Mahmut Kemal İnal, “Son Asır Türk Şairleri” adlı kitabında “aliyûlâlâ derecede şehadetnâme aldı” ifadesini Mithat Cemal Kuntay’ için kullanır. Ve şöyle devam eder:
“Vaktile «Darülkemal» namı verilen darülfakire içtimain şediden memnu olduğu en tehlükeli zemanlarda tarassud ve tecessüslere rağmen Cuma ve Pazar günleri ülemadan, üdebadan, şueradan ve musiki erbabından pek kıymetli zatler muntazaman devam eder, ilmî ve edebî mübaheseler cereyan eylerdi. O zemanlar Vefa idadisi talebesinden bir genç olan Midhat Cemal de ailemizin efradından ad olunacak surette evimize pek sık gelir, gider, ictimalarda bulunurdu. Edebiyata hevesini değil, ibtilâsını her hâl ve kâli ile gösterirdi. O henkâmlarda yazup verdiği nazımlar ve nesirlerden bazıları mevcuddır. Benim için yazdığı bir kıtayı, gençlikteki istidadına numune ve iki tarafın hatırai şebabı olarak buraya kaydettim:

O şevketli olan imanü vicdanınla ey Mahmud
Edersin her kese irası haşyet bi müdanisin
Fakat indimde yalnız sahibi vicdan değilsin sen
Olursun hak nüma elhak bana vicdani sanisin

19 teşrinievvel 1319

O vakitler, on sekiz yaşındaki gençler, öyle bir kıt’a söyliyemezlerdi. Belki şimdiki gençler söyliyebilirler.”
Kuntay’ın hüviyet cüzdanındaki adı Ahmet Mithat Cemal’dir. 1887 İstanbul doğumludur. Babası Selim Sırrı Bey Arnavutluk İşkodra eşrafındandır. Daha çocukken annesi Samiye Hanımın okuduğu kitaplardan Namık Kemal’i, Battal Gazi’yi tanımıştır. Aksaray Mekteb-i Osmanî’den sonra, liseyi Galata’da Saint Joseph ve Vefa İdâdîsi’nde tamamlamıştır. Hukuk Fakültesi mezunu, şiir ve edebiyatla meşgul aynı zamanda noterlik yapmıştır. Gazetelerde fıkra ve makaleleri yayınlanmış, çeviriler yapmış, ders kitapları hazırlamıştır. Lükse ve giyime düşkün, çok çalışkan, nükteli ve hazır cevap biri olarak bilinir. Çalışkanlığı ve azminden dolayı Hasan Ali Yücel’in de iltifatına mazhar olur. Eşi Naile Hanımdan bir oğlu olur. 1956’ da vefat eder. Karacaahmet Mezarlığı’nda Naile Hanımın yanına defnedilen Kuntay’ın mezar taşında “Yolcu! Burada bir karı-koca yatıyor. İkisine bir fatiha yeter.” yazılıdır.

Üç İstanbul

Mithat Cemal Kuntay’ın, zengin Türkçesi ile neşredilen Üç İstanbul romanı, yakın tarihimizi anlamak bakımından da mühim bir eser. Üç İstanbul, 700 sayfa kadar. Sayfa sayısı fazla veya birkaç ciltten oluşan romanlarda, kurşun kalemle bir kâğıda romanda adı geçenlerin ismini yazarım. Üç İstanbul’da da öyle oldu. Mithat Cemal’in tek romanı Üç İstanbul İlk 1938’de basılmış, TRT’de dizi film halinde gösterilmiştir (1983)
Çocuk yaşlardaki Adnan, 93 harbinde babası şehit olunca ailesi ile birlikte İstanbul’a göçerler. Darüşşafaka ve hukuk eğitiminden sonra gazetede yazılar yazar. Bir taraftan da harb ve mühacirlerin ahvalini anlatan “Yıkılan Vatan” adlı bir roman yazmak ister. Kitaba şu cümle ile başlar: “Dünyanın her yerinde aczin muhterem olan dört şekli (çocuk, kadın, hasta, ihtiyar) Moskof bayrağı altında yürüyen ölümün ilan ettiği müsavat önünde bir asker gibi demirle öldürüldü”
Maliye Nazırı Süheyla’ya edebiyat, Erkânı Harb Müşiri’nin kızı Belkıs’a tarih dersleri vermek üzere hocalığa başlar. Süheyla’yı Adnan’la evlendirmek isterler. Ancak Adnan’ın soyağacı tahkiki icab eder. Burada meşhur hafız-kutüb Ali Emiri Efendi karşımıza çıkıyor:
“Adnan’ın soyunda bir Paşa varsa, bunu bu Emiri Efendi mutlaka bilecekti. Çünkü bu Emiri Efendi meşhur Şark Âlimi Emiri Efendi idi. O, bütün mezarları bilir; insana, “Senin üçüncü deden Yanya’da filan selvinin altında yatıyor!” derdi. Mazide oturur, mazide yatar kalkar, mazide biraz nefes alırdı; fakat çok eski mazide!..
Hususi bir kılığı vardı. Parmağında bir makalelik mürekkep ve paçasında bir mahallelik çamurla dolaşırdı. Fakat temiz bir ruhu vardı. Abdülhamit devrinde defterdar olduğu halde hırsız değildi; namuslu parasıyla eski kitap topluyordu, memlekete bir kütüphane bırakacaktı. Ve bu yazma kitapları görünmeyen köşelerden çekerken mazinin tozları üstüne döküldükçe eski elbisesi eski bir din kadar güzelleşirdi.
Sordu. Şark Âlimi, kahvenin telvesini içmekten vazgeçti; somurttu, “Hangi Adnan?” dedi; “şu Hidayet hergelesinin konağından çıkmayan Adnan katırı mı?”
Şark Âlimi Emiri Efendi, kızarsa, adama mektep kitaplarının yazamayacağı kelimelerle söverdi: Şimdi Adnan’a o türlü sövüyor, “Hidayet’in konağının önünden geçenler bile namussuzdur; içinden çıkmayanları düşün! diyordu”.
Ancak Adnan Belkıs’ın güzelliğine tutulunca, Süheyla bir mektup yazarak onu konaktan kovar. Mektupta geçen, “Sizin acınacak hâle geldiğiniz gün ben merhamet ederek size evlenme teklif edeceğim” cümlesine kitabın sonunda da rastlarız.
Adnan, dinsizdir. Hukuk fakültesinden Tevfik Hoca ve Yahudi asıllı Moiz yakın arkadaşıdır. İlişki kurduğu pek çok kadın vardır: Flareti, Çıbanlı Zehra, Senih Efendi’nin karısı Macide, Moiz’in karısı Raşel. Macide’den bir oğlu (Benli Ahmet) olur ama Adnan’ın bundan haberi olmaz. İttihat ve Terakki Cemiyetinde olduğu için hapse atılır. Bu sürede annesi veremden vefat eder.
Meşrutiyet ilan edilince avukatlığa başlar ve büyük davalardan sonra çok zengin olur. Belkıs’la evlenir. Fakat mutlu olamazlar. Belkıs akrabası Ahmet Cevat’la onu aldatır. Konakta çalışan uşak Ahmet, Belkıs’a eziyet eden Cevat’ı öldürür.
Mütareke devrinde Adnan yine işsiz kalır. Belkıs’tan boşanır. Tekrar Süheyla ile buluşur ve onunla evlenir. Süheyla’nın maddi ve manevi desteğini alır.
Uşak Ahmet davasını üzerine alan Adnan onu idama mahkûm ettirir. Oğlu olduğunu son anda öğrenir. Ağır bir verem hastası olan Adnan’ın Süheyla’dan da bir oğlu olur. Adı Salim. Adnan ölünce Süheyla kâğıtlar arasında Belkıs’ın resmini bulur. Yazdığı romanı da son anda atmaktan vazgeçer.

Üç İstanbul’da adı geçenleri roman üzerinden iktibas ederek tanıyalım:

Hidayet

“Hidayet 27 yaşında, bâlâ rütbeli ve Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet adamlarındandır. Gündüz saraydan para alır, gece saraya söver. Cağaloğlu’ndaki antika eşyalarla dolu konağında, lakırdı ederken hususi tavırları olan adamları toplardı. Bir adam hem bir Avrupa dili bilir, hem Beyoğlu terzilerinde giyinir, hem de padişaha söverse konağında ona antika bir koltuk verirdi. Adnan’ın Yıkılan Vatan adında siyasi bir roman yazdığını duyunca Hidayet ona salonlarını açmış, gitgide dost olmuşlardı”.
“Bilmezsin, bu Hidayet ne hokkabazdır. Kimse yokken Naîma okur, misafir gelince elinde Plutarkos’la karşılar. Salonlarını döşeyen antika eşyalar gibi konağına aldığı misafirlerde de damga ve üslup arar; Hidayet’in konağını biraz da misafirleri döşer.”
“Cağaloğlu’ndaki konağında da “saray adamı hidayet” yatak odasından çıkıyor; salonunda “Cön Türk Hidayet” e gidiyordu”.
“Hidayet de, Hacı Hulusi Paşa da İttihat ve Terakki’ye yazılmışlardı. Fakat dün Şehreminliği’ni isteyen Hidayet’e, Sivas Valiliği’ni isteyen Hacı Hulûsi Paşa’ya Talat, “Zat-ı saminiz hafiyesiniz beyefendi! Zat-ı âliniz de hırsızsınız Paşa Hazretleri!” demiş, kovmuştu.

Süheyla

Adnan, Hilali Ahmer’de hastabakıcılık yapan Süheyla’dan yine kendisini eleştiren bir mektup alır.
“Sizden bazı şeyler öğrenmek istiyorum Adnan Bey. İnkılabı, yapanlar kadar sevdim; fakat, bu inkılabı bir müddettir, bilmem niçin, tanıyamıyorum. Mektubumun burasını okurken neler düşüneceksiniz, bilirim; fakat hayır: Ben ne 31 Mart’a sevinen bir sarıklının kızıyım; ne de kadro harici bırakılan birinin karısı… Hususi bir talihsizliğim hiç yok; Büyük denecek kadar servetim var; küçük denmeyecek kadar da tahsilim.
Bu kanlar, bu yaralar olmasaydı, siz ve arkadaşlarınız zengin olmayacaktınız, diyorlar; onun için mi? Fakat bu sözler size bir iftiradır değil mi? Bunların iftira olmasına muhtacım; Bu iftiraya kızıyorsunuz değil mi? Benim bu hiddetinize ihtiyacım var. 20 yaşında ölenler, sizin için bir borsa meselesi değildir değil mi? Allah aşkına “değildir!” deyin.”
“Talat Paşa o gün Maître Salem’e “Hanımefendi (Süheylâ), bizim Adnan’ın eski talebesindendir; Adnan’ın memlekete ettiği tek hizmet bu Hanımefendi’dir. Sahici bir Türk kadını görmek istersen bu Hanımefendi ile yarım saat konuş” demişti. Süheylâ bunu ağzından kaçırmış gibi kızardı; sustu; sonra, “Fakat Adnan” dedi; “bu Maître Salem ne güzel Bâbıâli selamı verirdi, değil mi? Yerlerde başlayan, göklerde biten acayip bir temennası vardı.”

Belkıs

“Dans bitince, Belkıs’a teşekkür eden erkeğin yüzü çok mahrem. Adamın gözlerine Adnan sinirleniyor. Bu baloya ne diye geldi sanki? Pişman. Karısı ikinci dansa artık kalkmamalıdır. Fakat bunu Belkıs’a söylerse Adnan tarih hocası olacak; Aksaray’da oturan adam olacak, Belkıs onun karısı diye talihsiz olacak.
Karısına karşı kıskanç olabilmesi için bile Adnan’ın vaktiyle fakir olmaması lazımdı.
Belkıs aynı adamla bir daha dans ediyor. Sonra bir daha, gene bir daha!.. Adnan her dansta küçüldü, azaldı, bitti; karısının beşinci dansından sonra Adnan hiç.”

Tevfik Hoca

“Moiz güldü: “Merak etme! Tevfik Hoca bir seneden beri hiç utanmıyor. İki yıl evvel bir parça namusluydu. Geçen yıl bazan, vesile düştükçe, utanıyordu. Bu sene artık utanma mutanma kalmadı. Ne kadar namusu varsa paraya kalbetti! Yükte hafif, pahada ağır ne rezalet ararsan Tevfik’te bulursun!” Adnan’ın canı sıkıldı: Bu Moiz, Tevfik Hoca’yı kıskanıyordu. O da avukatlık etmiş, becerememişti; sonra Tevfik’le ortak olmak istemiş, olamamıştı. Moiz hâlâ anlatıyordu: “Sen bana Yahudi dersin; bu Tevfik Hoca’da bir düzine Yahudi var.”

Moiz

“Adnan, Moiz’le dost olduğu için, Yahudiler aleyhinde romanına bir şey yazmıyordu.”
“Moiz, “Dünyada iki büyük kuvvet vardır: İngilizler, Masonlar!” dedi.
Müstantik Behçet, Moiz’e dik dik baktı, “Unuttunuz efendim” dedi: “Üçüncü bir kuvvet daha var, hem de en korkuncu..” Bu üçüncü kuvvetin Yahudiler olduğunu anlatmak istiyordu. Moiz anlamamazlıktan geldi; Hidayet’e döndü, “Malum-ı devletinizdir ki” dedi, “tarihte en büyük adamlar Masondur: Mesela Büyük Frederik; iki Napolyon’la Papaz Sieyes; Washington… Hepsi Mason!..”

Şair Raif

Şair Raif, romanda Kuntay’ın yakın dostu Mehmet Akif Ersoy’u temsil eder.
“Adnan geçenlerde Şair Raif’in, kendisini 10 Temmuz’dan sonra hiç aramayan kaba adamın küçük ve uzak evine gitmişti. Fakat Adnan’ı bu vefakârlığına Raif pişman etmişti: Moiz’in aleyhinde ağzını açmış, gözünü yummuş, neler söylememişti: “Beş cephede yüz binlerce Türk çocuğu bu adamlar zengin olsun diye mi on dokuz yaşında ölüyorlar”dı? Daha neler, neler…
Raif muharebede aç değil miydi? Tabii her refahın arkasından “hırsız var!” diye haykıracaktı. Zaten ta istibdat devrinde, Moiz memleketin ıstırabına ağlarken, bu Şair Raif, Adnan’ın kulağına eğilir, Moiz’in gözyaşları için: “İnanma! Bu pırlantalar Felemenk taşlarıdır!” demez miydi?”
“Şefika otuz sekiz ateşle yatan Adnan’a, “Maşallah pembe pembesin Küçük Bey’ciğim, hiçbir şeyciğin yok!” diyor, sonra Adnan’ın anasına yaptığı iyiliklere geçiyordu:
“Beş vakit namazda ona Fatiha’lar göndermiş”ti; “üç aylarda ona ‘Yasin’ler okumuştu.” Kendi iyiliklerini bitirdikten sonra “Küçük Bey’ciğim, senin bir dostun daha varmış meğer! Raif Bey yok mu? İşte o adam… Anneciğine hekim mi taşımadı; aylıklarını mı getirmedi? Annen onunla benim elimizde öldü, cenazesinde sade o vardı.”
Adnan Süheyla’ya baktı: “O zaman Trablusgarp’ta sürgünüm diye anamın cenazesini dört hamalla bir şair kaldırdı! Bu ne memlekettir Süheyla!”

Kitaptan seçmeler

“Abdülhamit’in çamaşırlarını satın alan bu mabeyci bir gün “Frenk gömleği de alayım mı?” diye sorunca Abdülhamit kızmış; “Halife frenk gömleği giymez, halifeye kolalı gömlek satın alınır” demiş. “
***
O, gül ağacı!.. Beşiktaşlı Sağır Rıfat’ın tesbihlerinden efendim. Onların ikisi de amber. Biri akamber, biri kara…” Habibullah’a dönerek: “Eski vükelanın bu tesbihleri kullanmalarında gizli hikmet varmış; sağ elleri öpüldüğü için tesbihlerin güzel kokmasını isterlermiş. Bu, ne inceliktir efendim! Ellerini öpen adamların burunlarını düşünmek!.. Beni isterseniz tayip buyurun; bendeniz bunu bir nevi ‘hikmet-i hükümet’ sayarım.”

***

“Burhan’ın sokakta Müstantik Behçet’e anlattığı şeyleri vakıa Hidayet çoktan söylemiş, harcamıştı; fakat onun ezberlenmiş başka lakırdıları daha vardı: Mısır’da Arabî vakası çıkacak, yarım saat sürecekti. Sonra büyük Napolyon Yena’da galip gelecek, küçük Napolyon Sedan’da rezil olacaktı. Sonra Sultan Hamit, Namık Kemal’e, “Beni mi seversin, kardeşim Sultan Murat’ı mı?” diye soracak, Namık Kemal, “Sultan Selim’i severim” diyecekti. Sonra Endülüs inkırazında Abdullahıssagir’e anası çıkışacaktı: “Vatanını erkekler gibi koruyamadın; şimdi kadınlar gibi ağla!..” Sonra Jean Jacques Rousseau’nun mezarında Bonapart haykıracaktı: “Bir bu adam bir de ben doğmasaydık, insanlar rahat ederdi.” Sonra Ahmet Vefik Paşa’yı Fuat Paşa tenkit edecekti “Çeki taş büyüklüğünde pırlantadır: Ne yüzük yapabilirsiniz, ne küpe!..”

***

“Müstakbel damadı (Adnan) demek ki Itri’leri, Tellalzade’leri, Zaharya’ları, Dede Efendi’leri, Hafız Post’ları beğeniyordu. İki elini müsavi seslerle vurdu, Menekşe Bacı’ya iki limonata ısmarladı ve “Hafız Post! O ne kemalli adamdır! Bine yakın beste yapmış. Mecmua’sını tabii görmüşsünüzdür” dedi.

***
“Tarih hocası itirazsız sesle itiraz etti: “Bizde de büsbütün adam yok denemez efendimiz; mesela Cevdet Paşa! Bizim Ernest Renan’ımızdır. Mesela Vefik Paşa! Devlet adamları içinde muntazam mektep tahsili görendir. Mesela Salih Zeki”…

***

“Salih: “Canım bu görülmüş şey mi be? Evli kadın ders alır mı yahu? Gösteriş hep. Paşa hâlâ bu yaşında bir kazaskere Fransızca okutuyor; kendi de ondan Mesnevi okuyor. Damatlarını da, evlendikten sonra, Avrupa’lara tahsile gönderiyor. Ev değil, tımarhane!”

***

“Terziden çıktığı zaman nikbindi; Epiktetos gibi, “İnsan isterse, karga bile fal-i hayırdır!” ve Spinoza gibi, “Muvaffak olduğum için memnun değilim; memnun olduğum için muvaffakım!” diyordu.”

***

“Bu memleket bilmiyordu: Servetin zaman ölçüsü, Avrupa’da dakikaydı; şarkta bütün bir ömür! Avrupa’da avukat bir mektupla, bir telgrafla, bir lakırdıyla beş dakikada zengin olan adam demekti. Bizde ihtiyarlamadan zengin olanı dağdan şehire inmiş kurt gibi taşlıyorlardı.
Avukat Tevfik Hoca, Adnan’ın zengin olduğunu duyunca, onu da kendi gibi namussuz sandı, geldi, ortaklık teklif etti.”

***

“Adnan bu iki eski dostundan kaçıyordu. Başka iki eski dostu da ondan kaçıyorlardı: Dağıstanlı Hoca ile Şair Mehmet Raif.”

***

“Adnan şaştı: Dağıstanlı Hoca, Abdülhamit’e eskisi gibi Deli İbrahim’in torunu demiyordu. Düşündü, düşündü, buldu: Hoca düşmüşlere sövmezdi.”

***

“Dağıstanlı Hoca, “Ahval-i hâzıra…” dedi. Naşit ve Adnan birbirine bakıştılar. Hoca ahval-i hâzıra dolayısıyla borç para isteyecekti. “Borç”, “sadaka”nın edebiyatıydı! Halbuki Dağıstanlı Hoca “ahval-i hâzıra…”yı “çok vahim!” diye bitirecekti. “Memleket batıyor” demek için Adnan’a gelmişti. Fakat Şair Raif ona, “Gitme Hoca! Adnan’ı bulamazsın. O 10 Temmuz’da öldü!” demiş, dinletememişti.”

***

“1918 Mütarekesi demek Türk’ten Rum intikam alacak demektir: Rum ekalliyeti bedbahttır çünkü!.. Rum ekalliyetinin elinde dükkân beş ayda mağaza, mağaza beş yılda anonim şirket olmuştur çünkü!.. Bu saadet azdır. Az olan saadet emel taşıyan insanlar için bedbahtlıktır. Beyoğlu’ndaki konak, Asya’daki kulübeyi İngiliz zırhlısındaki 38’liğe gösteriyor: Konak Rum ekalliyetidir; kulübe hâkim Türk unsurudur: 38’lik top hukuk-ı düveldir. Kulübenin kapısından ve konağın penceresinden iki kemik çubuk gibi iki iskelet uzanıyor: Türk kızı, Rum kızı. İkisi de zayıf. Fakat biri teneşire, biri moda gazetesine konacak kadar zayıf!” (Adnan’ın romanından)

***

“O kadar para biter miydi hiç? Fakat bizim Adnan Bey bitirdi. Parayı kazanmak güç değildir efendim, saklamak güçtür efendim… Bunu Adnan Beyefendi’ye anlatamadık. Karı… Kumar… Yatağa yorulmak için giriyor, para vereceğim diye kumarı seviyordu.”

***

Habibullah Efendi nihayet Doktor Haldun’a kızdı: “Be adam, bir nağme tutturmuşsun: Yok medeniyet! Yok konfor!.. Ulan senin medeniyet dediğin nedir ki?.. İnsanın kafasını vahşet tomrukta keserdi; medeniyet giyotinde biçiyor. Zulüm eskiden el işiydi; şimdi makine işi!.. Şu yirminci asrın maskaralığına bak bir kere!.. Dünya üç mideli hayvana döndü: Yer tankla, gök tayyareyle, deniz zırhlıyla adam öldürüyor. Senin medeniyetin bu mu?”

***

“Habibullah haykırdı: “Müslümanlık medeniyettir” dedi, “sen biliyorsun ki Kur’an’daki Yusuf’un kıssası Homeros’un Odysse’sinden çok yüksektir.”
Sonra orta sesle: “Bu benim lafım değil. Voltaire’in fikri!.. Oku Voltaire’in Kamus-ı Felsefï’sini!..
“Senin Darwin’in, Newton’un uykuda adam öldürüyorlar Efendi, İngiliz mütefekkirleri, âlimleri burunlarında balık kılçıkları, sırtlarında taş baltalar, çenelerinde tufandan evvelki sakallarla insan eti yiyorlar Efendi!..
Dişlerinin kovuklarında ırkımın kanı var. Hepsi zulümde Gurka’ların kapı yoldaşı!.. Hint leşkerlerinin kanlı pençelerine sen medeniyet meşalesi mi diyorsun Efendi!”

***

“Adnan: “Dinleyiniz beni Süheylâ Hanım; bazı kadınlar kitapçıdan yeni aldığımız, birkaç yaprağını parmağımızla yırtarak bazı satırlarını okuduğumuz, sonra attığımız kitaplardır. Bu, aşk değildir; bu, meraktır. İnsanın bütün ömründe aşkla sevdiği bir tek kadın vardır. Daima okuduğu, daima yatağının ucundan ayırmadığı bir tek kitap gibi!”
“Felek şad eyler erbab-ı dili amma neden sonra!…”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir