Pencereyi açıyorum ki içerisi birazcık havalansın. Kütüphane diye adlandırdığım kitap dolu odama geçtiğimde, ilk işim genellikle bu oluyor. Önceleri sadece yana açılıyordu. Daha sonra, yukarıdan da açılacak şekilde mekanizmayı değiştirdim. Usta, epey uğraştı ve bütün odaların pencerelerini, hatta salonun fransız balkonuna açılan çift kanatlı kapı tarzı penceresinden bir kanadını da böyle yaptırdım. Bu açılma biçimi, hem daha kolay hem de daha  kullanışlı.
*
Pencere, aslında basit bir düzenektir. Camın bir kare veya genellikle olduğu üzere dikdörtgen bir çıta üzerine yerleştirilmesiyle odayı/mekânı dışarıya, dünyaya, tabiata, başkalarına açmış oluyoruz. Hem gözlerimizin ferahlamasına yardımcı oluyor, hem de içerinin havasız kalmasını önlüyor. Pencereyi, sadece bu işlevleriyle değerlendirecek olsam, onun temel işlevinin rahatlatıcılık olduğunu söyleyebilirim. Böyle bakınca, sanki ruhumuzun veya psikolojimizin bir başka adıymış gibi duruyor.
*
Annemin, oturma mesafesine uygun alçak bir düzenekle inşa edilmiş pencere önünde oturarak avluya doğru dışarıyı seyre daldığı veya eve geliş vakitlerimizde yolumuzu gözlediği zamanların pencere imgesi nasıl da sıcak, mübarek ve aydınlık bir anlama sahip. Bazen evimizin eyvanında, boy hizasına yakın bir ipe bağlanmış gül şişeleri olurdu ve pencereden şişenin içindeki suyun kırmızıya dönüş sürecini izlerdim. Pencere, sanki, içimizdeki bir yükün boşluğa bırakılmasının adıymış gibi duruyor.
*
İnsanın bir psikolojik kurban haline getirildiği modern çağın mantığını bozan en ilginç eşya belki de penceredir. Ruhu açıp kapatan bu ferahlık blokları, her an bir armağana dönüşmeye müsait. El, pencereye değil de bir mutluluk panayırına uzanıyormuş gibi oluyor bazen. Böylece, içinde bulunduğumuz durumun gerçek anlamda bir albenisine dönüşüyor.
*
Penceresiz bir mekânda yaşamak, gerçek bir tutsaklık olsa gerek. Velev ki adımız tutsak olmasa bile konumumuz bir tutsağın konumuyla özdeşleşir. Bir mekânı, pencereyi çekip almanın dışında zindana dönüştüren yoksunluk nedir ki! Pencereyi sildiğimizde elde edeceğimiz fotoğraf bir zindan fotoğrafıdır. Ne tuhaf! Penceresizlik eylemiyle bir mekânın konumu nasıl da özgürlükten tutsaklığa doğru evriliveriyor.

*
Tutsaklık da bir hayattır, bir yaşama biçimidir elbette ama pencerenin varlığı hayatı gerçek bir şölene kavuşturur. Kapı da pencere de duvarı mekana dönüştüren nesnelerdir. Bu ikisi olmasaydı bir hayattan bahsedemezdik. Ne ki, mevcudiyetleri farklı sonuçlara imkân hazırlar. Kapıdan çıkıp gideriz ama pencere bizi durdurur ve seyir halinde bırakır. Biri gözü, diğeri gövdeyi bir nizam içinde tutar. Biri ruha cıvıltı verir, diğeri gövdeyi eylemin yaratıcı ellerine bırakır. Biri varlığa açılır, diğeri varlığa sokulur. Biri, bakışları taşırmadan görmenin huzurunu sağlar, diğeri, dönüşün mümkün mutluluğuna inandırır bizi.
Pencere “görmek” içindir, kapı “inanmak” için. Biriyle hayatı görürüz, diğeriyle hayata inanırız.
*
Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Ahmet Muhip Dranası’ın bu mısraları, aslında, basit ifadelerden müteşekkildir. Ama nasıl da kalbi işgal edici, nasıl da diri ve sağlam.
Benim bu mısralara ilişkin hükmüm şudur: ‘Pencere’yi çekip aldığımızda, şiirin ışığı derhal sönecektir.
*
Pencereler, evlerin dışarı açılmış içleri gibi gelir bana. Dışa açılmış iç, nasıl olur ki! Biçimi, yönü, yapıldığı malzeme, boyutları vs. o evde yaşayanların hem toplumsal hem de maddi durumlarını hemeninden belli ederler. Şimdilerde pencereler birbirine fazla benziyor. Modernite, pencereyi de ayrıcalıklı konumundan kopardı. Kapitalizmin tuhaf bir rengi var: Renksizlik. Hem enine hem de boyuna bütün farklılıkları, benzersizlikleri, yekparelikleri yıkıyor.
*
Pencerelerin hatıra yapıcı tarafları yeterince belirgin değil sanki. Daha çok yaşamın “an”larına ilişkin bir işlevi var. Güneşin ve aydınlığın hayatımıza, vücudumuza değdiği yapı gözleri olarak ifade edebiliriz. Evet, pencereler bir ‘yapı gözü’dür.
*
İhsan Solmaz, sürdürdüğüm bu yazıları dikkatle izliyordu. Nesnelerin imarına ve ihyasına o da katılıyordu. Sana destek olmak istiyorum diyordu. Bu yazıların devam etmesi için sana ‘gaz vermeliyim’ demeye getiriyordu. Geçenlerde kalp krizinden vefat etti. Yılbaşı gecesi bizim evdeydik. Birlikte yedik, içtik, gülüştük. Sonra birdenbire kalktı. “Yarın yolcuyum”, dedi, “Mersine gideceğim, arabanın arkasını doldurduk”. Dedik ki “daha yeni yıl girmedi, az daha bekle”. Beklemedi. Yılın on ikinci gününde acı haberi geldi.
İhsan Solmaz için bütün pencereler kapandı. Şimdi vücudun dünyaya açılan pencereleri olan gözlerine toprak doluyor. Allah rahmet eylesin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir