134.
Paul Klee:
“Ben geldiğim için bütün çiçekler açtı
Her taraf dopdolu, çünkü ben varım” (Günlükler, Sh.331, YKY, 2005)

Sezai Karakoç:
“Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler” (Gün Doğmadan, Sh.10, Diriliş Y. 2000)

Karakoç’un mısraları, Klee’nin şairane ifadelerini andırıyor. Bu mısralarla karşılaşmış ve onları dönüştürerek kendi mısralarını ortaya çıkarmış olabilir mi Karakoç? Bana imkânsız gelmiyor. Eğer böyle olmuşsa, Karakoç, bir ifadeyi imgenin alt seviyesinden alıp zirveye taşımış ve Türkçeye muhteşem birkaç mısra kazandırmıştır.

135.
Bütün çabasının bir gün toprağa gömülürcesine unutulup gidebileceği korkusu/kuşkusu her yazarı ara sıra sarsmış olmalı.
Biyografi kitapları bu karabasan sarsılışlarıyla dolu.
Kalemin ucunu sivrilten, kelamın zamanı aşacağı umududur. Yazmak, ancak bu umutla mümkündür çünkü. Öyledir ama, ya bu gerçekleşmeyecekse!

136.
Sadık Yalsızuçanlar, yayınlanan son kitabı Çayır Kuşunun Feragati’ni imzaladı bugün. İmza cümlesinde “Sözcüklerin kendini seçtiği şair” olarak nitelemiş beni. Hoş.
Yazarlar, kitaplarını imzalarken, birkaç cümle kurma ihtiyacı hissediyorlar. Sadık, bu işi en güzel yapan yazarlardan biri bana kalırsa. Görebildiğim kadarıyla kolay ve güzel cümleler kuruyor. Ben bu kadar kolay kuramıyorum. Ikınıp sıkılıyorum, çoğu defa.
*
Hece Yayınları’ndan Yalnızlık Mahşeri Alaeddin Özdenören kitabımın yeni yayınlandığı günlerde Hece dergisine uğramıştım. Rasim Özdenören dâhil birkaç kişi vardı dergide. Orada bulunanlara kitap imzaladım. Yanlış hatırlamıyorsam, Rasim Özdenören, mini bir imza töreni gerçekleştirmemi istemişti. İmzalama bitince hiç beklemediğim bir şey oldu. Rasim Özdenören, kendisine imzaladığım kitaptaki cümleme itiraz babında bir şeyler söyledi. Ben de cümlemi savundum. Galiba cümlem “Üzerimde çok hakkı olan Rasim Özdenören Ağabeye” şeklindeydi. Rasim Özdenören, ısrarla, “Üzerinde ne hakkım var ki Mustafa” dedi. Ben de çok hakkı olduğunu tekrarladım. Gerçekten de öyleydi. Rasim Özdenören ta ilk gençliğimden beri benim adeta bir örnek yazarım olmuştu ve hem yazılarıyla hem de şahsiyetiyle beni çok etkilemiş biriydi. Cümlemde bunu kast ediyordum. Hiç beklenmedik şekilde karşılıklı itirazlarımız yoğunlaştı. O, ithafın, “üzerimde hakkı olduğu” şeklindeki bir kişisel ilişki durumu yerine sanki başka bir ifade kullanmamı istediğini ima ediyordu. İtirazındaki ima, böyle bir ifade arzusunu içeriyor gibiydi. Bana olan muhabbetinden emindim, o da, inanıyorum ki, benim kendisine olan sevgi ve saygımdan emindi. Başka konuklar da gelince içerisi epey kalabalıklaştı ve herkes bizim itirazlı durumumuzu izlemeye koyuldu.
Rasim Ağabeyin bu itirazı üzerinde sonraları çok düşündüm. Zaman zaman aklıma takıldığı oldu. Acaba, diyordum, söylediği şey, gerçekten söylemek istediği şey miydi? Üzerimde hakkı olmadığını, dolayısıyla ithaftaki ifademin gerçek durumu yansıtmadığını mı söylemek istiyordu yoksa başka bir durumu ifade etmeme ilişkin beklentisini mi belli etmeye çalışıyordu? Yani asıl söylemek istediğini bir türlü söylemiyor ve benim anlamamı mı bekliyordu? Eğer böyleyse anlamamı beklediği şey neydi? Ben, onun, söylediği şeyi, söylemek istediği nihai şey olarak algılıyordum, bu da karşılıklı itirazlaşmamızın uzamasına yol açıyordu. Söylediği şey, gerçekte söylemek istediği şey değil idiyse, söylemek istediğini neden doğrudan ve açıkça söylemiyordu ki!
Bütün bunların ötesinde asıl soru benim için şu oldu: Rasim Özdenören, ithaf cümlesi olarak yazmamı istediği her ne idiyse onun benim tarafımdan yazılmasını neden bu kadar önemsemişti?

137.
2000 yılında olmalı. Ankara Defterdarı üstadımız, bir ziyaretimde, bir şair oralarda oturmamalı, sana Çankaya’dan bir lojman bulalım, dedi. Unvanımız gereği lojmanda oturmamız bir süreye tabi değildi, süre açısından istersek emekli oluncaya kadar oturabiliyorduk. Mevcut lojmanım gerçekten iyi değildi. Hem dardı hem de yapılış biçimi itibariyle pek kullanışlı değildi. Üstelik hemen girişteydi ve neredeyse hiç güneş almıyordu. Lojman arıyordum. Muhtemelen bunu daha önce konuşmuş olmalıyız ki o gün tekrar dile getirdi.
Üstadım (meslek gereği kıdemli olanlara böyle hitap ediyorduk) gerçekten çok uğraştı ve sonunda uygun birkaç lojman bulundu. Lojmanlar güzeldi ama ne var ki hiçbiri Çankaya’da değildi. Çok beklemiştik ve ancak bu sonuç alınabilmişti. İstersen biraz daha bekle, dedi bana ama hem kendisini daha fazla yormak istemediğim hem de mevcut lojmandan çok rahatsız olduğumuz için yeni lojmanlardan birine çıkmak istediğimi söyledim ve o da razı oldu.
Bir bürokratın bir şair için, sırf şiir adına bu kadar uğraşısına şahit olmak sanırım Türkiye şartlarında pek rastlanılır bir şey değildir. Yazılarımın ve şiirlerimin çoğu o lojmanda yazıldı.
Rahmet ve minnetle.

138.
Altı yıl sonra nihayet yeni bir kitabım yayınlanabildi: Yanımızdakinin Yankısı.
Ne ki şu kanaatim yine değişmedi: İlk kitabın hatırası vardır, sonrakilerin sadece ‘değeri’ vardır.

139.
Yıllar içinde, okuduğumuz kitaplara/yazarlara biçtiğimiz değerler değişebiliyor. Başlarda önemsiz gördüğümüz kimi kitapların/yazarların zamanla değerli olduğunu hayretle fark edebiliyoruz. Ya da tersi.
İlk kanaatlerimizde mi yoksa sonraki kanaatlerimizde mi daha tutarlıyız, bilmek güç.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir