Klasik edebiyatımızdan sonra, Tanzimat sonrası edebiyatın bir takım kırılmalar yaşayarak akımlara ayrıldığını edebiyat tarihlerinden öğreniyoruz. Edebiyat-ı Cedide gibi, Garip Akımı gibi, İkinci Yeni gibi kırılmalar; bir önceki edebiyat anlayışını kabul etmeyen grubun ortaya attığı ayrışmalardır. Deyim yerindeyse, ana akımdan itizal eden mutezileler gibidir. Hele günümüze doğru yaklaştıkça 60 sonrası, 80 sonrası, 2000’li yıllar kuşağı, dijital kuşak diye genişlediğini görüyoruz.
Sözkonusu ettiğimiz bu kırılmaların klasik dönemde de elbette bir karşılığı vardır. Mesela bunun bir ipucunu, “Hikemiyat” akımının öncüsü Nâbî’nin bir şiirinde yakalayabiliriz. “Usandık” redifli bir gazelinin son beytinde şöyle diyor şair:

Nâbî ile ol âfetin ahvâlini naklet
Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ’dan usandık

Hani Mevlânâ “yeni şeyler söylemek lâzım” diyor ya; Nâbî de “usandık bu eski masallardan, Leylâ ile Mecnûn efsanesini anlata anlata dilimizde tüy bitti, yeter artık!” diye isyan ediyor. Sadece Leylâ ile Mecnûn mu? Başka vadilerdeki Kerem ile Aslı’yı da, Tahir ile Zühre’yi de, Salaman ile Absal’ı da buna dahil edebilirsiniz. Artık bundan sonra benim devrim başlayacak, demek istiyor şair. Kendi sanatını “dilber dilinden açan taze bir zemin” olarak niteliyordu. Şu beytinde de dile getirdiği gibi, eğer taze mânâyı haber veren şiirler kaleme almak istiyorsan, kalemin düşünce dünyasında devamlı casus gibi olsun:

Nâbiyâ ister isen tâze peyâm-ı ma’nâ
Kalemin âlem-i endîşede câsûs olsun

Nâbî’nin o kadar kimseye eyvallahı yoktur. Bütün bu yenilik iddialarına rağmen onun şiirini “köhne metâ” olarak görüp eski bulanlar da var. Şiirini revaçta görmeyenlere karşı söylediği şu söz adeta bir meydan okuma gibidir:

Egerçi köhne metâız revâcımız yoktur
Revâca da o kadar ihtiyâcımız yoktur

Aynı meydan okumayı Nef’î de yapmıştı 17. yüzyılın ilk yarısında. Benim şiirlerim bir yana, İran’ın Hafız’ları, Muhteşem’leri bir yana diye övünüyordu. Dördüncü Murad’a yazdığı bir kasidede geçen:

Sen bir şeh-i zî-şânsın şâhenşeh-i devrânsın
Yani ki sen Hâkân’sın devrinde ben Hâkânî’yem

Sen gelmiş geçmiş en büyük bir padişahsın ve devrin öyle büyük bir Hâkân’ısın ki ben de senin döneminde yaşayan Hâkânî’yim. Bizim şairler İran topraklarında yetişmiş olan şairlerden üstün olduğunu iddia ederler. Şöyle der başka bir şiirinde: Söz iklimi için benden iyi padişah yoktur, yeryüzünde şairlerin hükümdarlığı bana teslim olunmuştur. Ayrıca Farsça yazdığı bir şiirle, Hâkânî’ye kendi diliyle karşılık verir: Akıl tahtının şehinşahı benim. Allah’ın lütfu sayesinde sayısız askerlerim vardır. Mânâlar diyarını zaptettim. Sözün altınına gümüşüne, namıma sikke vurdurdum.
Atalarımız mimaride, musikide dünya çapında eser bırakmış ve bununla da övünmüştür. Şiir ve edebiyatta da öyle. Bu övüncü sözle ve yazı ile dile getirmeleri bakımından şairlerin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bunlar arasında bazısı yer yer mübalağa etse de, birçoğunun övünmesinde gerçeklik payı vardır. Bu gururla övünme daha önceki şairlerimizde de vardır. 16. yüzyıl şairlerinden Bâkî, gazel tarzını “Rûm’un şuarası” benden öğrendi dedikten sonra,

Bu devr içinde benim pâdişâh-ı mülk-i cihân
Bana sunuldu kasîde bana verildi gazel

diyerek, gazel ve kaside vadisinde tartışılmaz otorite olduğunu ilân eder. Bâkî’den önceki dönemin şairi Necâtî hiç de ondan geri kalmaz. Kendi şiirini gönül açan, gönle safa ve ferahlık veren bir akarsu olarak tasvir eder:

Dostum nazm-ı Necâtî’den nazar men etme kim
Gönül açar bir akarsudur bizim eş’ârımız

Başka bir gazelinde de, “sihir” olarak vasıflandırdığı şiirini “bir içim su” kadar tatlı ve leziz olduğunu, okuyanların adeta sihirli bir suyu içmiş gibi büyülendiğini ifade eder:

Nice sihr etti Necâtî nice söz nice gazel
Leb-i dilber sıfatında bir içim sudur bu

Nâbî değil de, kadim şiirde asıl devrimi Şeyh Galip yaptı. Hüsn ü Aşk’la ve diğer bazı şiirleriyle gurup vaktinde gelip “kuğunun son şarkısını” söyleyerek yaptı bunu.

Tarz-ı selefe tekaddüm ettim
Bir başka lisân tekellüm ettim

diyerek, kendinden sonra gelenlere “ne hâliniz varsa görün!” demek istedi bir bakıma. Hani moda tabirle, “diklenmeden dik durmak” derler ya, Şeyh Galip klasik edebiyatımızın diklenmeden dik duran son zirvelerinden biri, belki de birincisidir.
Abdülhak Hâmid, Tanzimat sonrası şairlerin önde gelen aydınlarından biri. Biraz önce bahsettiğimiz kırılmaların ortasında kalmış yaralı bir şair. Şöyle der:

Evet tarz-ı kadîm-i şi’ri bozduk herc ü merc ettik
Nedir şi’r-i hakîkî safha-i irfâna derc ettik

Tabii adama haklı olarak soruyorlar: Tarz-ı kadîmi alt-üst hale getirip yerle yeksân ettikten sonra yerine ne koydun!? Abdülhak Hâmid’in bu meydan okumasına, meydanın boş olmadığını ilân edercesine en üst perdeden cevap veren Yahya Kemâl “kendi gök kubbemiz”in yeni dönemdeki süvarisi olarak cevap veriyor:

Eslâf kapıldıkça güzelden güzele
Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele
Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele

Geçmiş büyükler güzelden güzele kapılıp gazelden gazele şan ve şeref verirken, kadim şiir kıyamet sabahına kadar okunur ve bir meşale gibi elden ele devredilir durur. Peki, kadim şiir bir meşale gibi elden ele devrediyor mu bugün? Bu sorunun cevabını da Attila İlhan versin:

Olmuyor neyleyim
Olmuyor velinimetim efendim
Olmuyor yirminci asırda
Tarz-ı kadim üzre gazeller söylemek

En iyisi bu konuda işin uzmanı merhum Orhan Okay Hoca’nın tanıklığına müracaat etmek. “Dil ve kültür zincirinin kopukluğa tahammülü yoktur” diyen Okay, Sanat ve Edebiyat Yazıları’nda “Bitmeyen Kavga: Eski ve Yeni” başlıklı yazısında şöyle der: “Her şey eskir ve yenileşir. Fakat hiç bir şey, ne sadece eski olduğu için değerinden bir şey kaybeder ne de sadece yeni olduğu için değerlidir. Bunun aksine olarak hiç bir şey sırf eskiliğinden dolayı bir değer kazanmaz. Yeni de öyle. Bu meselelerde lüzûmsuz münakaşaları açan şey, eski ve yeni taraftarlarının iyi, güzel ve doğru’yu yalnız eskide veya yenide aramaları ve öyle zannetmeleridir. Halbuki yeni veya eski, tamamen itibarî, rölatif değerlerdir. Geçicidirler. Değişmeyen şey, insanın iyiye, doğruya ve güzele olan yönelişidir. Bir gerçek, ne kadar eskise değerinden bir şey kaybetmez; hiç bir yeni de, sırf yeni olduğu için onun yerini alamaz.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir