Sahile aşağı yukarı otuz metre mesafede küçük bir meydandaki devâsa çınarı bilmem gördünüz mü? Nerden göreceksiniz, öylesine söylüyorum. Ama görmeseniz bile büyük çınarları bilirsiniz. Bizim çınar da işte onlardan biri, iri gövdesinin üstünden iki koldan semaya doğru seğirtmiş. Yaşını bilmiyorum; yüz yıl mı desem, ikiyüz mü …Yarası, beresi yok,hâlâ genç ve dinç..Ömrü uzun olsun!Yine de yaşını merak ediyoruz.Böyle asırlık ağaçların üstüne adını sanını bir plaketle yazdıran hatta parklarda belli başlı ağaç türlerinin üstüne isimlerini iliştiren yetkili sorumluların da alnından öpme zamanı gelmedi mi?
Bir zamanlar vaktiyle eski evimizin küçük çimenliğinin kenarına bu büyük çınarın benzeri küçük bir yavrusunu dikmiştim. O da iki kolluydu. Zamanla büyüdü büyüdü, nihayet her yaz buluşmamızda güneş ışıklarını beş parmaklı yapraklarıyla tatlı tatlı süzerken altında, masamızın çevresinde keyifle oturacak kadar irileşti serpildi. Ona veda ettiğimizden yıllar yıllar sonra çınarımızın artık hayatta olmadığını, yani kuruduğunu söylediler. Kederlendim.’ Bir hatıra zevki var kederde’ diyemeyeceğim, daha çok geçmiş zamanların özlemi var. Yürüyüş yolunun kenarında olduğundan orada yapılan alt yapı ve kazı çalışmalarına kurban gitmiş, öyle diyorlar. Ağaçların da genç ölümü oluyor.
Daha yeni, geçenlerde, yaşlanmış varlıklı ailelerin yerleştikleri daha yüksek irtifalı semtlerde aşağı doğru yürümekteyken bahçesinde çim biçen adama ‘kolay gelsin’ selâmıyla yaklaşmış, ayaküstü sohbete girişmiştik. Şundan, bundan olanları geçelim, nasıl olduysa söz, ‘çınar’a geldi. Gözleri parlayarak, çınarı çok sevdiğini söyledi ve devam etti ‘ Çınar talihli bir ağaçtır, kerestesi işe yaramaz, meyvesi de yoktur. Bu yüzden ona pek dokunan olmaz,onu kimse rahatsız etmez.’ Adama benim diktiğim talihsiz çınardan bahsetmedim. Bilmem, yeni evinin arka bahçesine bir çınar diker mi?
Yakınlarda başka ağaçlar olmakla beraber başta sözünü ettiğim denize komşu çınarımız, bunların arasında, eski şiirimizin rüzgârıyla söylersek devâsa vücuduyla orada ‘tek- ü tenha’ duruyor.Yani tek ve yalnız ve de heybetli.Yanında küçük bir gül bahçesi düzenlenmiş. Biraz bakımsız, güller pek diri görünmüyor. Gül bahçesinin bir köşesinde belediyece dikilmiş olduğu anlaşılan demirden bir direk üstüne çerçevelenmiş levhanın her iki tarafındaki siyah zeminde şairin resmi ve ismi ile beraber aşağıdaki şiir bulunuyor:

Gül Bahçesi

Gelecek zamanlarda
Ölüleri balkonlara gömecekler
İnsan rahat etmeyecek
Öldükten sonra da
*
Bana sormayın böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeye gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarların

Levha, gül bahçesine göre münasip bir boyda, fakat hemen yakınındaki çınar ağacına göre pek cüce kalıyor. Gerçi bu dikildiği yerle alâkalı önemsiz bir keyfiyet sayılabilir. Şiiri araştırdım, meğer bu aslıda şairin ‘Balkon’ şiirinin 3. ve 4. kıtası imiş. Şiirin levhada yer verilmeyen ilk iki kıtası gerçek adıyla(Balkon) şöyle:

Balkon

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde
*
İçimde ve evlerde balkon
Bir tabut kadar yer tutar
Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen
Şezlongunuza uzanın ölü

İlginç sözleri, hikâyesi ve söyleyişi ile yeni nesil ünlü bir türkümüzdeki nakaratını aniden hatırladım: ‘Nerden baksan tutarsızlık- Nerden baksan tutarsızlık.’ Şiirin adı değiştirilmiş,’Gül Bahçesi’ olmuş, şiirde gül bahçesini ima eden, ihsas eden, duyumsatan hiç bir şey, imge mi demeliydim, mecaz mı demeliydim, yok. Edebiyatımızda gül bahçesine münasip bir şiir bulamadınız mı demekten kendimi alamıyorum. Hâlbuki ne kadar çok vardır! Hem ‘Balkon ‘ şairinin bizzat kendisi hiç mi gülden, güllerden dem vurmamış?
Güllerden, gül bahçelerinden kim hoşlanmaz ki? Ama ‘Gül Bahçesi’ adını da vererek ‘Balkon’ şiirinin bir parçasını, şairin ismi ile birlikte, sıska bir levhaya yazdırarak küçük bakımsız bir gül bahçesinde gözümün önüne diken akla ne demeli? Ayrıca arkam, sağım –solum sıra sıra birkaç katlı hemen hepsi denize bakan denizi gören balkonlu evlerden geçilmiyor! Gerçekten absürt bir manzara; Balkon, adı değişmiş Gül Bahçesi olmuş. Levhada önlü- arkalı, şairin resmi ve aynı yarım metin, mehabetli bir çınarın altında yersiz, yurtsuz gibi durmakta. Merhum mütefekkir şairin ruhaniyetinden kendimce özür diliyorum.
Şairin resmine, levhanın bir yüzünde yaramaz bir el tarafından az da olsa çizikler atılmıştı. Doğrusu şiirin isabetsiz seçimi, adının değiştirilmesi bir tarafa, görüntü, değerlerin değersizleştirildiğini hissettiriyordu. Fazla ileri gitmeyeyim, daha ağır bir şey söylemek istemem sadece can sıkıcı bir özensizlik mi demeliyim? Oysaki orada çınarın muhteşem arka planında şairin en lirik belki de en anlamlı ve etkili şiirinden seçilen alıntılar çınarın önünde gösterişli ve kimsenin elinin dokunamayacağı yükseklikteki panoda pek anlamlı durabilirdi:

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
……..
Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır
………
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Çınar, bütün çınar altlarının merhametli ağacı. Şiirde, çınarla merhamet birbirine ne kadar yakışmış değil mi? Bizim ulu çınarımız da her daim önündeki bu mısralara baka baka göğsü kabarırdı elbet , kim bilir ne kadar mesut ve bahtiyar olurdu?
Bu vesile ile öğredim ki Balkon şiiri pek ünlü bir şiirmiş. Benim gibi şiirin yakın-uzak kıyılarında az bir âşinalık peyda etmiş, üstelik karşılaştığı ikinci yeni şiir örneklerinden lezzet alamayan, bu babda, ilgisiz birisi için, cehaletime umarım küçük bir af kapısı açılabilir. Meğer neler söylenmiş, neler yazılmış, bunları biraz hayretle okuyunca yaşlanan bedenimle birlikte anlamlar, algılamalar, imgeler, çağrışımlar dünyasında ihata kabiliyetimin kötürümleştiğini fark ettim. ‘İçerden okuma denemesiyle’ şiir hakkında yazılanlardan birinden birkaç cümle örnek vermem belki meramımı anlatmaya yardım edebilir:
–‘Habis bir ur addedildiğinden olsa gerek Türk kültüründe balkon yer almaz.’
–‘Balkon…Batı mimarisinin bir uzantısıdır.’
–‘…balkon eve ve ev halkına karşı bir işgal girişimidir.’
–‘Bu şiir batı medeniyetinin yıkıcı, ölümcül, insansız ve ıssız ve korkunç yüzüne ışık tutuyor.’
–‘Balkon modern insanın kıyıya vurup daralan hayat ile beraber yaklaşan ölümün habercisidir.’
–‘Ölüm o kadar yakın ve hızlıdır ki daha çamaşırlar kurumadan ait oldukları gövdeleri yitirmektedirler. (Balkonda)Şezlonga güneşlenmek için uzanan adam çoktan ruhunu kaybetmiş olduğundan ayaklarını ölüme doğru uzatmaktadır.’
–‘Ruhları bedenlerinden, bedenleri elbiselerinden evvel kirlenen insanların ruhunu kaybedişini anlatır ‘Balkon’ şiiri.’
Bir başka kalem erbabından birkaç cümleye daha bakalım:
–‘…balkon, çocuk düşerse ölür realizminin… ilk anlamı yanında, mahremiyetin ifşasını mümkün kılan bir figür olarak da, dahası ontolojik/ metafizik bir düşüş yeri olarak da, bu şiirde karşımıza çıkar.’
–‘Balkon insanlardaki görme ve görünme duygusunun tabiliğini ve sadeliğini bozar, bunları ayartır ve abartır; evi sıcak, aileye ait bir yuva olmaktan çıkartarak sokağa eklemler; dışarıyı içeriye, içeriyi dışarıya taşır. Diğer yandan evi maddi ve manevi bir yuva olmaktan uzaklaştırdığı için de, insanın yersiz ve yurtsuzlaşmasının ve de göçebe bir hayata açılmasının alt yapısını oluşturur. Dolayısıyla balkon ontolojik bir düşüş ve güvensizlik alanıdır. Bu yönlerden bakıldığında, çocuğun balkondan düşerek ölmesi belki de muhtemel yıkımlar ve facialar arasında en hafifi, en kabul edilebilir olanıdır.’
–‘…Balkon şiiri etkili, iddialı ve de vurucu bir modernlik tahlilidir.’
–‘…ölülerin balkona gömülerek, insanın toprakla ilişkisinin kesilmesi, tüm varoluşla birlikte Allah’la da ilişkisinin kopması, sakatlanması ve mutlak yokluğa düçar olması anlamına gelir.’
–‘…bu saçmalıklar/anlamsızlıklar çağında ölülerin balkonlara gömüleceği iddiası/iması inandırıcılıktan çok uzak…bir yaklaşım olarak görülse de, modern azgınlığın/aymazlığın vardığı diğer noktalar göz önüne alındığında, hiç de yabana atılacak bir ihtimal değildir!’
Şairin Balkon’u; modernleşme,kentleşme,Batı medeniyeti,İslâm medeniyeti,mimarlık,ev, mahremiyet…gibi hususların genişçe incelendiği hacimli bir kitaba da konu olmuştur. Şiirdeki ‘körfez’ metaforu münasebetiyle ilginç bir yorum, pek çok emsali gibi, bu kitabın satırları arasındadır:
–‘Doğal olarak deniz, körfezler aracılığıyla “kara” güvenliğini, istikrarını ve sağlamlığını tehdit eder.Türkiye gibi etrafı denizlerle çevrili ülkeler için deniz, aynı zamanda düşman ordularının anakarayı tehdit ettiği alandır. Deniz binlerce kilometre uzaktaki ülkelerden bulaşıcı hastalıkları da getirir.Körfezler bu hastalıkların buluşma noktasıdır…Bu bağlamda deniz birçok yönüyle “ölüm” getiren bir unsur olarak görülmüştür. (Şair) balkon-körfez ve ölüm arasında bir ilişki kurarken bu tarihi tecrübeden ilham almış olmalıdır.’
–‘Bu bağlamda balkon da bize Batıdan yani dışarıdan gelen, kültürümüze, sosyolojimize uygun olmayan ve yeni bir kültür dayatan mimari bir unsurdur.’
Böyle gidiyor… Biraz önce sözünü ettiğim ‘Gül Bahçesi’ne takılan aklım beni işte bu netameli bahislere sürükledi.’ Şair, bazılarınca ikinci yeni şiir akımının müjdecisi kabul edilen bu nahif şiiri yirmi dört yaşında yazmış. Kendilerine anlamlar dünyası bahşeden bu tarz şiiri sevenler için söylenecek sözümüz yok. Lâkin benzerleri daha çok olan yukarıdaki cümlelerde kısmen görüleceği üzere şiire yüklenmiş misyon o kadar ağır ki insan söylemeden ve dahi yazmadan edemiyor. Yorumlar âdeta bu nahif şiire eziyet ediyor, kolunu bacağını çekiştirip hırpalıyor, habbeyi kubbe yapıyor. Bu şiir bu kadar sıkleti çekebilir mi? En güzeli söylenmiş: ‘Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?’
Yirmi dört yaşında genç bir şair, şiiri kaleme alırken acaba muhayyilesinin göklerinde, düşüncelerinin kıvrımlarında neler cevelan etmişti? Şüphesiz taa o zaman modern Batı medeniyetine itirazın izleri besbelli. Ama bütün bir ömrün mahsullerini, dâvasını, misyonunu bu genç şiire yüklemek doğru mu? Şaire derin bir takdir ve hürmetle bağlı olanların çok aşırı yorumlarla hassas bir kalbin, masum bir şiirin hatırasını da biraz incitmiş olmuyor mu? Ayrıca unutmamak gerekiyor ki mikyasını çok aşan yüklemeler, övmeler , sadece şiir bağlamında değil, her bakımdan zamana dayanıklılığın çivilerini gevşetir.
Esasen benim naçiz hissiyatım şiirde mimariyi, inşayı, sesi(müzikalite) ve duyguyu taşıyan anlamı birlikte arıyor. Şiirimizin dehaları bunları selâtin camiler gibi bize bıraktılar. Şüphesiz hepsi böyle değildir; bazıları daha küçük, bazıları sevimli mescitler gibidir. Bu bakımdan, halk şiiri ve serbest tarzda yazılan şiirler dâhil, hoş bir nağme gibi anlam, ses ve duygu bütünlüğünü bir problem çözmeye zorlamadan, yormadan bize sirayet ettiren şiirleri seviyorum. Bazıları gül bahçesidir, bazıları suyun şırıltısı gibidir, bazılarında ipek yumuşaklığı hissedersiniz, bazılarında bir hikmetin balı akar, bazıları hicranlı bir sızı mırıldanır, bazıları yanardağ gibi püskürür ama hepsi kalbimize aşina gelir. Şiirin kalbimize duygu ve düşüncemize dokunuşunu hemen hissederiz. Hepsinin içinde, bir fikrin heyecanı ile yazılmış olsalar dahi bir musikinin basit veya tumturaklı , gizli veya açık terennümü duyulur.
Ne kadar yükseklerden ve ferdi heyecanların derunundan ses getirse, içlerindeki mücevher parçaları gözümüzü alsa bile, kırık şiir cümleleri ve imgelerin bolluğu ile acze düşüren, bu yolla bize meramını hissettirmeye ve anlatmaya çalışan, yarı açık, yarı kilitli dünyasına nüfuz etmek istediğimizde şairinin ‘beni anlamak zorundasın’ diyen gizli arzuyu algılar gibi olduğumuz şiir anlayışından uzak bir mesafede duruyorsam bu da benim kusurum olsun!
Yine balkondayız! Şimdilerde pek çok yerde cam balkonlar türedi. Balkonlar artık değişti. Bazısı koyu renkli camlarla, içeriyi görünmez kılan tüllerle güneşliklerle kapatılır oldu ve evlerin içine sığındılar. Şiirdeki tehlikeli, ölümcül sembolik anlamı da geri çekildi. Yerini modern medeniyetin, yaşayarak gördüğümüz, ölümlerden ölüm beğendiren nice balkonları aldı. Bunların yanında balkon artık bir ölçüde cumbalaşarak mimaride özentilerimizin şimdi en masum Batılı kusurumuz olarak kaldı.
Fakat konu dışına biraz sapsam da başka bir pencereden bakmak için sabırsızlanıyorum. Ben, ardındaki yüksek tepelerin ine, ine bir düzlükte buluştuğu bir köyde doğdum. Köyün alt tarafı ise bir uçurum gibi idi ve heyelanlarla aşağılara, vadideki ırmağa kavuşmak için âdeta hevesle akıyordu. Köyüm, birçok yerleşim yeri gibi, coğrafyanın bahşettiği muazzam bir balkonu andırıyordu.Burası Kelkit ırmağının kıvrılan ışıklı bedenini aşarak göz alabildiğine uzanan, yükselip alçalan kırların en nihayetinde ufukları Kızıldağlarla kucaklaşan bir yerdi. Demek istiyorum ki deniz ufkuna bakan balkonlar gibi böyle balkonları da çok severim! Sina Dağı, Zeytin Dağı, Hira Dağı bir bakıma Allah’ın elçilerinin balkonu olmuştur dersem, bilmem yanlış mı olur?
‘Balkon’la haşir neşir olurken merhum şairin ‘Hızırla Kırk Saat’ini yıllar sonra hayalinin dolaştığı yerlerde bir kere daha okumaya çalıştım. Kınakına ve nar ağaçları arasından; asmalar, incir yaprakları ve çınarlar altından; karpuz, zeytin, kiraz, hurma, erik bahçelerinden; karamuk çalılarından; meşeli tepelerden, buğday tarlarından, menekşeli ve kekikli yamaçlardan, iğde, gül ve leylâk kokuları içinden, palmiyeli ve kavaklı yollarından geçtim. Zaman zaman merhum şairin ‘Hızırla Kırk Saat’ şiir kitabının satırları arasında tüten mânayı aklımın, düşüncelerimin, duygularımın içine çekmek için düşe kalka yürüyordum. Birçok şiir cümleciği ile irtibat ve ünsiyet kuramadığımı itiraf etmeliyim. Bununla beraber metnin baştan başa yenilenmiş bir medeniyetin aşkı ile boyanmış olduğunu apaçık kavrıyordum. Bu, kesik kesik imgelerle, çağrışımlarla, göndermelerle dopdolu metin, yeryüzüne inmiş, günümüzü yenilemeye gelmiş bir geçmiş zaman sofrası gibiydi. Bunları anlar gibi oluyordum, bazılarına tutunabiliyordum, bazıları zihnimden ve hayalhanemden kayıp gidiyor, sanki merhum şairin zihin dünyasına, asli yerine geri dönüyordu.
İkinci Yeni tarzındaki ‘yeni şiir’, musikisi ve bize hemen dokunacak anlamların tasarısını barındıran bir mimariyi inşa etme endişesi taşımayan, böylece çok emek gerektirmeyen bir serbest alanda koştuğundan, usta kabul edilenlerin açtığı yolda, şiir yazma heveslilerinin işini hayli kolaylaştırmıştı. İkinci Yeni tarzındaki şiir ezberden de kaçıyordu. Ezberlenme lütfunu bizden esirgeyen şiir için başka bir şey demek istemiyorum! İşte bunun için bizim büyük çınarımızın altına

Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

mısraının yazılmış olmasını dilemiştim. Böyle şiirler, duygularımızla da sarıp sarmalayacağımız anlamlarla şairin kalbinden kalbimize akıp tekrarlarla kanat çırpa çırpa zamanla ezberlenmiş olur.
Günlerden bir sabah bu düşüncelerle arkadaş olarak sahilde yürüyüş sonrası bir bankta poyrazla biraz hırçın denize karşı oturuyordum. Birden denizi göğüsleyen geniş ve yüksekçe beton duvarın üstünde oturan bir kediyi fark ettim. Yine eski şiirin rüzgârıyla ‘mağmum ve mükedder, gamlı ve kederli ‘hâli vardı. Büzülmüş tortop olmuş, gözleri yarı açık orada pinekliyordu. Üşümüş gibiydi, belki de açtı. Hemen etrafı kolladım, kedi maması veya onların beğenebileceği şeyler satan bir yer görünmüyordu.
İşte tam o sırada elinde naylon torba olan bir adam zuhur etti ve torbadan bir miktar kuru mamayı kedinin önüne döktü.’Hızır mısın be adam’ diye seslendiğimi hatırlıyorum. Adam hiç aldırış etmeden, bana dönüp bir kelâm etmeden önümden geçti, torbanın dibinde kalan son mamaları son kedilere vermek için olacak, hızlı adımlarla uzaklaştı. Arkasından bakakaldım. Kedi, mamayı büyük bir iştahla çarçabuk yedi, gevşedi, canlandı, ayağa kalktı, bir süre sonra kayboldu.
’Hızırla Kırk Saat’in ardından anlamlı bir yorum yapmak iktidarına sahip olmadığımı bir kere daha anlamıştım. Fakat önümde gerçekleşen bu sahneyi, kediyi, adamı ve Hızır’ı günlerce düşünür olmuştum. Kimdi bu adam ve üzerinde dolaşıp durduğum anlama çabalarının içine birdenbire nasıl düşmüş, nasıl dahil olmuştu? Sorularla içimdeki meraklı ses hiç susmadı. Hızır nebî miydi, melek miydi, yoksa velî veya salih bir kişi miydi? Kendi kendime soruyordum: Yoksa Hızır ‘hepsinden el alan ve bereket, hayır ve iyilikle kuşanan hareket, eylem ve işin, bir bakıma iki nehrin birleşmesi gibi, hayatımıza dokunan müstesna anların gizli kahramanı, saklı mânası, olabilir miydi? ‘diye sorup düşünür oldum.

“Öğrendim Ki Balkon Şiiri Pek Ünlü Bir Şiirmiş, Muzaffer Civelek” için bir yorum

  • “Yeni şiir”ler ile pek ünsiyetim olmadığı için yazının bu kısmına bendeniz de aynen katılıyorum. Havsalam ve zihnime işkence yapan bu şiiri sevmeme hürriyetimi her zaman sonuna kadar kullanıyorum.
    Yazının çınar ve kedi etrafında yazılan satırları muhteşemdi, sehl-i mümteni denecek kadar güzeldi. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Selamlar ve muhabbetler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir