“Töreli durun!”
Bu ikazı küçüklüğümden hatırlıyorum, küçük yaramazlıklar yaptığımız zamanlar derdi büyüklerimiz “töreli durun” diye.
Olması gerektiği gibi olmaya bir çağrı…
Töreli olmak sarp zamanlarda en fazla ihtiyacımız olan şey. Bu milletin öğretmenlerinden Yunus Emre öyle diyor; sarp zamanlardayız. Her bir şey aslından koptuğu, içi boşaldığı, anlamsızlaştığı, katılaştığı için eğitim de insan yetiştirmek de sarpa sarmış vaziyettedir.
Yunus’un bu sözlerini Erkan Oğur’un içli ezgisinden ve sesinden duyduğumda sarp zamanda yaşıyor olmanın en derin anlamıyla yüzleştim sanki. Şöyle diyordu Yunus Emre; “Dânişmend okur tutmaz dervîş yolun gözetmez / Bu halk öğüt işitmez ne sarp zamân olısar”. Sarplaşan zamanın insanı ve davranışını bozması ve yolundan etmesi, yolundan azan insanın zamanı sarplaştırması… Her iki durumda da insanın sorumluluğu ortadan kalkmıyor. Yunus burada söze şöyle başlıyor esasen “İşitin ey ulular âhir zamân olısar / Sağ müselmân seyrektir ol da gümân olısar” Evet bu sarp zaman ahir zamandır ve ne düşünce ne okul ne eğitim bu sarplığın farkındadır.
Bu devirde ne yakınma fayda sağlar ne de modernce pek modernce bir tutum olan ve güya-ilerlemişliğin peydahladığı bir boş vermişlik. Sözün başında vurgulamak gerektir ki çare muhafazakar bir nostalji de değildir. Bu, duygusal bir tatminden başka şeye yol açmayacaktır. Sarp zamanlardaki son demlerini sahte bir huzur içinde geçirmek isteyenlere yaraşabilir bu nostalji ancak ki bu da beyhude bir yakınmadan başka bir şey değildir. “Bile bile sarpa sarmak” bile bütün bunlardan evladır. Bilmek arzusu başat niteliklerimizden biridir çünkü.
Hind geleneğinde dharma boğasının tek bacaklı kaldığı devirdeyiz, Kali Yuga’da töre zayıflamış ve neredeyse yok olmuştur. Kali Yuga demir çağıdır. Her şey katılaşmış ve soğumuştur. Bundan kaçış yoktur. Ancak geleceğin yeni başlangıcı da bu soğumanın ve katılaşmanın rahmindedir. Her türlü düşünüş ve bu bağlamda insan yetiştirme anlayışı da ahir zamanın, Kali Yuga’nın, bacakları kaybolan dharma boğasının ve solgunlaşan törenin bilincine sahip olmaya, hatırasına sahip çıkmaya yönelmelidir. Bu ahlaki bir mecburiyettir ve ödev gereğidir.
Yakınmayı ya da geçmişe öykünmeyi, olmayacak duaya âmin demeyi bir kenara bırakmalıyız. Ne büsbütün kendimiz olmaktan vazgeçebiliyoruz ne de yeniden meydana koyabilecek bir kendimiz söz konusu. Modernite eleştirisinin ördüğü konforla ya da geleneksel olan her şeyden sıyrılmanın yarattığı başkalaşımın serhoşluğuyla bir çıkar yol bulabilmek imkânsızdır. Elbette eleştirmek en kolay olandır ve eleştiri her zaman peki çare nedir ne yapmalı sorusunu gündeme getirir. Eleştiri söze ait iken ne yapmalı sorusu eyleme ilişkindir ve bu nedenle daha zordur. Çünkü sarp zamanların kafamıza dank ettirdiği hakikat şudur ki kökten bir tekâmüle ihtiyaç bulunmaktadır. Değişmesi gereken fikirler, uygulamalar değil bütün bunların yeşerdiği zemindir. Eğitim dünyamızda olan şey de sarp zamanlara yaraşan bir zeminde güya özümüze ait şeyler sayıklamaktan ibaret değil midir?
İnsan ve toplum kendine özgü nitelikleri ile o insan ve o toplum olur. Bireyler gibi toplumlar da ancak özne olarak ve ancak ahlaki bir var oluş serüvenine sahip olabilirler. Kendini inkâr etmeyen, ötekini ve başkasını bilen bir kimlik anlayışı. Batı âleminde birkaç yüzyıldır süregelen deneyime en yaraşır ad sanırım muazzam kopuş olabilir. Bu kopuş yeniye doğrudur. Artık bir yeni ortaya çıktığı için ezelden bu yana var olan eski diye anılır artık. Modern Batı deneyimi kendini bütün dünyaya siyasal, ekonomik ve kültürel yollarla ve teknolojik ilerlemenin yarattığı imkân ve cazibe ile dayatmıştır. Az ya da çok gönüllü ya da gönülsüz her yer Batı olmuştur Baudrillard’ın deyimiyle. Bu kopuşun ürettiği zihinsel modeller ve kavramlarla düşünüyoruz çoktandır. Kendi alternatiflerini bile yaratan ya da dönüştüren bir süreç bu. Oysa bu kopuş zemininde kaldıkça ortaya çıkabilecek hiçbir eleştiri ya da öneri tözsel olarak bir alternatif mahiyeti taşıyamayacaktır. Belki de bu nedenle önce zihinsel modellerimizi ve kavramlarımızı hatırlamak gerek yola koyulmak için. Batı âleminin kendine özgü tarihsel ve toplumsal deneyiminden türemiş kavramlarla eğitimi anlamaya ve açıklamaya çalışmak en azından bizim için beyhude bir çabadır. Kavramların da yuvaları vardır, kimi tanıştır, kimi hısım, kimi el. Bu tavır kesinlikle Batı âlemini görmezden gelmek ya da bu deneyimi yok saymak değildir. Kaldı ki düşüncenin tekâmülünde bir zaman sonra coğrafyanın önemi kalmaz, fikirler bütün insanlığın evladı olurlar. Ancak Batı âleminin son birkaç yüzyıllık serüveni insanlığın ortak seyrinden kendisini kopardığı gibi aydınlanma, endüstri, kapitalizm, sömürgecilik gibi faktörlerin etkisi ile ürettikleri fikirler ve kavramlar da bir tahakküm aracı olarak bütün dünyaya kendisini dayatmanın araçlarına dönüşmüştür. Batı bu süreçte ne doğunun ne güneyin kavramlarını ya da fikirlerini önemsememiştir, alıp kullanmamıştır adam akıllı. 19. yüzyılın koca koca âlimleri doğu hakkında hiçbir şey okumadan ve bilmeden ahkâm kesmişlerdi bütün dünya için. Kendi kavramlarımızla fikir geliştirelim demek bir tür rövanş olarak görülmemelidir. Batı kendi içinde alternatif fikirleri ve eleştiriyi olabildiğince yetkin bir biçimde geliştirebilmektedir. Freire, Illich, Baudrillard, Feyerabend gibi niceleri. Onlardan daha onlar gibi olmaya çalışmak yetişir artık. Batı dışı dünyanın kavramlarına ve zihinsel modellerine başvurarak yeni kavramlar ve fikirler geliştirmenin vakti geçmiştir bile. En çok da eğitim bahsinde…
Bu noktada tarif etmiş olduğumuz sarp zamanlar için bir insan yetiştirme arayışını muazzam kopuşun dünyasında olabildiğince uzak bir kavramla ifade etmek üzere çok eskilere bakıp esas anlamıyla geleneksel ilkelere atıfla “töreli” kavramını seçiyorum; Bizim bir “Töreli Eğitim” anlayışı ve uygulamasına ihtiyacımız vardır. Töreli eğitim, eğitimde yaşanan buhranın çaresi olarak düşünülmelidir evet, ancak tüketim toplumunun ekonomikselleştirilmiş, performansçı, yarışmacı ve bireyci ölçütleri karşısından başarısızlığa çağıran bir öneridir.
Töreli eğitim, modern kopuşun gerçek dünyadaki eğitimi alıp tersyüz ettiği gibi şimdiki eğitimi aslına çağırmaktadır. Eğitim, birey ya da toplum düzeyinde ilerleme, ekonomik kalkınma ya da refah için bir araç olarak görülemez töreli eğitimde. Eğitim bir araç değil bir ödev olarak vardır. Öyle olması gerektiği için insanlar terbiye olunmalıdır. Töre olarak ifade edilen ilksel ilkeler ve değerler kendilerinde önemli ve anlamlıdırlar. Eskidikleri ya da ilerlemeye hizmet edemedikleri için değişmezler. Bütün geleneksel bilgeliklerde ortaklaşa ifade edilen merkezden kopuşun, Tanrısal kaynaktan uzaklaşmanın dünyasında merkezin arayışıdır. Bu öz tarih dışıdır ve değişimden bağımsızdır.
Töreli eğitim, insanlığın yeryüzündeki serüvenin seyri olan tekâmülün ilksel kaynağından yola çıkmaya çağırmaktadır. Guenon’un deyimiyle ‘kaynağı insan olmayan bir bilgelik kaynağı.’ Geleneksel evet, ancak modernlerce iğdiş edilmiş gelenek kavramsalı değil burada söz konusu olan. Yaşayagelen adet ve görenekler yığını da değil. En genel ifadeyle aktarılagelen, ilksel ilkelerdir gelenek. Bu zeminde töreli eğitim iki dayanak noktasına sahip olarak terbiyeye yönelir: hikmet ve umran. Hikmet, sözünü ettiğimiz geleneğe ve esasen töreye işaret ederken, umran insanın yeryüzündeki serüvenine, medeniyete ve yaşanmakta olan ve yaşanacak hayata işaret emektedir. Yöneliş terbiyeye doğrudur. Esasen eğitim kelimesinin kapsamını, modern zamanların yüklerinden azade bir şekilde tam ve sahih olarak töreli bir biçimde vermektedir terbiye.
Töreli eğitimde terbiyenin yolu edep ve erkân iledir. Online eğitimin, yapay zekânın, endüstri 4.0’ın vb. konuşulduğu bir iklimde bu kavramlar oldukça eski ve uygulanamaz görünecektir. Aslında bu tam da olması gerekendir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere töreli eğitim, ekonomik kalkınma, ilerleme, yüksek performans ve rekabet ölçütlerine kıyasla başarısız bir eğitim vadetmektedir. Ivan Illich’in Şenlikli Toplum‘da isabetle açıkladığı üzere modern eğitim ve okul modern endüstri toplumunun çıkarları için icat edilmiştir ve bu eğitimle okul birbirini gerekli kılmaktadır. Sanki başka bir “şey” mümkün değilmişçesine…
Bu yazının kapsamı ve sınırları içinde töreli eğitimin bütün boyutları ile ortaya konulması elbette mümkün ve gerekli değildir. Bu, bir ilk adım olarak görülmelidir. Töreli eğitimin kuramsal olarak bütün boyutları ile açıklanmasının bir tür başlangıcı… Şimdilik sözü bağlamak babında şunu demeli ki; töreli eğitim kavramı geniş bir kapsamda düşünsel bir zemine yaslanmakla birlikte, uygulamadan uzak, bütünüyle teorik bir spekülasyon olarak da görülmemelidir. Töre, her boyutta, her düzeyde, bireyde ve toplumda uyarlanabilir ve uygulanabilir bir cevher gibi anlaşılmalıdır. Hakikatin tersyüz edildiği bir iklimde töreli eğitimin yapmak istediği şey bu tersyüz edilmişlik halini aslına doğru çevirmektir. Eğitimin, ekonomik ya da siyasal bir projenin aracı olarak anlaşılması ve devlet eliyle toplumun tümüne uygulanması modern zamanların eğitim düşüncesinin ürettiği tersyüz edişin en temel örneğidir. Töreli bir eğitim için ilk adım buradan merkeze doğru yoldan sapmaktır. “Mutlak”la ahenkli ve uyumlu bir ruha sahip olabilmek için. Schuon öyle diyor: “Ahenkli bir insan olmak bir merkeze sahip olmaktır.”

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir