Mânâ bahrine daldık
Vücûd sırrını bulduk
İki cihan ser-tâ-ser
Cümle Vücûdda bulduk
                                        Yunus Emre

Tekno-medeniyet, hız ve amacını yitirmiş “aşırı eylemsellik” çağında insanın yeryüzündeki serüvenini şiirsellik üzerinden anlamlandırmaya çalışmak ilk bakışta garip gelebilir.
Oysa şiirsellik insanı insan yapan en temel özelliklerle derin bir irtibat hâlindedir. İnsanın ayırıcı vasfı, “Varlık” (Vücûd) üzerine düşünebilmesi, varlığın anlamının kendisi için bir “mesele” olması, varlığı sorunsallaştırabilmesi ve buna ilişkin söz söyleyebilmesidir. Varlığın anlamına ilişkin gerçek bir kavrayış ve bunun dile gelmesi ise zihinsel olmaktan ziyade varoluşsaldır ve şiirselliğe yakındır.
“Yukarıdan aşağıya inmiş” ve oluşun içine “fırlatılmış” bir varlık olarak insan, kendini içinde bulduğu ve “tabire muhtaç” durumdaki görünen âlemde mündemiç aşkın manayı ve sembolik anlamı idrak etmek ihtiyacındadır.
“Üstün idrak” olarak şiir ve şiirsellik, “görünendeki görünmeyeni” sezme ve idrak etmeye insanı ehil hâle getirdiği için insanı cezbeder ve insan, bu sezme ve idrak kabiliyetini geliştirdiği ölçüde, Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle aslında “bütünüyle mânâ olan âleme” nüfuz edebilir: “Eğer kulağın ve gönlün bu sırra âşinâ ise, Her bir beytimiz sana binlerce kapı açacaktır.”
Eşyayı zuhura getirerek onları görünür kılan ve onlara “hakikat ve nur”unu veren asli ilke olarak “Varlık”ın dünyadan “çekilmeye” başladığı “niceliğin egemenliği” çağında bu sezgi ve idrak ihtiyacı her zamankinden hem daha belirgindir hem de daha fazla göz ardı edilmiş bir durumdadır. “Varlık nedir?” sorusunun neredeyse tamamen unutulduğu modern zamanlara karakterini veren şeyin de zaten bu göz ardı etme hâli olduğunu söylemek mümkün yani her şeyi en alt düzeydeki niceliksel özelliklerine indirgeyip derinlik ve sırri mahiyetinden soyutlayarak ele alan yatay düzleme hapsolmuş bir dünya ve varlık tasavvuru.
“Büyüsünü” yitirmiş modern dünya ve varlık tasavvurunda gizeme, aşkınlığa, sembolik anlama, mânâya yer yok. Zaten “maddi çokluğa” hiç olmadığı kadar dalmış, sürekli yenisi çıkan teknolojilerin peşinde koşturmaktan yorulmuş, kayan ekranların albenisine kendini kaptırmış ve dikkat eşiği saniyelerle ölçülen modern dünyada insanın varlığa bu gözle bakmasını sağlayacak bir “huzûr ve hazîriyyet” hâlinden de eser kalmamış durumda.
Oysa Varlık hakikatinin özündeki tüketilemeyecek sırrı kabullenmek, varlıkların görünür hâle gelmesinin nihai kertede bir sır olduğu gerçeği ile barışık olmak, varlıkların sırrı tamamen çözülüp ele geçirilecek alelade şeyler olmadığının şuurunda olmak ve bu gerçek karşısında “huzûr ve hazîriyyet” hâlini kuşanmak insana daha derinlikli bir dünya ve varlık tasavvuru kazandırmakta, kendisinin de “Varlık Dairesi”nin bir parçası olduğunu anlamasını kolaylaştırmaktadır.
Günümüzde kuantum ve atom altı parçacık fiziğinde yaşanan gelişmeler, nicel indirgemecilik ile malûl 19. yüzyıl pozitivistlerinin vehmettiği gibi ve “âdeta demir bilyeler gibi atomlardan oluşan kaskatı madde ve makine gibi işleyen mekanik bir evren” anlayışının gerçekçi olmadığını ortaya koysa da; maddenin daha mikro katmanlarına inerek Varlık hakikatinin sırrının ele geçirilebileceğini zannetmek yanıltıcı olacaktır. Maddenin ilkesi onu aşan bir mertebede olduğu için, varlık mertebelerinin en aşağısında yer alan ve “saf potansiyalite” olan maddenin kendisine odaklanarak varlıkları ontolojik mânâda anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Ontolojik olarak “aşağıda olan, yukarıda olanın tezahürüdür”, yatay düzlemdeki maddi ve niceliksel olanı meydana getiren ilke, aşkın ve niteliksel dikey mertebeden gelir.
Oysa kadim zamanlardan bu yana insanlığın dünya ve varlık tasavvuru, yüzeysel farklılıklara rağmen, varlık ve bilgi mertebelerine ilişkin derin bir kavrayış temelinde şekillenmişti. Buna göre görünenin ilkesi görünmeyendedir ve görüneni bir tezahürü olarak vücuda getiren asli ilke olarak Mutlak Varlık kendisini bâtından zahire uzanan sayısız mertebelerde (Merâtibü’l-Vücûd) sınırlandırarak görünür kılar. Bu nedenle her şey, onu zuhura getirene işaret etmekten bir an bile geri kalamaz ve insan, bu işaretleri okumak üzere inmiştir yeryüzüne.
Bir yandan en asli hâlinde şiirsellik bizatihi zuhurun olağanüstülüğünden kaynaklanan bir hayret hâline tekabül ederken, bir yandan da şiirsel idrak bizi var olan şeylerdeki sembolik anlama ve deruni manaya şahitlik etmeye hazırlamaktadır. Bu nedenledir ki şiir ve şiirsellik; her şeyi ölçülebilir, sayılabilir ve nicelikselleştirilebilir olana indirgeyen sığ ve yüzeysel varlık tasavvuruna direnme ve onu aşma kabiliyetini taşımaya devam ediyor.
Varlık tasavvurumuz eşyayı görüş ve kavrayış tarzımızı zenginleştirebileceği gibi alabildiğine fakirleştirip çoraklaştırabilir de. Örneğin, dili veri aktarım koduna indirgediğimizde, her şeyi algoritma komutu, sayısal veri ya da kod dizgesi olarak ifade edebiliriz. Kendi yerinde böylesi bir dilin de kuşkusuz bir anlamı ve işlevi vardır ancak dil bundan ibaret değildir ve bunu tamamen aşan imkânlara sahiptir.
Dili basit bir işlevsel bir araç düzeyine indirmek, evreni soğuk ve ruhsuz bir nesneler yığını olarak görmekten farksızdır. Oysa harfler ve kelimeler, diğer her şey gibi, salt mantıksal kavrayışla tüketilemeyecek manaları taşımaktadırlar kendilerinde. Dile içkin olan anlam, bir kod dizgesi veya hazır veriye indirgenemeyecek kadar engin boyutlara sahiptir ve ona uygun bir idrak ile temasa geçilmeyi bekleyen canlı bir zuhur hâlidir. İşte şiir ve şiirsellik, hem bu zuhur hâlinin bir ifadesi olmakta ve hem de bu zuhur hâlinin idrakine kapıyı aralamaktadır. Bir başka deyişle şiirsel idrak, dilin bağrında bir imkân olarak saklı duran, harflerin ve kelimelerin bize her an çağrıştırdığı “Varlığın sesini” yeniden işitmeye bizi hazırlamaktadır.
Şiir, varlıkların gizemine ve “kudsiyyetine” halel getirmeden üzerlerinden örtüyü kaldırarak, âdeta ilk zuhur anındaki halleriyle onlarla yüz yüze gelmemize fırsat verir. Şiirin Varlık hakikatini kavrayışı bilimden mahiyet itibariyle daha üstündür çünkü bilim ayrıştırıcı ve indirgemeci bir yönde giderek hakikatin bütünselliğinden uzaklaşırken, şiir insanı “külli mânâya” yaklaştırır.
İnsan külli mânâya yaklaştıkça varlıkları “metafizik bir şeffaflık” hâlinde temâşâ ederek onları gizliden açığa çıkaran varoluş hakikatine aşina hâle gelir, vecdi yani Varlık hakikatine şahit olmanın getirdiği coşkuyu yaşar ve şiir ile kendini ifade etmeye ihtiyaç duyar çünkü şahitlik ettiği hakikat, dilin alışılagelmiş kalıplarına sığmayacak bir niteliktedir. Bu nedenle arifler ve “aşkın hikmetin” (Hikmet-i Müteâliye) peşindeki filozoflar, tecrübe ettikleri “ifade edilemez olanı” olabildiği kadarıyla dile dökmek için şiire yönelmişlerdir
Varlık hakikatinin niteliksel kutbundan niceliksel kutbuna doğru inen seyrinin yani zuhur sürecinin doğal bir sonucu olarak bugün “dünyanın katılaşması”nı ve her şeyin aşırı ölçüde nicelikselleşmesini hiç olmadığı kadar baskın bir şekilde tecrübe ediyor olsak da, arzın üstünden ötelere uzanan yolculuğunda şairane bir seziş, görüş ve tahayyüle sahip olması insanın yeryüzünde varolma tarzının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan yeryüzünde “araçsal aklı” işletmekten başka derdi olmayan biyolojik bir canlı olarak bulunmaz. İnsan oluş, aslen bir varolma tarzıdır ve insaniyet bu varolma tarzını tahakkuk ettirebilmenin ölçüsüncedir. Bu tahakkuka giden yolda insanın şiirle ve şiirsellikle arasını hoş tutması, şairane bir halleniş ile Varlık hakikatinin tecellilerine şahitlik etmeye kendini hazır hâle getirmesi gerekiyor. Sözün özü; manayı idrak etmeli, vecdi yaşamalı ve “şairane varolmalı” yeryüzünde insan…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir