Yazı başlığının adı sahibi birkaç yıl önce kaybettiğimiz merhum Mevlânâ İdris Zengin’dir. 28 Şubat günlerinde yazdığı kısa bir şiirin son iki dizesi ve o zamanlar dilimizin zikr-i virdi sayılırdı. Mevlânâ ile hukukumuz, İstanbul Hukuk’a girdikten sonradır. Tanışmadan önce aynı mahallenin aynı sokaklarında oynamışlığımız vardır. Andırınlı olan Mevlânâ dünyaya geldiğinde, benim ilkokul öncesi hayatım Maraş’ın bu şirin ilçesinde geçti. Andırın bugün bile o kadar da âhım şâhım kalabalık bir yer değil. Hele 60’lı yıllar boyunca hiç değildi! Bundan on yıllar sonra aileye dünür olup burayı ziyaret eden Mustafa Kutlu’nun ifadesiyle: “Andırın, Andırın; iki dükkân bir fırın” denilecek kadar dağların başına konuşlanmış sakin ve dingin bir belde. Sonradan öğrendim ki baba Zengin’in burada bir matbaası varmış ve Andırın Postası adında bir gazete çıkarıyormuş. Nuri Pakdil’in çevresinde yetişmiş olan Kâmil Aydoğan Andırın Lisesi’ne müdür olarak gelince, Zengin’lerin büyük oğlu Nedim Ali ile gazetenin eki olarak İkindi Yazıları’nı çıkardılar. Ortanca oğul Mevlânâ böyle bir ortamda doğdu ve sesini duyurdu. Küçük oğul Salih ise babasıyla işe gide gele matbaanın kendine has kokusunu almış olmalı ki o da bugün yazı-çizi işleriyle hâlâ haşir neşir.
Mevlânâ şimdilerde Eyüp Sultan’ın eteklerinde yatan “hamûşân”lar arasına sırlanıp taa haşre kadar dostlarıyla ve adı sahibi büyüklerle buluşmayı bekliyor. Ölümün bu eşitlemesi, insanoğlu yaratılalıdan beri herkes için geçerli.
Her gecenin bir gündüzü, her gündüzün de bir akşamı vardır. Gün doğmadan gecenin rahminden neler doğacağını bilemezsin. Çünkü karanlık görünen o geceler, aklın hayâlin almayacağı nice sevinç ve kederlere gebedir. Kırımlı Rahmî işte bunları demek istiyor şu meşhur beytinde:
Âbisten-i safâ vü kederdir leyâl hep
Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar
Sahi, 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söyleyen o generalin adı ne idi, hatırlayan var mı? Karamanlı Nizamî’nin dediği gibi:
Şeb-i firkat geçiser mihnet ü hicrân gidiser
Subh-ı vasl erişiser mihr-i münevver geliser
Ayrılık gecesi uzun sürmez tez geçer, içinde bulunduğumuz sıkıntılar gider ve onulmaz sandığımız yaralar iyileşir, kavuşmayı umduğumuz sabaha bir an önce erişir ve sonrasında aydınlık bir güneşe doğarız. Görüldüğü gibi hep umutlu şairimiz. Nasıl olması ki eden bulur dünyasıdır burası! Taşlıcalı Yahya’ya göre, dünyada insanlara zulmeden kimse, son demde kendisi de zulme uğrar:
Halkı rencîde eden âlemde
Kendi rencîde olur son demde
Bizim için neyin iyi neyin kötü olduğunu, olup bitenin hayır mı şer mi olduğunu bilemeyiz. Cami kürsüsünde vaiz efendinin söylediğini, Adlî şiir diliyle kendi divanında şöyle formüle eder:
Gâh olur devrân bize mihr ü vefâlar gösterir
Gâh döner her lütfuna yüz bin cefâlar gösterir
Çünkü Said Paşa’nın deyişiyle:
Hak Teâla senden a’lemdir senin ahvâlini
Öyle değil mi! Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın bilip de bizim bilmediğimiz şey, uğrayacağımız “kaza”nın ne zaman zuhûr edeceği. Takdir olunan şeyin gerçekleşmesine kaza diyoruz. Ancak hakkımızda neyin takdir olunduğunu bilmiyoruz. Nâilî’ye göre, hakkımızdaki kaza hükmünün değiştirilmesi nasıl mümkün değilse, kader kaleminin bizim için yazdığı alın yazısını da bozmak o kadar zordur:
Ne mümkündür bula ey Nâilî hükm-i kazâ tağyîr
Bozulmak mümtenidir ser-nüvişt-i hâme-i takdîr
Bizim için sâhil-i selâmet denilen arzu ettiğimiz kıyıya gönül kayığı geç kalmaz, bir gün mutlaka ulaşır. Ama bu kavuşma senin istediğin zaman olmayabilir. Ancak istediğin o yere rüzgârın müsait olduğu bir zamanda esmesiyle ulaşabilirsin. Bu ne zaman olur? Allah bilir! İşte o biraz zaman alır. Ne vakitse artık! Rüşdî Paşa söylüyor bunu. Kim bilir, bir an önce olsun isteyip de olmayan hangi işi için söylemiştir:
Erer bir sâhil-i maksûda âhir fülk-i dil kalmaz
Olur bir gün müsâid rûzgâr ammâ zamân ister
Kelîm-i Eyyûbî de aynı şeyi anlatmak istiyor sanki:
Sühûletle gelir sanma kenâre keştî-i ümmîd
Müsâid bahta dâir bir muvâfık rûzgâr ister
Umut gemisi kenara ne zaman kolay yanaşır ki! O da uygun bir rüzgâr yakalayıp varacağı yere bir an önce gitmek ister. Unutmayalım ki burada “rûzgâr” kelimesini şairlerimiz tevriyeli kullanıyor. Rûzgâr, “yel” mânâsında ele alındığı gibi “zaman” anlamında da kullanılır ki yukarıdaki her iki beyit için de geçerlidir.
Garibim Süleyman Mezâkî gençlik yıllarında hevesini alamamış olacak ki talih yüzüne neden sonra gülmüş. Bir dolu kadehi beklemek için bin boş kadehe el sürmüş. Beklemiş ama sonunda da bulmuş. Sadece senin istemenle olmuyor demek ki, onun da seni istemesi ve uygun bir zamanı kollaması gerek:
Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Döner vefk-i merâm üzre felek ammâ neden sonra
Bosna-Hersek’in Çayniçe kasabasından çıkıp, Mısır’da kâtiplik yapan; Fazıl Ahmed Paşa ile Avusturya’ya savaşa giden; Girit’te Kandiye kalesinin fethinde bulunan Mezâkî’nin fırtınalı bir hayatı vardır. Mezarı Galata Mevlevihanesi haziresinde bulunduğuna göre, feleğin dunduğu dolu kadehi ömrünün sonunda yakalamıştır. Muhataralı ve aşırı rüzgârlı bir havada kişinin menzil-i maksûduna erişmesi kolay değil. Hele aceleyle hızlı hızlı koşması hiç tavsiye edilmez. Böyle havalarda aheste aheste gideceksin. Acele edersen ayağına eteklerin dolaşır ve hafazanallah yüz üstü kapaklanırsın. Hâtemî mahlasıyla yazan Edirneli İbrahim Efendi söylüyor bunu:
Erişir menzil-i maksûduna âheste giden
Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır
Şairin bu beyti söylediği sıralarda demek ki atalarımız pantolon giymiyormuş. Etekten bahsetttiğine göre şalvar da giyilmiyormuş. Demek ki menzil-i maksûda erişmek için acele etmemek gerekmiş. Koca Ragıp Paşa’ya göre, muradına erişmek için acele edenlerin çoğu tabii olarak tehlikelerle dolu sarp yokuşu aşamayıp hep yolda kaldılar:
Bi’t-tabi tehâlük ile yolda kaldı hep
Ser-menzil-i murâda vakitsiz şitâb eden
Demek ki neymiş! Herşeyin bir zamanı varmış. Âşık ayrılık acısı çekmeli ki visâle erince bunun kıymetini bilsin. Sevgilisine ulaşmak için yorulmayınca, kapısını çalmak için acı çekmeyince kavuşmanın ne zevki olur! Talihin insanın yüzüne gülmesi, çekilen nice sıkıntılardan sonradır. Fennî-i Kadîm’in dediği tam da budur:
Visâle eremez ta çekmeyince firkati âşık
Teveccüh eyler ikbâl âdeme idbârdan sonra
Şeyhülislâm Yahya’nın beklemekten yana bir şikâyeti yok. Adam teslim ve tevekkülü elden bırakmayan mütevekkil bir din adamı. Yalnız söyleyip söylememekte tereddüt ettiği bir şey var:
Mahveder revnak-ı ruhsârını hatt-ı siyehin
Kangı gündür ki anın âhiri akşâm olmaz
Şöyle diyor Yahya Efendi: Ey dilber, bir gün olur yüzünde belirmeye başlayan o siyah tüyler yanağının güzelliğini mahveder. Bilmez misin ki her gündüzün bir akşamı vardır. Ben şu yaşımda, başımda kavak yellerinin estiği o gençlik yıllarının sarhoşluğunu biliyorum; ya sen, sonbaharın insana huzur veren iklimini yaşadın mı?! Bilemezsin, çünkü yaşamadın. Yahya Efendi’nin beytiyle yazıyı kapatalım darken, Balıkesirli Zâtî’nin iki mısraı gelip önümüze dikildi:
Bu hüsnü kendine bâkî kalır sanma ey dilber
Güzellik pâyidâr olmaz geçer âheste âheste
Sahip olduğun bu güzelliğin sende ilelebet kalacağını mı sanıyorsun?! Hiçbir güzellik kalıcı değildir, gün gelir aheste aheste gelip geçer. Fakat sen farkına varmazsın. Hayatın sonuna geldiğinde de iş işten geçmiş olur. Çünkü her gelen gider, her doğan ölür.

“Aldırma Çiçek Bu Da Geçecek, Hüseyin Yorulmaz” için 2 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir