Penceremden sızan ışık, yabancı bir koltukta can verirken,
Yaslandığım duvarlar, dilsiz bir boşluğun aynası şimdi.
Beş koca yıl… Zamanın kum saatinden süzülen bu soğuk yabancılık,
Nasıl oldu da mesken tuttu ruhumun ıssız çukurlarını?
Geçmişin hayaletlerini söküp attım tırnaklarımla,
Duvarlardan kazıdım fırça darbelerinin o derin sızısını.
Öfkeyle sökülen resimlerin yerinde ağır alçı yaraları,
Şimdi birer yara izi gibi bakıyor bana, örtemiyorum yasını.
Güldüğüm, ağladığım ama asla “benim” diyemediğim bu kafes,
Bir otel odası kadar iğreti, bir gölge kadar sahipsiz kaldı.
Şimdi gidiyorum… Zihnimde yalnızca dökülen alçı tozları,
Kucağımda bana ait tek gerçek: Sadık yol arkadaşım.
Bu bataktan, bu eğreti yuvadan, bu yarım kalmışlıktan gidiyorum.
Bitti…
Ne aidiyetsiz bir sohbetin yükü omuzlarımda,
Ne de yabancı bir evin soğuk nefesi ensemde.
Şaşıyorum kendime, “Bu ilk değil,” derken de;
Provasını yapmıştım: Ait olmadığım bir evde
bir fotoğrafa, iki kediye, bir kapıya, bir tuvale elveda demiştim daha önce.
Şimdi onca sene hiçbir köşesinde kendimi bulamadığım bu evden ayrılırken,
İlk günkü kadar yabancı ayaklarım kapının eşiğinde.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir