başladıktan sonra mektup daha bir özelleşti. Duygusal anlamlar yüklenmeye başladı ona.

El yazısı da kişiye özeldir. El yazısıyla meydana getirdiğin bir metni, hayatın için çok bir anlam ifade etmeyen birine vermek istemezsin. Mektupta el yazısı bir nevi eşyalaşmıştır. Sevdiğin bir yazarın imzalı kitabını almak gibidir bu. Yayınevleri pek ala, hem de çok kolay bir şekilde, yazarın imzaladığı herhangi bir kitabını çoğaltarak okuyucuyla buluşturabilir. Ya da yazar kitabını kaşeleyip imzalayabilir. Fakat öyle yapılmaz. Yazarın bir kitabı alınır ve ona imzalatılır. Yazar erinmeden okuyucunun ismini sorar. O ismi kitabın girişine yazar. Sonra da tarih atıp imzalar. Orada yazarın el yazısı ve ıslak imzası bulunmalıdır. Hatta ismimizi okumak isteriz o imzanın altında veya üstünde. İsmimiz yazar tarafından yazılmıştır çünkü. Onun el yazısı kitaba bir kat daha anlam kazandırmıştır. Bu şekilde kitap bir nevi yaşantıya dönüşmüştür. Mektubun da böyle bir anlamı var. Yazan kişinin size nasıl hitap ettiği kadar o hitabın kaç defa tekrarlandığı ve el yazısında nasıl bir şekil aldığı da önemlidir. Bu özel anlamları, örneğin iş mektuplarında aramayız. Hatta iş mektupları ne kadar açık seçik, anlaşılır ve düzgünse o kadar makbuldür. Onlar duygudan olabildiğince arındırılmış hâldedir. Zaten zamanla da yerini tamamıyla faks, telefon, E-maile bırakmıştır. Biraz da bunlar sayesinde mektup, sadece özel insanlara yazılan bir yazı türü olmuştur. Buna mahremiyetini artırmıştır da denilebilir.

O yüzden sanırım mektup denilince veya yıllar öncesinden kalan bir mektup elime geçince fazlasıyla duygulanır, hüzünlenir, ağlamaklı olurum. Ve yine bu yüzden elimde kalan kutular dolusu mektubun hepsini gözyaşları içinde yakmışımdır. Sanırım sadece Hakan Arslanbenzer’in mektuplarını sakladım. Bunlar hepi topu üç adetti. Defalarca okumuştum. Hâlen bazen alır okurum. Ve her seferinde dikkatimi çekmeyen noktalar yakalarım onlarda. Oysa işte Hakan Arslanbenzer’le yaklaşık on beş yıldır E-maille, telefon mesajıyla, Messenger’la veya Whatsapp’la yazışırız. Fakat bu yazışmaların birçoğunu tekrar okuduğumu hatırlamam. Fakat Arslanbenzer’in mektupları hâlen benim için tekrar okunabilecek metinlerdir. Çünkü o metinlerde kendimden bir şeyler bulurum. 22 yaşımın anılarını yakalarım. O mektuplarda 22 yaşımın izlerini görmek, nereden geldiğimi görmek, bunları tekrar düşünmek anlamına gelir. Aşk mektuplarını yakmamın sebebi de budur. Onlar büyük ve yoğun duyguların izleriyle doludur. Büyük kırılmalar, incinmeler, boğulmalar, sevinçler, hüzünler… aşk mektuplarında bulunabilir. Onları o dönemde yaşamak elzemdi. Fakat olaylar geçip gittikten sonra yeniden hatırlamak elzem midir, bilmiyorum. İnsanın kendine bunu yapmaması gerektiğini düşünmüşümdür her zaman. Başka ifadeyle yaralarını kanatarak, benzer acıyı yeniden duymaya çalışmak… İşte mazoşizm budur diye düşünmüşümdür. Şimdilerde böyle sert düşünmüyorum. Keşke o mektupları hiç yakmasaydım dediğim de olmuştur. Fakat ondan çok, iyi ki yakmışım demişimdir. Sonuçta hayat bir denge problemi. O dengeyi sık sık bozmanın kimseye faydası olmaz. Bir mektup, insanın bütün dengelerini alt üst etmeye yeter.

Posta memurlarını bıktırdığımı hatırlıyorum, gelmeyen mektuplar yüzünden. Oysa onların ne kabahati var? Fakat kızardık işte. Birkaç tanesiyle tartıştığımı bile hatırlıyorum. Mektup beklemek zordur çünkü. Zamanında gelen mektubun tadına ise doyum olmaz. Bir gün içinde birkaç kez postaneye gittiğimi de hatırlıyorum. Tabii her defasında memurları rahatsız edemiyordum. Postaneye gidip, oraya vardığımda sormaktan vazgeçip dönüyordum. Ayıp olacaktı çünkü. Memurları her gün birkaç defa rahatsız etmenin açıklamasını bulamıyordum. Şimdilerde düşünüyorum: Eğer başka biri olsaydı, o memurlarla çoktan arkadaş olurdu. Böylelikle mektup işlerini belki kolaylaştırırdı. “Bakar mısınız? İsmime mektup var mı?” diye sormak başka, “Abi bugün de mi mektup yok?” diye odaya girmek, ısmarlanacak bir bardak çayı yudumlamak başkadır ne de olsa. Mektuba olan düşkünlüğümle, insan ilişkilerinde gösterdiğim zayıflık paralel gelişmiş olabilir. Belki çevremdeki insanlara rahatça açılabilseydim, yazmaya olan sevdam da bu derece büyümeyecekti. Bu sevdanın ilk ve en net göstergesiydi mektuplarım.

İşin doğrusu posta memurlarının bıyık altından bana güldüklerini düşünmekten de kendimi alamazdım. Onlar ne anasının gözüydü! Bilmezler mi, üniversiteye yeni başlamış, yirmili yaşlardaki insanın heyecanla, üstelik bir gün içinde birkaç defa gelip gelmediğini soracak kadar sabırsızlıkla beklediği mektubun annesinden olmayacağını. Bilirler tabi. Sanırım bayan memurlardan bazıları sevimli bulmuşlardır beni, bazılarıysa gereksiz, hatta şaşkın. Neydi ki beklediğim mektuplarda aradığım şey? Aşk mı? Evet, aşk. “Başka ne olsun hayatın mazereti” diyor ya İsmet Özel. Hayatın mazereti olan aşkı arıyordum mektuplarda. Fakat İsmet Özel, aşka “özlenen bir pişmanlık” da demişti. Öyleyse kendime özlenecek pişmanlıklar arıyordum. Ama hatırlamamak için de o mektupları farklı nedenlerden dolayı yakıyordum. Mektup, nesne olarak kusursuzdur. O, nesne olarak karşımızdan çekilip, örneğin kaybolup veya bende olduğu gibi yakılıp ortadan kalkınca, kusursuzluğu teminat altına alınır. Fakat bu önceki kusursuzluğuna halel getirmez.

(Devam edecek…)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir