Üsküp doğumlu olan Yahya Kemal’in (2 Aralık 1841-1 Kasım 1958) asıl adı Ahmed Agâh olup, 20. asrın büyük şair yazar, mütefekkir, siyasetçi ve diplomatlarındandır. Son çeyrek asırda Yahya Kemal’i gündemde tutanların başında Sadettin Ökten Hoca’mız gelir. Yahya Kemal şiirleri şerhi olan “Yahya Kemal’in Rüzgârıyla” ve “Yahya Kemal’in İstanbul’u ve Ötesi” kitapları ufuk açıcı eserlerdir. Keza İstanbul Fetih Cemiyeti, Yahya Kemal eserlerini titizlikle neşre devam etmektedir. Dr. Sait Başer Hoca’mızın Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı adlı eseri de bu vadidendir.
Kıymetli edip ve mütefekkir Beşir Ayvazoğlu Hoca da bu cümledendir. Kapı Yayınları’nca neşredilen “Ateş Denizi” adlı romanında da Yahya Kemal’e dair kıymetli anekdotlara rastlayınca biz de Yahya Kemal Bey’e dair bir derleme yapalım dedik. Müfid ve muhtasar bir çalışma faydalı olur kanaati uyandı.
***
“Eee, Elbistanlı, Ferid Bey’in mahdumunun eserini fakir de okumuş, değil mi? Peki, Lâ tekrabu’s-salâte (namaza yaklaşmayın)’nin sonunu niye getirmiyorsun?”
Mükrimin Halil, utanmış gibi, başını önüne eğerek “O şerefi zat-i âlînize terk ettik Efendi Hazretleri!” dedi.
“Aferin! Hikâyenin devamını imdi benden dinleyiniz: Komşularından zengin bir tacir, ayş ü işret ettiği için Nazîm Efendi’yi ayıplarmış, hatta bir gün o civarda oturan bir şeyh efendiye gidip şikâyette bulunmuş. Şeyh Efendi, tacire Nazîm hakkında bu gibi sözler söylemekten vazgeçmesini, onun bir gün bu itiyaddan vazgeçerek yükseleceğini söylemiş. Tacir o gece rüyasında bir tellâlin elindeki bir kâğıdı, ‘Bin altına!’ diye haykırarak sokak sokak dolaştırdığını görmüş. Kâğıdda Nazîm’in bir naati yazılı imiş. Tacir bunu görünce değerinin beş mislini verip almak istemiş. Fakat o sırada tellâl birden ortadan kaybolmuş. Tellâli arayıp bulan tacir, kâğıda ne bahasına olursa olsun sahip olmak istediğini söyleyince şu cevabı almış: ‘Hazreti Peygamber o naati çok beğendi ve benden bin altına satın aldı!’ Tacir ağlaya ağlaya uyanıp erkenden Nazîm Efendi’nin evine gitmiş, af dilemiş. Nazîm Efendi de gözyaşları dökerek müskirata tevbe etmiş. Darısı bu Avni serhoşunun ve onun gibilerin başına!”
“Efendi Hazretleri, araya söz karışmasına fırsat vermeden Refik Bey’e döndü, “Peki, Refik Beyefendi,” dedi, “bu gece hangi makamı dinleyeceğiz?”
“Ne arzu buyurulursa Efendi Hazretleri?”
“Senin hocanın bize hörmeti vardı. Delili, bir yaz gecesi müşterek bir dostumuzun delâletiyle saz arkadaşlarını toparlayıp Darülkemal’e gelmiş idi; arkadaşları yanlarına bir şişe de rakı almayı teklif ettiklerinde, hakkımızda hüsnüzan göstererek, ‘O zatların evinde işret edilmez,’ deyüb teklifi reddettiğini söyledilerdi.”
Salonda herkesin yüzünde pek belli etmemeye çalışsalar da her an kahkaha olarak taşabilecek tebessümler geziniyordu. Hamdi Bey, kulağıma, “Bu tiyatroyu bir de Darülkemal’de seyretmelisin!” diye fısıldadı.” (s.288)
***
“İsmini, dayımın beğenerek okuduğu Yeni Mecmua ve Dergâh gibi mecmualarda neşredilen -pek çoğu hâlâ ezberimdedir- şiirlerinden bildiğim Yahya Kemal hakkındaki haber ve dedikoduları hiç kaçırmamaya çalışmışımdır. Fakat geçenlerde Esafil- i Şark’ın anlattıklarını hiç duymadığımı itiraf ederim. Efendi Hazretleri ve Refik Şemseddin Bey uğurlandıktan sonra Nazmi Çelebi’nin salonu eski kıvamını bulmuş, bol kahkahalı sohbete kaldığı yerden devam edilmişti. Bu sefer sohbetin mevzuu Yahya Kemal’in maceralarıydı.
Üstad’ın ortaelçi olarak Türkiye’yi temsil ettiği Madrid’den Kral XVIII. Alfonso’yla birlikte kaçtığı rivayeti doğru değilmiş. Sık sık başta Paris olmak üzere çeşitli Avrupa şehirlerine gittiği, Madrid elçiliğine ek olarak verilen Lizbon elçiliğini kabul etmediği gibi zaman zaman sert yazılarla eski dostu ve hemşehrisi olan Hariciye Vekili Tevfik Rüşdü Bey’in otoritesini sarstığı için Ankara’ya çağrılmış. Bir rivayete göre, geri çağrılmasının sebebi, adamakıllı sarhoş olduğu bir gün rezalet çıkarmasıymış. Biri de harf inkılabı aleyhindeki bir lafının bire bin katılarak Çankaya’daki sofraya taşındığını, bunun Gazi’yi çok kızdırdığını söyledi. Başka biri, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi kısık bir sesle dedi ki:
“Benim işittiğim, Yahya Kemal bir Paris seyahati sırasında, sabık halife Abdülmecid Efendi’ye telefon ederek hatırını sormuş ve bayramını tebrik etmiş. Üstad, bunu halifenin etrafındakilerden birinin Ankara’ya jurnal ettiği vehmine kapıldığı için çok korkmuş!”
Rivayet muhtelifti, ama Yahya Kemal’in Madrid’den izinsiz ayrıldığı için müstafi (istifa) sayıldığı, aylarca Paris’te şaşkın ve çaresiz bir şekilde dolaştıktan sonra Bükreş’e geçtiği ve Bükreş sefirimiz Hamdullah Suphi Bey’in Ankara’daki havayı kokladıktan sonra onu alıp Türkiye’ye getirdiği bir gerçekti. Yahya Kemal, Çankaya sofrasında bir hayli hırpalandıktan sonra affedilmiş, geçen martta yapılan ara seçimde Yozgat mebusu seçilerek Meclis’e girivermişti.” (s.301)
***
“Asım Bey, sadece şiirlerini ezbere okumasıyla değil, sevimliliğiyle de Yahya Kemal’in dikkatini çekmiş olmalıdır. Eyüpsultan’daki evceğizinde ihtiyar annesiyle yaşayan, benim gibi hâlâ bekâr, göründüğünden daha kültürlü, tasavvufa ve Osmanlı irfanına aşina, dindar, eski mezar taşlarına meraklı, herkes tarafından sevilen nev’i şahsına münhasır bir adamdı. “Aman,” dedim, “beni üstadla tanıştır!”
“Olur!” dedi.” (s.302)
***
“Hava ertesi gün de yazdan kalmaydı. Yahya Kemal defterimi çantama koyup çıktım ve Asım Bey’le anlaştığımız gibi, vapurla Emirgan’a gittim. Kahveye yöneldiğimde, tam çınarın dibindeki masada hararetli bir sohbete dalmış görünen beş altı kişilik grupta, önce Mustafa Şekip Bey’in Japon estamplarından fırlamışa benzeyen çehresini fark ettim. Beni Asım Bey’den önce o görmüştü; hafifçe doğrularak, “Gel!” mânâsında el salladı. Yahya Kemal’in hemen yanında oturuyordu. Darülfünun’un tasfiye edilmeyen, üstelik ordinaryüs profesör olarak vazifelendirilen hocalarından biriydi; Albert Malche’in Cenevre Üniversitesi’nden talebesi olan bir müderrisin kadro dışı bırakılması düşünülebilir miydi? Reformdan bu yana kendisiyle görüşememiştik. Bir “geçmiş olsun”u esirgediği için mahcubiyet duyuyor olabilirdi. Ancak hiçbir şey olmamış gibi hürmetkâr davrandığımı görünce rahatladı ve beni Yahya Kemal Bey’e methüsenalarla takdim etti. Doğrusu pek samimi görünüyordu:
“Galip reformdan önce Darülfünun’da Ahmed Refik Bey’in asistanıydı, üstad! Sizin geçenlerde Lebon’da anlattığınız Hâlet Efendi hakkında da harika bir mezuniyet tezi hazırlamıştı. Aziz dostumuz Nezih Cevdet’in de yeğenidir.”
Yahya Kemal tecessüsle gözlerimin taa içine bakıyordu. Belli ki hem Hâlet Efendi hakkında hazırladığım tez, hem de Nezih Cevdet’in yeğeni oluşum alâkasını celbetmişti:
“Yaa, öyle mi?” dedi, “Çok memnun oldum beyefendi! Hâlet Efendi hakkında müsait bir zamanda sizinle konuşmak isterim. Dayınız Nezih Bey çok aziz bir dostumdu! Şimdi nerelerde? Otursanıza…”
Gösterdikleri sandalyeye otururken, “Beyrut’ta efendim,” dedim, “seyrek de olsa mektuplarını alıyoruz.”
“Ne işle meşgul orada?”
“Bir orkestrada piyano çalıyor! Geçen sene onuncu yıl münasebetiyle Yüzellilikler’in affı konuşulmuştu. Onlar gelirse dayım da gelir diye ümid etmiştik. Ama olmadı!”
“Acele davranıp kendi kendini menfaya mahkûm etti. Çok yazık! Her neyse, mektup yazarsanız selâmımı unutmayınız. Şehzadebaşı’nda bir konağınız vardı, duruyor mu o konak?”
“Hayır efendim, maalesef yandı!”
“Ne yazık, bütün güzellikler yakılıyor, yıkılıyor. Enfes bir konaktı. Dedeniz Tanburi Cemil Bey’i ne zaman davet etse Nezih bana da haber verirdi. Bir defasında, çok iyi hatırlıyorum, piyanosuyla Cemil Bey’e refakat etmişti.”
Sigarasından bir nefes çektikten sonra Mustafa Şekip Bey’e dönerek ilave etti:
“Nezih mükemmel piyano çalardı!”
“Biliyorum üstad, Türkiye’de olsaydı, şu inkılâp günlerinde herhalde el üstünde tutulurdu!”
Dayımın sadece piyanistliğinin zikredilip neyzenliğinin mühimsenmemesi hoşuma gitmiyordu; bu yüzden birisi ne zaman onun güzel piyano çaldığını söylese hemen aynı zamanda Emin Efendi’den meşk etmiş bir neyzen olduğunu söylüyordum, ama bu sefer ses çıkarmadım. Zaten üstlendiği rolü Mustafa Şekip Bey’e kaptırmaktan rahatsız olduğu belli belirsiz hissedilen Asım Bey, araya girmişti:
“Üstadım, Galip de bütün şiirlerinizi ezbere bilir! ‘Ses’i…” Tam o sırada garson masadaki boşalmış bardak ve fincanları toplamaya başladığı için Asım Bey sözünü tamamlayamadı.” (s.303)
***
“Gözlerinde memnuniyet ışıltıları beliren Yahya Kemal elli yaşlarında gösteriyordu; şişmanlığa meyyal bir vücudu ve fotoğraflarındakinden daha güzel bir yüzü vardı. Onunla tanışıp aynı masayı paylaşmak içimdeki kara bulutları birden dağıtmıştı. İnsanı kuş gibi hafifleten, hiç bitmesini istemediğiniz güzel rüyalar vardır ya, onlardan birinin içinde gibiydim. Şairliğine duyduğum hayranlık, o güne kadar dalkavukça tek mısraına bile rastlamadığım için zamanla daha da artmıştı. Hafta’da neşredilen mülakatını okuyuncaya kadar, itinasız bir şekilde basılan 24 Şiir ve Leyla isimli şiir mecmuasını bir gün karşılaşırsak imzalatırım diye yakın zamanlara kadar çantamda taşıyıp duruyordum. Meğerse açıkgözün biri, üstadın muhtelif mecmualarda çıkan şiirlerini toplayıp bastırıvermiş. Hafta’daki mülâkatta, “Şiirlerimi kitap yapmak emeli, içimde sakladığım en aziz iştiyaklardan biriydi, onu da elimden aldılar,” diyordu.
Masaya dolu çay bardakları konulurken, Mustafa Şekip Bey, “Üstad, Itrî’nin Nevâkâr’ından bahsediyordunuz!” dedi.
Belli ki ben gelmeden güzel bir bahis açılmış:
“Evet,” dedi Yahya Kemal, “bu muazzam eseri ilk defa Mütareke senelerinde bazı musikişinas dostlarımdan dinlemiş, mest olmuştum. Daha sonra Darülelhan kaydı bir Nevâkâr edindimse de maalesef seyahatlerim sırasında zayi oldu. Fakat emin olun dostlarım, o geniş ve şuh terennüm kulaklarımdan senelerce silinmemiştir. Geçen senenin sonlarında İstanbul’a avdet edince içime bir ateş düştü, Nevâkâr ateşi… Sanki bir şiirin, büyük bir şiirin sesini duyuyordum. Bir gün bizim Hamdi’yle kalktık -şu bizim Ahmed Hamdi canım, Sanayi-i Nefise’ye estetik muallimi oldu, Darülfünun’dan talebemdir- Konservatuvar’a gittik ve müdür Ziya Bey’den bize Nevâkâr’ı dinletmesini rica ettik. Nazik bir adam, sağ olsun, kırmadı bizi. İki defa üst üste dinledik, rahatsız etmeyeceğimizi bilsek bir kere daha dinleyecektik. Hamdi Nevâkâr’ı daha önce dinlememişmiş, mest oldu. Köftehor fazlaca alafrangacıdır, ama şimdi Itrî dilinden düşmüyor.
Her neyse, daha sonra Münir’den de defalarca dinledim. Itrî merhum, bana öyle geliyor ki, bizim yedi yüz yıllık hikâyemizi bunun gibi ihtiyar çınarlardan dinleyip Nevâkâr’da musiki lisanıyla anlatmış. Onun ateşten nağmeleri başladığı zaman sanki elli milyon ruh, fecre doğru yürüyor.”
Galiba yeni bir şiir üzerindeydi, Nevâkâr’dan mülhem bir şiir… Sustu, denize bakarak bir müddet düşündükten sonra, “Ah,” diye devam etti, Tekbir’i, Naat-ı Mevlânâ’yı, Segâh Âyin’i, Nevâkâr’ı besteleyen böyle büyük bir sanatkâr hakkında bildiklerimiz yok denecek kadar az. Rauf Yekta Bey yazmıştı; bize ulaşa ulaşa yirmi kadar eseri ulaşmış. Belki binden fazla eseri maalesef kayıp…”
Mustafa Şekip Bey sözünü kesti:
“Belki bir gün bu kayıp eserler bir yerden çıkar üstad…” “Belki… Ümid edelim, bir müdekkik çıksın, Itrî merhumun hayatını da bütün safahatıyla tedkik edip yazsın. Garpta büyük sanatkârlar için yazılmış öyle biyografiler okudum ki, kıskanmamak elde değil.”
Çaylar tazelenirken Yahya Kemal, Itrî’nin yaşadığı devri anlatmaya başlamıştı. Tedailerin peşinden giden, daldan dala atlıyormuş gibi görünse de kendi içinde hususi bir nizamı bulunan bir sohbetti bu. O konuştukça bulunduğumuz mekânın manzarası sanki durmadan değişiyordu. Meydancığın ortasındaki çeşme ve Yesari hattı talik kitabesi, onun dilinde ayrı bir mânâ kazanmıştı. Mükrimin Halil Bey gibi. Fakat daha poetik bir üslupla, tarihin içinden şimdi çıkıp gelmiş gibi konuşan bu acayip adam, sanki Selimlerin, Kanunilerin, Sokulluların, Sinanların, Itrilerin can ciğer dostuydu. İşte Dördüncü Murad ve Emirgan’a ismini veren musahibi Emir Gûne Bey sanki buralarda bir yerde bizi dinliyorlardı; âdeta nefeslerini hissediyordum. İşte Hamid-i Evvel, uzun kaftanını sürükleyerek yaptırdığı camiden çıkmış, bize doğru geliyordu. Tarihçilerin nedense pek ihmal ettiği bu padişahın Emirgan’daki araziyi parselleyerek halka dağıttığını ve burada nezih bir köy kurulsun diye kadınlarından Hümaşah ile ondan olma şehzadesi Mehmed’in ruhları için bu camii, çeşmeyi vb. yaptırdığını anlattı. Memlekette dil, tarih ve musiki etrafından estirilen hava başkaydı, Yahya Kemal’in havası tamamen başka… Cumhuriyet Halk Fırkası’na mensup bir mebus olduğu halde ayrı bir telden çalıyordu. Gövdesiyle buradaydı, fakat ruhuyla Osmanlı geçmişimizin labirentlerinde cevelan ediyordu. Masanın davetsiz misafirlerinden biri, “Üstadım, Şehir Mektupçusu Osman Nuri Bey’in yeni neşredilen İstanbul Şehri Rehberi’ni tedkik buyurdunuz mu? Emirgan, Uluköy diye kaydedilmiş!” diye sözünü kesince zamanımıza dönüp yüzünü ekşitti:
“Evet Uluköy…”
Sigarasından derin bir nefes çektikten sonra devam etti:
“Bu geçen sene Belediye’deki bir akl-ı evvelden sadır olmuş. Zannetmiyorum ki halk itibar etsin. İstanbul Şehir Rehberi’ni, evet, tedkik ettim. Bu işi yapabilecek en salahiyetli şahıs hiç şüphesiz Osman Nuri Bey’dir. Fakat üstad ne hikmetse mahalle sayısını azaltmış, bu sebeple birçok eski mahalle ismiyle birlikte yok olmuş. Daha tuhafı, bazı camiler, çeşmeler, isimlerini verdikleri mahallelerin hudutları dışında bırakılmış ve bazı sokaklara yeni isimler verilmiş. Bu yanlışlıklar yapılmasaydı, yani eski mahalle hudutları ve isimleri olduğu gibi muhafaza edilseydi daha iyi olurdu. Divanyolu’nu da bölüp bir kısmını Yeniçeriler Caddesi diye isimlendirmesini hiç tasvip etmedim! Mahalle ve sokak isimleriyle oynamak doğru değildir. Bir şehrin tarihi, kültürü ve hayat tarzıyla sokak, mahalle ve semt isimleri birbirine sımsıkı bağlıdır. Kanaatimce, tarihî bir eseri yıkmakla bir kitabeyi kazımak yahut eski bir ismi değiştirmek arasında mahiyet itibariyle bir fark yoktur.”
Kitabeleri kazıyıp isimleri değiştirerek geçmişten kurtulmak mümkün müydü? İşte Emirgan çeşmesi bütün çizgileriyle dil olmuş konuşuyordu! Elbette kitabesi kazınabilir, hatta daha ileri gidilip temelden yıkılabilirdi de! Peki ama, yedi yüz yıllık tarihin sırlarını söyleyen şu çınar nasıl susturulacaktı? Dibinden kesilse bile bir gün kökleri filiz verip aynı sırları söylemeye devam etmeyecek miydi?
Bu zarif çeşmenin Yesari Mehmed Efendi elinden çıkma talik kitabesinin kazınabileceği düşüncesi bile içimde büyük bir öfkenin kabarmasına yetmişti. Vücudunun yarısı mefluç (felçli), yarısı da arızalı bir biçimde dünyaya gelen bu hattat, zar zor kullanabildiği sol eliyle talik meşk etmeyi ve icazet alarak devrinin en büyük hattatlarından biri olmayı başarmıştı. Şeyhülislam Veliyyüddin Efendi’nin onun hakkında, “Cenab-ı Hak bu zatı bizim enf-i istikbarımızı (kibrimizi) kırmak için göndermiştir,” dediği söyleniyordu. Onun hattıyla yazılmış kitabedeki tarih manzumesine göre, 1197 -miladi 1783’e tekabül ediyor- yılında yapılan bu çeşmeye, inşası ondan bir yıl önce tamamlanan Birinci Abdülhamid Camii’nin yüzük taşı denebilir. 1782 Cibali yangını sırasında bu caminin inşası ya tamamlanmıştı yahut tamamlanmak üzereydi.
Unutmadan kaydedeyim: Ateş Denizinde Üç Gün’ün bir bölümünü de, Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde tesadüfen bulduğumdan daha önce söz ettiğim harik (yangın) risalesindeki bilgilere dayanarak yazmıştım; “Cehennem Tecrübesi” ismini verdiğim bu ateşli bölümde, Birinci Abdülhamid’in yangın yerine giderken içinin de kadınlarından Ruhşah Hatun’a duyduğu büyük aşk yüzünden bir yangın yeri olduğunu anlatmaya çalışmıştım, ne kadar muvaffak oldum bilmiyorum.
Her neyse… Yahya Kemal yeni bir sigara yakmak için sustuğunda etrafımızın epeyi kalabalıklaştığını fark ettim. Onu görenler birer sandalye çekip yanaşmışlardı masamıza. Sigarasını dudağına götürdüğünde aynı anda dört beş çakmak çakıldı. Tam o sırada Şedaraban Saz Semaisi’nin yakıcı nağmeleri, dalga sesleri ve yaprak hışırtılarıyla kucaklaştı. Yahya Kemal’i öteden beri tanıdığı anlaşılan kahveci, gramofona onun seveceğini tahmin ettiği bir plak koyuvermişti. Keyiflendiğini her haliyle belli eden üstad, iki elini birden havaya kaldırarak nükteli beyitlerinden birini söyledi. Ağzını açar açmaz birbiri ardınca patlayarak Şedaraban Saz Semaisi’nin âhengine karışan kahkahalar yüzünden ikinci mısraını anlayamadığım beytin ilk mısraı şöyleydi: “Kahveci, irfanına bin aferin!”
Mustafa Şekip, “Vallahi ömürsün üstad!” dedi, “Şu beyti tekrar söyle, not edelim de etrafa yayalım!”
Yahya Kemal hiç nazlanmadı; not defterleri ceplerden telaşla çıkarılırken beyti tekrarladı:
Kahveci, irfanına bin aferin,
Şüphe yok, ukbada cennettir yerin! (s.305-309)

Yahya Kemal ve ismi şerifi geçen üstadlarımıza rahmet mağfiret Sadettin Ökten ve Beşir Ayvazoğlu Hoca’larımıza hayırlı uzun ömür ve pek çok güzide eserler vermeye devam etmeleri niyazıyla….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir