“Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız”
Cemal Süreya

Güneşin gri bulutların arkasına saklandığı hüzünlü bir sonbahar sabahıydı. Rıhtımda, köhnemiş sandallar denize bulanıyor; dalgalarla birlikte kıyaya çarpıyordu. Martı sesleri satıcıların sabırsız seslerine karışıyordu. Kahverengi paltosunun kumaşı eprimiş, yağlanmış bir adam kalabalığa karışmıştı. Alnına dökülen kır saçlar sanki şakaklarındaki yaşanmışlık çizgilerini gizlemeye çalışıyordu. Dudaklarındaki kuruluktan İbrahim ve İsmail’in hikayesi dökülse de Eyyüb’u dilinden düşürmezdi. Omuzlarında taşıdığı tozlu yılların paslı yılgınlığı belini bükmüştü. Gözlük camına düşen çisenti görüşünü bulanıklaştırıyor, belleğinin eski İstanbul sokaklarında dolaşmasına sebep oluyordu. Her geçen gün değişen şehir ezberini bozsa da hayretten açılan gözlerle eskinin buruk hayalini dimağında yaşatmaya devam ederdi.
Sokağı telaşsız adımlarla geçti. Eli, gayriihtiyari paltosunun cebine gidiyor; yadigarın üzerindeki süslemelerde dolaşıyordu. İç çekişlerine seyyar satıcıların tezgahlarından havaya yayılan susam ve mısır kokusu bulaşıyordu. Karnından gelen hezeyanı bastırmaya çalıştı. Tahtakale’den Bab-ı Ali’ye doğru yürüdü. Toptancı, hamal, baharatçı, kuruyemişçi, kumaşçı, çanta ve ayakkabıcılar Osmanlı’dan kalma hanları mesken tutmuştu. Nuruosmaniye civarında önündeki kalabalık değişti; heyecanlı gür sesler, yerini sükûnete bıraktı. Hereke, Kum ve Tebriz ipekleri; kırmızı, çivit, ceviz ve soğan kabuğu olarak dizilmiş, el dokuması halılarla bezenmiş dükkanlarda sergilenmekteydi. Halı tezgahında ince parmaklarını gezdiren solgun bir kadın maziden ona doğru gülümsedi. Bedeni küçüldü. Kadının serçe parmağını tutarak yürümeye devam etti.
Kapalı Çarşı yakınlarında kalabalık tekrar sökün etti. Onlarla birlikte adımları hızlandı. Mazi emanetçisi adını verdiği Georgios’un Antika dükkanına geldi. Dükkânın önünde durup camekana baktı. Babasından kalma köstekli her zamanki yerinde duruyordu. Yüreği hafifledi. Yelkovanın saatin içindeki ilerleyişi izledi bir süre. Soğuk havayı içine çekip içeri girdi. Antikacının içi de dışı kadar temiz ve düzenliydi. Saatler, pikaplar, mücevher kutuları, aynalar, biblolar, şamdanlar, gaz lambaları, porselen tabaklar, gümüş kaşıklar, kristal sürahiler, gravür ve tablolar loş bir ışıkla mezatçıların iştahını kabartırdı. Düzensiz saat tıkırtıları zamanın ahir olduğu fısıldıyordu. Kapıdan birinin girdiğini gören satıcı, parlatmaya çalıştığı aynayı masanın üzerine yavaşça bırakıp ayağa kalktı ve gülümseyerek “Kalimera Beyefendi.” dedi. Adam, satıcının önüne kadar ilerledi. Şapkasını çıkarıp iki eliyle önünde tuttu. Satıcı adamı tanıdı. “Beyefendi saati geri almaya geldin sen?” dedi. Adam, konuşmak istedi ama sesi çıkmadı. Yutkundu. Boğazını temizledi. Elini cebine soktu. Bir şey arar gibiydi. “Merhaba Georgios. Başka bir şey getirmiştim.” diyerek bakışlarını yere eğdi. Paltosunun iç cebinden bir kalem çıkarıp elleri titreyerek satıcıya uzattı. Georgios elindekine baktı, gözleri büyüdü, ağzı aralık kaldı ve “Üstadın kalemi bana verecek sen?” dedi. Adam “Bir süreliğine rehin bırakıyorum.” diye yanıtladı. Satıcı “Merak etme kyrie. Sen gelene kadar vitrine koymam, emanet.” diyerek hazırda duran kâğıt paraları adama uzattı. Adam, teşekkür ederek parayı cebine koydu. “Hoşça kal.” dedi ve Georgios’un cevabını beklemeden dışarı çıktı.
Yürürken gözlerindeki damlaları düşürmemeye çalışıyor, hıçkırıklarını göğsünde saklıyor, yutkunarak bastırıyordu. Çemberlitaş’tan Gülhane’ye doğru yürürken tramvayın metalik sesini duydu. Türk hamamlarının, vakıfların, türbelerin, sarnıcın, Topkapı Sarayı’nın, Ayasofya ve Sultan Ahmet Cami’nin önünden geçerken içinde bir teslimiyet hissetti. Göğsündeki huşu kuşu havalanıp Harem-i Şerif’e yüz sürdü. Ruhunun acısı biraz olsun dindi. Gökyüzüne baktı, gülümsedi. Sirkeci’ye doğru ilerledi. Esnaf lokantalarından birine girdi. İçeride genç bir kız vardı, kasada duruyordu. “Hoş geldin Ağabey.” dedi. Adam “Hoş bulduk Gülay.” diyerek karşılık verdi. İçeri geçip şapkasını ve paltosunu çıkardı ve önlük giydi. Lokantaya geçti. Sandalyeleri masaların üzerine kapatıp yerleri süpürüp sildi. Yerler kuruyunca sandalyeleri düzeltip masaları sildi. Masaların üzerine tuzluk ve peçetelikleri yerleştirdi. Öğlen saati yaklaşıyordu ki yemekler geldi. İçeri geçip elini yüzünü yıkadı. Mutfak önlüğünü giydi. Yemekleri servis tezgahına yerleştirdi. Bir saat içinde içerisi dolup taşmaya başladı. Adam, tabaklara yemekleri koyuyor. Gülay, kasaya bakıyordu. İkisi de boşta kaldıkça masalardaki bulaşıkları mutfağa taşıyordu. Sürekli müşterilerden biri hesabı öderken “Ahmet yok bugün galiba.” dedi. Gülay “Karısı doğum yaptı, yarın gelecek.” diye yanıt verdi.
Akşama kadar oturmak bilmedikleri herhangi bir günden biriydi. Yoğunluk azalınca bulaşıkçı Ayşe abla, onlara birer çay getirdi. Paltolarını giydiler. Lokantanın önündeki masalardan birinde oturup içtiler. Soğuk havada boğazlarından geçen sıcak çay bir nebze olsun yorgunluklarını dindirmişti. Elindeki çaya, karşıdan geçen soğuktan burnu ve yanakları kızaran küçük kıza, el ele gezen fakülte öğrencilerine, kâğıt toplayan çocuklara, akan trafiğe, gökyüzünde süzülen kuşlara baktı. Yazmak geldi içinden. Eli cebine gitti. Kalem yerine kâğıt paralar değince irkildi. Suratı değişti. Burnunda ince bir sızı duydu.
Gün batmak üzereydi. Gökyüzü kızıla çalıyordu. Çıkmak için patronları Avni Bey’i bekliyorlardı. Kapanış vaktinden üç çeyrek saat geçmişti ki geldi. Kasadaki hasılata göz ucuyla bakıp burun kıvırdı. Bir şey demeden para destesini cebine koydu. Kepenkleri kapatıp çıkabilirsiniz, dedi ve gitti. Çıktılar. Gülay elindeki iki poşeti adama uzattı. Adam, soru sorar gibi kıza baktı. Kız da “Senin kediler için Ağabey. Bugün yine yemek kalmıştı da.” dedi. Adam, teşekkür ederek rıhtıma yöneldi.
Trafik ve sokak lambalarının aydınlattığı iskeleden Kadıköy ve Üsküdar vapurlarının kalkış sesleri duyuluyordu. Kimisi vapurun ikazına koşuyor kimisi ilerideki otobüs durağına. Kimisi akşam iştahını güzelim boğazdan çıkarılan balıkla kimisi kokusuyla bastırıyordu. Nar gibi kızaran kestanelerin kokusu havada duman duman yayılıyordu. Meydanın ortasında yere serili tezgâhın önünde izdiham vardı. İnsanlar önlere geçmek için neredeyse birbirlerini eziyordu. Adamın dikkatini çekti, oraya doğru ilerledi. Seyyar satıcı “Sadık Yalnız’ın son kitabı Justinianus Köprüsü yarı fiyatına.” diye bağırıyordu. Adam, kalabalıktan sıyrılarak tezgâha yaklaştı. Kitaplardan birini alıp incelemeye başladı. Kitap elinde öylece duruyordu. Başının üzerinden, omzundan paralar ve kitaplar uzatılıyordu. Satıcı ona “Bey Amca almayacaksan tezgâhın önünü kapatma!” dedi. Bu sözle dalgınlığından sıyrıldı. Kitabı yerine geri bıraktı. Otobüs durağına gitti. Balat’a giden bir otobüse bindi. Otobüs camına vuran yağmur damlaları ve soğuk manzarasını puslu kılıyordu. Haliç ve çevresindeki mimariyi öyle böyle görüyordu. Geçmişin izlerini hafızası ile süsleyip doyuyordu.
Osmanlı’dan kalma, tarihe, kültüre, yangınlara, ayrılıklara, kavuşmalara, hüzne ve mutluluğa tanıklık eden cumbalı, ahşap, iki katlı binaların önünden geçti. Dar ve kıvrımlı yollardan geçerek evinin sokağına geldiğinde hava epey kararmıştı. Sokak lambasının altında anahtarlarını bulup viraneye benzeyen evine girdi. İçerisi soğuktu. Üzerindeki yorgunluğu divana usulca bıraktı. Acıkmıştı. Gülay’ın verdiği yemekleri ısıttı ve yedi. Aklına bir şeyler geldi. Yazmak istedi. Kalemini rehin verdiğini anımsadı bu sefer. Yazı masasının oraya gitti. Daktilosunun başına geçti. “Bugün evin kirasını ödeyebilmek için üstadın mirasını rehin verdim. Yazmak, itirafta bulunmaktır ve okuyucu yargıçtır. Bu ayıbı yazmasaydım, paylaşmasaydım…”
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Çalışma masasındaki ödül ve plaketlerinin üzerinde yazan Sadık Yalnız adına hüzünle baktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir