Evden uzakta deniz kıyısındayım. Kış hâli ya, bizim ulu çınar yapraklarını dökmüş, devasa gövdesinin üstünde kalından inceye doğru yayılarak yükselen eğri-büğrü dallarıyla koca bir iskeleti andırıyor. Ona bu hâlini hiç yakıştıramadım. En yukarıdaki son ince dalların üstünde bir karga sürüsü uzaktan gelen sesleriyle bir şenlik sevinci içinde konup kalkıyor koca çınarı böyle üryan yakalamanın hazzını devşiriyordu. Sanki yaz-bahar örtündüğü iri yapraklarıyla kendine yanaştırmadığı kargalar o ince dalların üstünde şımarık seslerle inip kalkarken bed sesleriyle bunun intikamını alıyorlardı. Tatile çıkmış komşunun boş bahçesinde azarlanmadan top oynayan çocuklar gibi…
Evet, o heybetli varlık şimdi bulunduğu yerde en uçta büsbütün incelmiş görünen kollarını semaya uzatmış koca ve hazin bir iskeleti andırıyordu. Onu bir devasa aynada canlandırdım, kendi üryan vücudunu seyrederken tahayyül ettim. Utanır mıydı, kendini seyredenleri azarlar mıydı? Fakat şüphesiz o, yabancı bir yazarın, bir insan evlâdının, mahremiyetini bilmediğimiz hissiyat ile bize bıraktığı şu cümledeki dileği idrak edemeyeceği bir evrende yaşıyor: “Allahım ruh ve vücudumu iğrenmeden seyredebilecek kuvvet ve cesareti ver bana.” Bir büyüğümüz de vaktiyle belki iç yaralarına dokunarak şöyle yazmıştı: “Sizin görmediğiniz yerlerde nice günahlarım olmuştur.” Ve şimdi o çıplak ve heybetli varlık, koca çınar, insana bu sözleri söyleten utançlardan, nedametlerden habersiz, ne iyi ki üryan haliyle fıtratına teslim olmuş sadece baharı bekliyor. Çok sürmez, bu günleri unutur, beş parmaklı yapraklarıyla donanmaya başlar, yeşil esvaplarını giyer, örtünür, göğsünü deniz rüzgârlarına verir, bu defa hayâl ettiğimiz boy aynasına bakarak kim bilir nasıl da kurumlanır!
Daha sonra tesadüfen rastladığım ‘kendimizi bulmaya’ dair bir metnin içindeki satırlardaki hikmetle uyandım: “Bir çokları tabiatı severler, ancak sevgilerini tamamlamaktan korkarlar… Eğer gidebilselerdi, bütün tabiat varlıklarının arkasında gülümseyen sonsuzluğun yüzünü görürlerdi… Bu yüz, dağların, denizlerin ve ağaçlarla çiçeklerin bize sundukları sevgilinin güzel yüzüdür. Tabiatta çirkin olan hiçbir şey yoktur… Gülümseyen bir çiçekle, yalvaran bir dal gibi…” Unuttuğum şeyi hatırladım, çınara bakışım değişti. Artık onu hiç de düşkün bulmuyorum, azametli heybetiyle, güçlü kollarıyla iri yaprakları altıda sakladığı üryan vücuduyla onun insanlara bağışlayacağı güzel zamanları sabırla beklediğini hayâl eder oldum.
Deniz, yaz yorgunluğunu atmış, berrak bir mavilik içinde kıpırdanıyor; uzaklarda beyaz hareketli lekeleri andıran yeni nesil genç martılara sanki göğsünü açmış emziriyor. Ana veya baba olduğunu zannettiğim gün görmüş iri martılar etrafta dolaşıyor; haşin bakışları, oynak gözleri mesafeleri tarıyor. Denizin berrak maviliğini, martıların lekesiz beyazlığını sahil boyunca uzanan parkın taze biçilmiş ıslak yemyeşil çimleri tamamlıyor.
Neredeyse kilometrelerce uzayıp giden parkın derinliklerinde oturan birisini görüyorum, ona doğru ilerliyorum. Bu sahilde çok rastlanılan yaşlı adamlardan biri. Yaşı ne olursa olsun böyle kimselere ‘amca’, yaşlı kadınlara ‘teyze’ derim! ‘Amca’, uzun ve kalın bir park masasına karşılıklı bitiştirilmiş banklardan birinde oturuyor. Selâm verdim, karşısına oturdum. Günün sevinçli ânıydı bu, böyle yalnız oturan amcalarla oturup konuşmayı pek severim. Bilseniz onlar daha sonra birçoğu zihnimden uçup giden neler anlatırlar?
Masanın ortasında duran üç naylon torba dolusu, bayat olduğu anlaşılan ekmeği sordum. ‘Güvercinler için’ dedi. ‘Çeşmede ıslatıp onlara vereceğim.’ Bir seyyar hurda toplayıcısı bunları çöplerden toplayıp ona getiriyormuş, o da bunları ıslatıp sahil boyundaki güvercinleri yemliyormuş. Bu emekli öğretmenle hurdacının işbirliği, gördüğüm, yaşadığım her iyilik eylemi gibi, içimi ısıttı. Yerleri asla doldurulamayacak insanların kendimizi dünya gurbetinde hissettiren ölümleri karşısında “iyi insanlar güzel atlara binip gittiler” sözündeki karamsarlığı unutur gibi oldum. Bu, bir hakikatin dokunaklı ifadesi olsa da aslına bakarsanız iyi insanların bir yerde açık bir kitap gibi durduğunu biliyoruz. İyilikler bir yere muhakkak bulaşmıştır. Atlar gitmiş, güzel insanların hatırası ve mirası kalmıştır muhakkak. Eminim şimdi bile bizim bilmediğimiz nice iyi ve güzel insan dünyanın her yerinde iyi ve güzel işler yapıyorlardır.
Yaşlı amca ile seyyar hurdacıyı bir araya getiren eylem onların kalbinde nerede ve ne zaman yer etmiş? Yaşama serüveninde gördükleri iyiliklerin yüreklerinde bıraktığı tohumların filizlenmiş olması her hâlde böyle oluyor ve insanda iyilik yapma hamlesi böylece bir mecburiyetmiş gibi hissediliyor. Gençlik yıllarında doksan yaşlarına yaklaşmış dedemin “demirin tucu (tuncu) çıktı, insanın pici (piçi) çıktı” deyişini hatırlarım. Öyledir, âdemin çocuklarındaki cahil , gaddar ve kan dökücü damar her dem, her devirde depreşir, insanın piçleri yer yüzünü kana bular.Ama yine de iyilik ırmağının suları tükenmez, damar damar dağılıp insanın gönüllerini uyandırır, bazen böyle küçücük eylemlerle zuhur eder..
Zaman zaman bunları düşünmekten vazgeçmedim. Elbette sıradan iyilikler değerlidir, onlar kalbimizi temizler. Fakat içinden geçtiğimiz bu günlerde bu, bana yetmiyor; dünya derebeylerinin yapıp ettiklerini, insanlığa yaşattıkları acıları görünce sıradan iyiliklerimizin yanında, henüz iyi atlarına binip gitmeyen insanların dünyayı ayağa kaldıracak büyük ve evrensel bir iyilik kalkışmasına, isyanına muhtaç olduğumuzu derinden kavrıyorum. Gerçekten dalga dalga yükselen kuvvetli bir itiraz, red, direniş ve isyan insanlığın önünde zorlu ve zorunlu bir çare gibi görünüyor. Bir vakitler sahilde karşılaştığım bir gencin tişörtünde ‘US Army’ yazısını görünce içimde utançla birlikte böyle bir isyan dalgası yükselmişti. Acaba tişörtlerin önündeki ve arkasındaki yazılardan mı başlanmalı?
Amca ile bunları hiç konuşamadık. Sadece on yıllarca önce, yüzlerce öğrencinin boğulup öldüğü körfezdeki vapur kazasından bahis açıldı. Mart ayının ilk günü aniden kopan bir fırtınada vapur alabora olmuştu. Bir süre sessizce körfeze baktık. Ona, denizlerde böyle sulara gömülmüş insanlara dair bir şiir çevirisinden aklımda kalmış birkaç parça okumayı düşünüyordum ki kalktı ‘şu ekmekleri bir ıslatayım’ dedi, çeşmeye doğru yürüdü. Zihnim tekrar kıyısında oturduğum Körfezde yaşanmış faciaya döndü. Birkaç gün önce bir gazetede okuduğum haber bundan bahsediyordu. Dokuz yaşında iken babasını ve ablasını faciada kaybeden şimdi oldukça yaşlanmış bir hanımefendi, kazadan bir tahta parçasına tutunarak kurtulan annesinin anlattıklarını naklediyordu: “Denizde annemin önüne küçük bir tahta kapı parçası gelmiş, ona tutunmuş. Sonra babamla ablamı bir can simidi üstünde bulmuş… su o kadar soğukmuş ki ablamın dayanamadığını, o yeşil güzel gözlerinin cam gibi donduğunu anlamış. Bir dalga gelmiş, babamla ayırmış onları.”
On yıllardan sonra bile ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu yaslı hanımefendi sözünü ettiğim şiirdeki kelimelerle ‘derin sular diz çökmüş anaların korkusu’nu içinde hâlâ capcanlı tutuyor, ‘kalbinin küllerini eşelemeye’ devam ediyor. Bu acıklı hikâyenin en dokunaklı ve en düşündürücü ânı, annenin hastanede vapurda olmayan ilkokul öğrencisi küçük kızına sarılarak ‘kızım senin için yaşamak istedim’ demesi. Gerçekten sadece böyle olağanüstü anlarda değil, bir zaman gelir, yoldan çıkmış olanlar hariç anneler ve babalar sürekli bir duygu hâlinde artık sadece çocukları için yaşadıklarını derinden derine anlamaya başlarlar. İçten içe onlarla sevinirler, onlarla üzülürler. Bu, bencilliklerle daraltılıp paketlenmemiş ise, bize yaradılışın iyi huylu bir armağanıdır.
Ertesi gün aynı yerden bir daha geçtim. Islanmış ekmekler bir ağacın dibinde bırakılmış duruyorlardı. Dünden beri zaten ortalıkta hiç güvercin görünmüyordu. Bu günlere sadece ‘martı ve karga’ günleri diyorum. Bazen de martılar veya kargalar görünmez oluyor. Her bir türün de galiba aile hayatı var, zaman zaman kaybolup bir yerlerde halvet oluyorlardır diye düşünüp, gülümsüyorum. Geçenlerde kargaların en uçtaki ipince henüz kuru meşe ağacı dalını gagası ile koparıp bir yerlere götürdüğünü görünce ‘anladım, o da bütün canlılar gibi yuvasının peşinde’ dedim.
Körfeze baka baka yol alırken, birkaç satırını yıllar yıllar önce ezberlediğim bu ‘Okyanusta Gece’ şiirinin çevirisinin yer aldığı edebiyat kitabını da düşünür olmuştum. Poe’nin hikâyemsi şeylerde sözünü ettiğim ünlü ‘Kuzgun’ şiirinin çevirisi de bu kitapta bulunuyordu. Her iki çeviride kullanılan Türkçenin tadı damağımda kalmıştı. Onlarla yeniden buluşmak istiyordum. Geçenlerde kütüphane yetkilisi bir hanım kardeşimiz bu altmış küsur yıllık kitabı bana buldu, beni çok sevindirdi, bir ömrü sanki geri getirir gibi, ellerime teslim etti. Ön kapağının üzerine “NUMUNEDİR-Para İle Satılmaz” yazan bir damga vurulmuştu. Ama ne yazık ki o, parayla satın alınmıştı. Kim bilir bunca yıl üstündeki damgaya rağmen kimliği hiçe sayılarak hangi raflarda, hangi kutularda, hangi bağlanmış paketlerde, soğukta-ıssıda elden ele bir ömür geçirmişti. Kitaba bir kurtuluş hikâyesi uyduruyor olabilirim. Aslında pek yıpranmamış olmasına bakılırsa âsûde yaşamış bir emeklinin terekesinden çıkmıştı belki de. ‘Âh’ diyorum, ‘kitapların da bir kaderi varmış!’
Kıyısında dolaştığım Körfez saatlerinde artık pek az insanın hatırladığı vapur faciası ile zihnim doluyken hep aradığım, hatırlayıp andığım, Victor Hugo’nun Afif Obay çevirisi ‘Okyanusta Gece’ şiirini işte burada, bu kitabın, eski dostumun sayfaları arasında, önümde uzanan denizin hatırlattığı elemli geçmişe eşlik ederken, yeniden buldum:

OKYANUSTA GECE

Ah, nice gemiciler, nice kaptanlar uzak
Seferlere çıktılar gülerek oynayarak
Hepsi kaybolup gitti şu kasvetli ufukta.
Kötü alınyazısı! Helâk oldu nicesi:
O dipsiz denizlerin karanlık bir gecesi
Kör Okyanus’a daldı görünmedi bir daha.

Nice gemi sahibi, gemisi, tayfaları
Kasırga onları bir kitabın sayfaları
Gibi koparıp saçtı dalgalar üzerine.
Kim bilir ne oldular dalıp o uçuruma?
Her dalganın ağzında o yağmadan bir lokma:
Kayık birine düştü, tayfalar da birine.

Kimse bilmez ne oldu o talihsiz başlara;
O cansız alınlar ki çarpar meçhul taşlara,
Engin karanlıklara yuvarlanıp giderken.
Ah, tek dileği kalmış ne kadar ana baba,
Kumsaldan gözlerini dikip her gün ummana,
Öldüler, gidenlerin döndüğünü görmeden.

Bazan anarlar sizi akşam sohbetlerinde
Neşeli gençler, paslı çıpalar üzerinde.
Birkaç zaman söylenir hayal olan adınız,
Bin türlü menkıbede, türküde, gülüşürken
Güzel yavuklunuzla gizlice öpüşürken…
Sizse yeşil yosunlar içinde yatarsınız.

Sorarlar: Nerdeler? Bir adada hükümdar mı?
Daha güzel yurt bulup bizi bıraktılar mı?
Sonra hâtıranız da bir gün gömülür gider,
Vücut sularda erir, isim çıkar akıldan,
Her gölgenin üstüne gölgeler serpen zaman
Siyah Okyanus’lara siyah nisyanı örter.

Çok geçmeden gözlerden şekliniz de silinir:
Kayığı birindedir, sapanı birindedir.
Sade, fırtınaların hükmettiği geceler,
Ak saçlı dullarınız, usanmış beklemekten,
Ocağın ve kalbinin küllerini eşerken,
Hâlâ sizi düşünür, hâlâ sizden bahseder.

Gün gelip o gözler de örtülünce ölümle,
Anmaz adlarınızı bir taş parçası bile.
Yankılarla inliyen o küçük mezarlıkta
Ne güzün yaprağını döken yeşil bir söğüt,
Ne bir köprü başında bir dilencinin basit
Ve yeknesak şarkısı… Sizden ne ses, ne seda!

Hani karanlıklarda batıp giden tayfalar?
Ne hazin hikâyeler var sizde, ey dalgalar!
Derin sular, diz çökmüş anaların korkusu!
Söyler durursunuz met vakti birbirinize.
Bu ümitsiz feryadı odur kopartan size,
Her akşam inliyerek gelirken bize doğru.

Hafızamda Hugo’nun kızının deniz kazasında boğulduğu yer etmiş. Meğer kızı ve damadı kayıklarının devrilmesi sonucu nehirde boğulmuş. Bilmem neden, şiirin bu olaydan önce mi, sonra mı yazıldığını araştırmak içimden gelmedi.
Bizim büyük çınar şimdilerde artık yeşillerini giyinip kuşanmayı arzuluyor. Yaprakçıkları baş vermeye başladı. Körfezde ufuklara bakarken yaşanmış bütün acılardan habersiz gibi kargaların üstünde tepinmelerinden uzak, bahar ve yaz günlerini, deniz analardan korkan, küçük kovalarına deniz suyu doldurup, küçük kürekleriyle önündeki kumsalda açtığı çukurlara boşaltma telaşıyla koşuşturan çocukları bekliyor. Belli ki ulu çınar, üryan geçirdiği kış günlerini, uzun soğuk geceleri unutmak istercesine “her gölgenin üstüne gölgeler serpen zaman”a rağmen, onların üstüne yapraklarından süzülen aydınlık serpmek için acelesi varmış gibi hayata koşuyor.

““Okyanusta Gece” Şiirinin Tedaileri, Muzaffer Civelek” için bir yorum

  • Rahmetli Nureddin Topçu Hocam, hiç unutmuyorum, Muzaffer Civelek ağabeye “Nadir ve nadide yazıyorsun” demişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir