Merhum M.Niyazi Özdemir ve E. Nazif Gürdoğan Ağabey’den Sakarya Özel İdare Kütüphanesinde Marmaratörler’e dair birçok hatıra-hikâye dinlemiştik. Niyazi Ağabey, Dahiler ve Deliler kitabında birçoklarını tanıtır. Bir hamiyetli insan Cem Sökmen, “Marmara Kıraathanesi Beyazıt’ta Bir Hayat Sahnesi” adlı bir eser hazırlamış. 178 sayfalık bu eseri İstanbul Büyükşehir Belediyesi neşretmiş. Biz ondan bazı seçmeler yaparak kısaca tanıtım yapmak istedik. Bu kitapta çok mühim şahıslar çok lüzumlu hususları izah etmişlerdir. İkinci baskısı 2018’de olan bu eser zevkle okunuyor. Hazırlayan ve yayınlayanlardan Allah razı olsun.
İmar hareketleriyle Küllük kahvesi ortadan kalktığı için Marmara Kıraathanesi onun yerini alır.
“Osmanlı’daki medreseden farklı olduğunu hatırlatmak için adında ilim yerine “fen” tabiri kullanılır. Böylece Darülfünun adını alır. 1863’den 31 Mayıs 1933’ e kadar Darülfünun olan adı 1 Ağustos 1933’ den itibaren İstanbul Üniversitesi olur. Dönemin Maarif vekili Dr. Raşid Galip’in kurduğu komisyon 240 kişilik hoca kadrosundan 157’sini kadro dışı bırakır. Almanya’dan kaçan 100’ e yakın hoca İstanbul Üniversitesinde görevlendirilir”.
***
“Nihat Genç, yüz yüze iletişimin birikimi geliştikçe ortaya çıkan sosyalleşme ağlarını şöyle tasvir eder: “Günlük hayatımızda bizi birbirimize bağlayan ‘gözün aydın’ diye küçük bir törenimiz vardır. Çocuğun olduğu zaman ya da sen bir iş yaptığın zaman sana ‘gözün aydın’a geliriz biz. Ya da sen bir dükkan açtığın zaman, bir iş kurduğun zaman, ‘hayırlı olsun’ geleneğimiz vardır. Çok güzel bir törendir, küçüktür. Mesela ‘Allah kavuştursun’ geleneğimiz vardır. Gündelik hayatımızda bir insanın oğlu askere gider veya gurbete çıkar. Babasına, annesine biz ‘Allah kavuştursun’a gideriz. Ben küçükken bunları hep anneme sorardım. Bizim evimizde tek kitap yoktu. Ben annemden kütüphane almadım ama bunları aldım. Anneme sorardım: ‘Anne nereye böyle alelacele?’ ‘Oğlum Allah kavuştursun’a gidiyorum.’ ‘Anne nereye?’ ‘Oğlum başın sağolsuna’ gidiyorum’ ‘Anne nereye’ ‘Oğlum gözün aydına gidiyorum. Çünkü ancak sosyal tutkal, sosyal heyecan, ortaklık, arkadaşlaşma o yarayı birkaç küçük cümleyle kapatır. Çünkü biz herkesin sevinçlerine ve üzüntülerine ortak oluruz.” (Sh.48)
***
“Ahmet Nuri Yüksel, tabirin (Marmaratör) hikâyesini şöyle anlatır:
“Üniversitenin (İTÜ) son iki senesinde, Bâyezid Bakırcılar’daki İbnülemîn Mahmud Kemal Bey’in namaz kılan üniversite talebeleri ile İmam-Hatib öğrencilerine yurt olarak tahsis ettiği konakta, en üst çekme katta kalıyorduk. İstanbul Üniversitesi gibi, bizimkine nazaran çok daha gevşek, devam mecburiyeti olmayan bir üniversitede okuyup o civarda (Bâyezid) kalanlar, şahsen benden çok daha sık, hemen her gün bu Marmara sohbetlerini eder ve bizimle beraber kalanlar gece yarısından sonra yurda gelirler, sabah namazına uyandırmada bizi epey yorarlardı. Bunlardan biri, Hukuk Fakültesinde okuyan Necip Kunt, diğeri de Edebiyat Fakültesinde okuyan, şâir ruhlu adam, üniversitede kalıp profesörlüğe kadar yükselmiş olan, bir trafik kazasında yitirdiğimiz rahmetli Mehmed Çavuşoğlu idi. Her ikisine de, “Neden böyle geç gelip sabah kalkamıyorsunuz?” diye serzenişte bulunurduk. Bilhassa Necip Kunt, “Sorma ağabey, danayı yüzdük, kuyruğuna getirdik; memleket kurtardık hep; tadına doyum olmadığı için kalkıp gidemiyor insan” diye ballandıra ballandıra bu sohbetleri anlatırdı. Doğru idi söyledikleri. Bizden epey büyük, Osmanlı’dan kalma, hatta kendilerini “Son Osmanlı” olarak isimlendirenlerin taktıkları isimle, “Esâfil-Şark-Doğu’nun Sefilleri” de denen, Ziya Bey’den öğrendiğimiz kelime ile sayılı “Obsesyonların” bıkmadan, usanmadan takip ettikleri sohbetlerdi bu sohbetler. İşte, Çavuşoğlu ve Necip Kunt’un bu halleri karşısında ben onlara “Marmaratör” lakabını takmış idim. Bu söz tuttu ve sonradan bütün Marmara sohbetleri müdavimleri için kullanılmaya başlandı.”
Orada bir zamanlar hemen her akşam uzun saatler geçirenler “Marmaratörlük yapıyorduk”. İstanbul’da yaşamadıkları için ara ara gidebilenler “Ne var ki hiçbir zaman tam bir Marmaratör olamadım” diyerek kıraathanenin ruh dünyalarında ve hayatlarında edindiği yere vurgu yaparlar”. (Sh.65)
***
“Sadettin Ökten de böyle yapar ve çocukluğunun yaz mevsimlerini ailece geçirdikleri Kanlıca kıyılarında “iki devri görmüşleri” tespit eder:
“Kanlıca Kahvesi, Boğaz’daki birçok kahveye benzemekle beraber onlardan tek bir özelliği ile oldukça farklıdır. Bu fark Kanlıca Kahvesi’nin ihtiyarlarıyla ortaya çıkar. Eski bir Kanlıcalıdan dinlediğime göre 30’lu yılların sonuyla 40’lı yılların başında yaz ikindilerinden sonra bu kahvede birtakım ihtiyarlar toplanıp biraz sohbet ederler, sonra tefekküre dalarlar, belki hazin bir hayal âlemi içerisinde kaybolup giderlermiş. Bu zevat Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki büyük badirelerde yer alan, vazife gören ve faaliyet gösteren insanlarmış. Savaşlarda, barış görüşmelerinde, devletin yapmaya uğraştığı ıslahat hareketlerinde, maarifte, nâfiada, Dârü’l- Fünûnda hizmet etmişler, gayret etmişler ve sonra hayatın tabii akışı içerisinde yavaş yavaş bu mevkilerden çekilerek Kanlıca’ya gelmişler.” (Sh. 66)
***
“Süheyl Ünver, öğrencisi sayılabilecek Sabahattin Zaim‘e takip ve merak fikrini öğütlemiştir: “Süheyl Ünver Hoca benim çok hürmet ettiğim bir zattı. İkimiz de birbirimize muhabbet beslerdik. Bir gün Kadıköy vapurunda karşılaşmış, karşılıklı hâl hatırdan sonra bana şöyle bir yorumda bulunmuştu: ‘Gençler yaşlıların yanına yanaşmalı ve onları fikren sormalıdır. Bunun yolu ne yapıp edip onları konuşturmaktır. İnsanlar her zaman konuşmazlar, onları konuşturmak için eşref saatlerini yakalamak, bam tellerine basmak gerekir. Her insanın birçok hatıraları vardır. Tabii, üniversite hocalarının da hatıraları, kendilerine göre birikimleri vardır. Ama ister hocalar, ister diğerleri, bu hatıra ve birikimlerini her zaman izhar etmezler, anlatmazlar. Eşref saatlerini yakalayıp da bam tellerine basarsanız onları rahatlıkla konuşturursunuz. Onların birikimlerini kendinize ancak böyle intikal ettirebilirsiniz.” (Sh.68)
***
“Nevzat Kösoğlu, İzzettin Şadan‘ı anarken:
“Yaşlıydı. ‘Birsam-ı Saadet’ isimli bir risalesi vardır; Mutluluk hayali mânâsında. Çok çekingen bir adamdı. Fazla da konuşmazdı. O da Cumhuriyet dönemi, o dönemdeki kavgalar vesaireye meraklı idi. Açıkta pek fazla söylenemeyecek anekdotlar anlatırdı”.
Yaşadıkları dönemde önemli görevlerde bulunmuş olmalarına, belirli insan adalarıyla münasebet kurmalarına, az da olsa yayın yapmalarına rağmen Şadan, Atademir ve Karahöyüklü’nün hayatlarıyla ilgili yazılı bilgiler son derece sınırlıdır.

“İzzettin Şadan 1895’te, İstanbul Sarıyer’de doğmuştur. 1919 yılında da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye girmiştir. 1927-1929 yılları arasında, Paris’te akliye ve asabiye ihtisası yapar….
İzzettin Şadan ilginç bir kişiliğe sahiptir. Mehmed Niyazi, Birsam-ı Saadet adlı kitabını yayınlandıktan dört gün sonra toplatıp yaktırdığını kaydeder. Altan Deliorman, üniversite öğrencisi iken Marmara’da bulunduğu bir gün İzzettin Şadan’la arasında geçen diyaloğu şöyle anlatır:
“Başımı döndürdüm ve onunla yüz yüze geldim. Omuzuma hafifçe ve biraz da teklifsizce dokunmuştu. Beni tanıdığını sanıyordum. Belki biraz göz aşinalığı, o kadar. Onu uzaktan, etrafını çeviren kalabalık arasında kâh konuşurken kâh dinlerken görüyordum. Saçları dökülmüş kafasında kocaman, hatta patlak iki göz muzip nazarlarla bakıyordu. Etli ensesiyle gerdanı boynunu yok etmişti. Orta boyluydu ama şişman sayılacak kadar geniş gövdesi onu olduğundan kısa gösteriyordu.
– Nerede okuyorsun, diye sordu.
– Hukuk Fakültesi’nde.
– İyi iyi! Niye Tıbba gitmedin? Sende hekimlik kıvılcımı var. Cevabımı beklemeden dönüp gitti.
Marmara Kıraathanesi’ndeydim. İşten arta kalan zamanlarda da ara sıra buraya uğruyordum. Birçok arkadaşım bu kıraathanenin müdavimi daha doğrusu tiryakisiydi. Mükrimin Halil, Nuri Karahöyüklü, Mehmed Şevket Eygi, Sezai Karakoç, Nevzat Yalçıntaş, Cevat Rıfat Atilhan, Ziya Nur Aksun, Osman Yüksel Serdengeçti doktorun çevresinde toplanıp sohbetlerini dinlerlerdi. Doktor bazen de onları inadına kızdırıp öfkelendirir, daha celalli konuşmalarını sağlardı. Bana soru sorup cevabını beklemeden giden adama ‘doktor’ diyorlardı. Baştan bunu öylesine takılmış bir lakap sanmıştım. Fakat sonraları onun gerçekten tıp doktoru olduğunu öğrenecektim: Emraz-ı akliye ve asabiye mütehassısı.”

Ziya Nur Aksun Marmara’da geçen yıllar içinde sohbetleriyle daha yakından tanıdığı İzzettin Şadan’ın anılarını ve yakın tarih yorumlarını yazıya geçirmesi gerektiğini düşünür, bu fikrini hasta yatağındaki Şadan’a açar. İzzettin Şadan başta çekingen davransa da gelen ilk defteri kısa sürede doldurur ve yenilerini ister. İzzettin Şadan on beş defter doldurur ve Ziya Nur Aksun’a teslim eder.

Bu notlarda, İzzettin Şadan babasının yanında katılma imkânı bulduğu Sultan Vahdettin’in biat merasiminde gördüklerini şöyle anlatır:”Bir sabah büyük üniformasını giymiş, kılıcını kuşanmış olan babamla birlikte Topkapı Sarayı’na Sultan Vahdettin’in “Biat Merasimi”ne gittik. Babam pardesüsünü bana verdi “Al bunu kolunda tut. Seni uşak zanneder, katılmana ses çıkarmazlar” dedi. Biraz alındım. Bab-ı Hümayun’u geçtik, Bab-ı Selam’a girdik. Babam beni bıraktı gitti. Bab-ı Suade’nin önüne taht konmuş; altınlı taht. Resmî zevat gelmiş. Teşrifatçılar gelenlere “Ayan”, “Mebusan” vb. diye yerlerini gösteriyorlar. Türk ve Alman askeri zevat var. Padişah oturdu, merasim başladı. Arkasında Enderun Ağaları “alkış” denen “Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var” diye başlayan uzun sözleri söylediler. Merasim 2,5 saat sürdü. Bir Alman zabiti balo elbiseli haremiyle (eşiyle) gelmişti. Mabeyinci gitti, fasih bir Fransızca ile “Hanımlar iştirak edemez” dedi. Alman “Pardon Mösyö” deyip hanımı gönderdi”. (Sh.69)
***
“Ahmet Ersin Yücel (Zaptiye Ahmet), 1942 yılında Yozgat’ta doğar. İlkokul ve ortaokulu memleketinde tamamladıktan sonra lise öğrenimi için İstanbul’a gelir ve Haydarpaşa Lisesi’ne başlar. Burada Mahir İz Hoca ile tanışır ve onun sohbet halkasına dahil olur. Liseden sonra 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başlar, burada bir yıl okuduktan sonra Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Bölümü’ne kaydolur. Zaptiye Ahmet aynı dönemde bir süre Haydarpaşa Lisesi’nde etüt öğretmeni olarak görev yapar.
Zaptiye Ahmet deyince onu tanıyanların aklına gelen ilk özelliklerinden biri, sıkça dillendirdiği “mesele geçmek” tabiridir. “Mesele geçmek” Zaptiye Ahmet için her zaman ve her zeminde Osmanlı’yı konuşmak, anlatmak ve bu büyük tarihin derinliklerinde gezinmektir. O, kendine has üslubuyla “Efendiler açık olalım” der ve Osmanlı meselesini konuşmaya başlar. Osmanlı onun için o kadar önemlidir ki, dünyada iki hanedan var der; “Âl-i Resul” ve “Âl-i Osman”. O, Osmanlı devrini Asr-ı Saadet’e bağlanan bir köprü gibi görür, bu düşünceyle yaşar. Osmanlı’yı bilmek onun için İslam’ın beş şartını bilmekten hemen sonra gelir. İnsanları tanıştırırken eğer Osmanlı’yı bildiğine kani ise “Arkadaş altı-yedi meseleye vakıftır” der. (Sh.116)

Galip Erdem, 1960’lardaki İstanbul ziyaretlerinde büyük bir ihtimalle Marmara Kıraathanesi’nde tanıdığı Zaptiye Ahmet’in 1969’da genç yaşta vefatı üzerine şu satırları kaleme alır:
“Hiç unutamayacağım: 3-4 yıl önce, Ağabey, demişti, artık fukaralıktan kurtulacağız. Karar verdim. Ticaret yapacağım, zengin olacağız. Gülmüştüm: Yapma be Ahmet, boşuna yorulma. Nasıl olsa iflas edeceksin. Neden mi? Gayet basit. Marmara’da ‘mesele geçmek’ten vakit ayırıp işine gidemezsin ki. Gidebildiğini düşünsek bu sefer de müşterilerine mesele geçersin. Hele, ‘Mesele’den anlayan birine rastladın mı işin tamamdır. Hiç para ödemeden dükkânı boşaltmak istese vermeden edemezsin.” (Sh.106)
***
“Gündoğdu Serhatlıoğlu, Saib Atademir‘le Marmara öncesine, Sahaflar Çarşısında çıraklık yaptığı yıllara dayanan tanışıklığını şöyle anlatır:
“Ben 1958 senesinde 3 ay sahaflarda İstanbul kitabevinde çalıştım. Hacı Muzaffer Ozak’la komşuyduk. Kitapçıda çalışmam şöyle oldu. Ben ara sıra eski yazı kitap bakıyordum. Öyle öyle tanıştık. Dükkânın iç kısmında bir sürü eski yazı kitap vardı. Ben onları tanzim edeyim, siz bana istediğim kitapları makul fiyatla verin dedim, işe girdim ama olmadı. Tezgâhtar olarak çalıştırdılar beni. Üç ay çalıştım. Müşterilerinden biri Saib Atademir’di. Sadi Irmak’la Saib Atademir Fransızca kitaplara bakıyorlardı. Bol kitap alan bol para ödeyen adamlardı. Bir gün Atademir geldi. Konuşurken İmam-hatip okullarına bir eleştiri yaptı, ben de ona itiraz ettim. Onu zor sorular sorarak köşeye sıkıştırdım. Kalp varmış onda zaten sinirli bir adam. Titremeye başladı. Ama sonra öğrendim ki imam hatiplere karşı bir adam değil. Öfkelendi, gitti. Darılacağını nereden bileyim dedim kitabevindekilere. Atademir’le sonra Marmara’da aynı masalarda oturduğumuz çok oldu ama beni hatırlayamadı.”
Asabi kişiliğine rağmen Atademir, Marmara’nın son derece renkli insan manzarası içinde yer edinir. Dostları ve muakkipleri (takipçileri) onu sadece konuşan veya tartışan biri olarak hatırlamazlar.
Saib Atademir Marmara Kıraathanesi’nin ilginç karakterlerinden biri olan Filozof Cemal’le daima ilgilenir:
“Marmara’nın serazat tiplerinden Filozof Cemal parasız kaldığı zamanlarda, sahaflardan bulduğu arap harfleriyle basılmış herhangi bir kitap veya risaleyi koltuğunun altına sıkıştırıp kahveye gelir, Saip Bey’in yanına otururdu. Bir fırsatını bulup kitabı çok ciddi inceler gibi yapar, Saip Bey’in ilgisini çekince de “Değerli bir eser, sahaflardan bulup aldım. Yıllardır arıyordum.” der, Saip Bey de kitabı karıştırır ve kendisine satmasını söylerdi. Filozof Cemal, “Aman hocam hediyem olsun…” gibisinden mırıldanırken hoca, Cemal’in o zamanın parasıyla on kuruşa aldığı risale için ona bir teklik toka ederdi. Cemal’in bu ticaret oyunu masadakileri de sevindirir, “Hocam kelepir oldu, ucuza düşürdünüz, diyerek iki tarafı da memnun ederlerdi. Prof. Atademir, belki de içinden güler, hiçbir işine yaramayacak bu arapça risaleyi iç cebine yerleştirir, eve gittiğinde de Filozof Cemal’e yardım etmiş olmanın iç huzuru ile risaleyi bir köşeye atardı.” (Sh.73)
***
“Nuri Karahöyüklü, 1990’ların sonundan itibaren İLESAM, Yazarlar Birliği ve Ozanlar Kahvesi’nde tanıdığım kadim Marmaratörler arasındaki sohbetlerde konu Yeniçeriliğin kaldırılmasına ve Tanzimat’a gelirse mutlaka hatırlanan bir isimdi. Bin-sekizyüz-yirmialtı derken yaptığı vurgu unutulmuyordu. Onu Marmara’da dinleyenlerden Erol Kılınç, Karahöyüklü’nün bu iki konudaki hassasiyetini şöyle anlatır:
“Bu zat da İTÜ’den emekli Matematik profesörüydü. Tarih konularından, siyasetten söz etmeyi severdi. Tipik yorumu: ‘Malazgirt, Niğbolu, Mohaç… geliyorsun geliyorsun geliyorsun… 1826’ya gelince, iş, hah işte burada sapıyor; yoldan çıkıyor” diyerek, tarihî seyrimizin Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla beraber doğrultu değiştirip, kötüye yöneldiğini söylerdi.’

Nuri Karahöyüklü (Elbistanlı) Marmara sohbetlerinde en çok ve en uzun bu iki konu üzerinde durur. Öyle ki bu sebeple espriler üretilir: “Her gün akşam Küllük’te Tanzimat’tan başlar, cumhuriyete gelinceye kadar gece yarısı olur ve oradakiler dağılırdı. Arkadaşlar, ‘Hoca 25 seneden beri Cumhuriyet’e başlayamadı’ diye şaka yaparlardı.”
Marmara yâranında bir matematikçinin bu denli tarihle meşgul olması hayretle karşılanırken Karahöyüklü’nün davranışlarındaki teklifsizlik ve sadelik bu hayreti bir kat daha arttırır: “Nuri Karahöyüklü, matematik alanında sözü geçen uzman bir bilim adamıydı. Ama Marmara Kıraathanesi’ne geldiğinde Konyalı bir esnaf, bir halk adamı kişiliğine bürünür, tadına doyulmaz bir üslupla sohbete girişirdi?”
Hem İstanbul Teknik Üniversitesi’nden öğrencisi hem de Marmara Kıraathanesi’nde dinleyicisi olan Ahmet Nuri Yüksel, Karahöyüklü’yü yetişmesinde en çok emeği geçen isimlerin arasında sayar:
“İstanbul’da esas yetişme yerimiz, beni oraya meylettiren Allah’a binlerce şükür olsun, Milliyetçiler Derneği, onun mânevî kurucusu ve başkanı Nureddin Topçu, tabii Üstad Necip Fazıl, İTÜ’den hocamız Nuri Karahöyüklü ve diğer büyüklerle yapılan sohbetlerdir. Hiç tereddüt etmeden ifade edebilirim ki, bizim esas yetişme mektebimiz bu sohbet meclisleridir; sohbet kültürünün çocuklarıyız biz. Bu mazhariyetle iftihar ederim.
İşte bu büyükler arasında, meşhur, ama benim için düzensiz Marmara kahvehanesindeki sohbetlerde tanıdığımız Nuri Karahöyüklü hocamız ile Ziya Nur ağabeyimizden daha çok nasip aldık. Bütün bu saydıklarım bizim ruh ve kafamızı yoğuranların başında gelir. Onlar neyi nasıl verdiler, biz neyi nasıl aldık bunu anlatmak ve izah etmek mümkün değildir. Bu bir oluşmadır; ne şekli tarif edilebilir, ne de oluş biçimi, prosesi-vetiresi (dar yol, üslup, tarz).”
Nuri Karahöyüklü’nün Saib Ragıp Atademir ile tutuştuğu Karamanlı-Osmanlı kavgası da Marmara cemaatinin unutamadığı hadiselerdendir:
“Marmara dediğin zaten serbest tartışma mekânıdır; kimler yok ki… Fakat, bizim sohbetlerini dinleyerek yetiştiğimiz yahut az çok nemalandığımız insanlar içerisinde Teknik Üniversitede matematikçi Nuri Karahöyüklü (prof) Hoca vardı. Osmanlı tarihi üzerine çok ilgi çekici anekdotlar anlatırdı. Osmanlı tarihine de bir bakış tarzı vardı; toz da kondurmazdı. Konyalı Saip Ragıp Atademir de, tarih üzerine konuşurdu. Fakat o, Karamanlıcı idi; Osmanlı’nın Karamanlı’ya haksızlık ettiğini, Karamanoğlunun daha şuurlu Türkçü olduğunu söylerdi. Nuri Hoca’yla zaman zaman kavga ederlerdi. Bir araya gelmezlerdi. Birinin oturduğu yere öbürü oturmazdı; ama birbirlerini uzaktan gözetlerlerdi.” (Sh.74)
***
“Ziya Nur Aksun’un İstanbul hayatı Fakülteler Matbaası’nda çalışarak, Marmara Kıraathanesi’nde sohbet ederek ve evde okuyup-yazarak geçer. Ziya Nur Aksun, 1958’lerden felç olduğu 1 Nisan 1976 gününe kadar geçen zaman içinde dergi yazıları, kitapları, kitap hazırlıkları ve hem matbaada hem de Marmara Kıraathanesi’nde, merkezinde bulunduğu sohbet halkalarıyla zengin bir hayat tecrübesini ortaya koyar. Kitaplarından biri, not ve yorumlarını ekleyerek hazırladığı Filibeli Şehbenderzâde Ahmed Hilmi Efendi’ye ait İslâm Tarihi diğeri “Z. N.” Rumuzuyla yayımladığı Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi’dir. İkisi de 1974 yılında yayımlanır. Asıl eseri olarak tasarladığı Osmanlı Tarihi’nin yayınlanması için 1995 yılını beklemesi gerekir. Yazdığı 6 ciltlik Osmanlı Tarihi’nin başlıca özelliği, en geniş biçimde 19. yüzyılı ele almasıdır. Beş yüz yıllık dönem birinci cilt ve ikinci cildin bir kısmında özetlenerek anlatılır, eserin geri kalanında “imparatorluğun en uzun yüzyılı” derinlemesine işlenir”. (Sh. 78)
***
“Ali İhsan Yurt iki özelliğiyle zihinlerde yer eder; Hafızası ve ilm-i şemaile ilgisi. Vefatına kadar sayısız sohbetinde bulunan Abdullah Uçman onu şu cümlelerle anlatır:
“Ali İhsan Hoca pek eli kalem tutan biri değildi. ‘Enderun şeyhi’ derdik biz ona. İsmail Saib Sencer benzeri bir insandı. Sorarsınız, kitapların künyesini verir. İlm-i kıyafet bilgisi vardı. İlk tanıştığı insanın nereli olduğunu, görünüşüne, simasına, oturuşuna, kalkışına, yüzüne, omuz başlarına bakıp anlamaya çalışırdı. Evlenmek isteyenler eş adayının fotoğrafını ona göstererek fikrini almaya çalışırlardı. Tek kitabı olan ‘Akşemseddin’ önemlidir. Merhum Fethi Gemuhluoğlu’ndan birkaç defa bu kitap Avrupa’da çıksaydı, fahri doktora verilirdi’ cümlesini duydum. Ali İhsan ağabeyin hafızası çok kuvvetliydi. Geçirdiği beyin kanaması sonrasında, o hayranlık duyduğumuz hafıza büyük ölçüde silindi. İbretliktir. Yıllara yayılan sohbetlerinden bazı parçaları defterime kaydettim.” (Sh.86)
***
Elbistanlı, şair, Hacettepe’de edeb hocalığından emekli Ali Akbaş’ın satırları, Galip Erdem‘in hayata karşı gösterdiği “tavrın” farklılığını ifade eder: “Nice fedakar, iyiliksever, idealist insan vardı ama hiç kimse onun gibi kendini unutmuyordu, herkesin aklı başındaydı. Bir tek o, inançları adına benini unutmuş, kendini bütünüyle inandığı değerlere adamıştı. Normali aşan bir şey vardı onun yaşayışında. Ancak onun gibi hayatı unutanlar hayatı yakalıyorlar, kendini unutanlar kendini buluyorlar.” (Sh.105)
***
“Ziya Nur, Dündar Taşer’i ilk görüşünü kitapta şöyle anlatır:
“Onu, ilk defa, İstanbul’da, ard arda verdiği iki konferansta dinledim. Bunlardan birincisi, o sıralarda yeniden tazelenen Kıbrıs meselesine dâirdi. Diğeri ise, iki asırdan beri Türkiye’de yapılan inkılap ve teced- düd hareketlerinin bir muhasebesi mahiyetinde idi.”
Ziya Nur ile Dündar Taşer’in tanışma hikâyesini Mehmed Niyazi’den birkaç defa dinlemiştim. Dündar Taşer partisinin çalışmaları için İstanbul’dadır. Mehmed Niyazi de onu karşılayanlar arasındadır. Bu sıralarda Marmara Kı- raathanesi’nin alt tarafındaki düğün salonu konferans ve toplantılar için de kullanılmaktadır. Dündar Taşer’in konuşmacı olarak katılacağı toplantı için Mehmed Niyazi Marmara Kıraathanesi’ne gidip orada bulunan arkadaşlarını davet eder. Ziya Nur da o sırada oradadır. Hikâyenin bundan sonrasını Mehmed Niyazi’den dinleyelim:
“Yümni Düğün Salonu’nda çok az kişiyiz. 20-30 ancak. Yukarıda rahmetli Ziya abi oturuyor arkadaşlarla. Dedim ki, ‘Ziya abi aşağıda toplantı var, gel biraz kalabalık oluruz. Dedi ki, ‘Bunlar kaputlu, bunlardan bir şey olmaz. Askere ‘kaputlu’ diyordu. Dedim ‘Benim hatırım için gel, kalabalık olsun. Sonra baktım ki, Ziya abi en önde dikkatle dinliyor. Yani bu kaputlu farklı bir kaputlu; böylece tanıştılar, ondan sonra dostlukları ömür boyunca devam etti”. (Sh.120)

Erol Güngör, Dündar Taşer’in ölümünden sonra kaleme aldığı yazıda, “İnsanın anlayışlı bir muhatap bulması ne büyük bir saadettir” diyor.
***
Bu kitapta Sezai Karakoç, Muzaffer Ozak, Necip Fazıl, O. Yüksel Serdengeçti gibi ilgi çekici kısımlar da var. Meraklısına duyurulur.
İsmi geçen muhterem merhum zatlara da rahmet ve mağfiret, hayatta olanla hayırlı uzun ömür niyaz ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir