Şu Yüce Dağları Duman Kaplamış
Şu yüce dağları duman kaplamış
Yine mi gurbetten kara haber var
Seher vakti burda kimler ağlamış
Çimenler üstünde göz yaşları var
Ufukta iz gördüm kızıl bayraktan
Bulutlar nem almış yeşil yapraktan
Bir kız ağlar sesi gelir uzaktan
Yine mi gurbetten kara haber var
Gönlümüz gam alır böyle günlerde
Önüme çektiler bir siyah perde
Yar senin aşkınla tutuldum derde
Yine mi gurbetten kara haber var
Bazı şiirler vardır; ne zaman okunsalar insanın içindeki eski bir yarayı yoklar. Sızıyı tazelemezler belki ama varlığını hatırlatırlar. Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın Şu Yüce Dağları Duman Kaplamış şiiri de böyledir. Bir türkü sadeliğiyle başlar ama her mısraı, okurun kalbine saplanan sessiz bir ok gibidir. Dağları kaplayan dumanın yalnızca tabiatı değil, insanın talihini ve bir devletin ufkunu örttüğünü sezdirmesi bundandır.
Rıza Tevfik burada bir “şair”den çok, büyük bir yıkıma tanıklık etmiş acılı bir insan gibi konuşur. Sesi yanık, nefesi ağırdır. Sözü felsefenin değil, yasın içinden gelir.
Düşünceden Duyguya Geçiş
Rıza Tevfik’i anlamak için onun felsefî düşüncelerle dolu kalın eserlerinden ziyade, sustuğu ve halktan biri olarak göründüğü metinlere bakmak gerekir. Kant’la, Spencer’la meşgul olmuş bir zihnin, bir halk koşmasında bu denli sahici bir acıyı kurabilmesi basit bir üslup tercihi değildir. Bu, modern aydının bilginin yükünden yorulup kalbin ilkel ama dürüst sezgisine sığınmasıdır.
Şair, Batı düşüncesinin soğuk rasyonalizmini bir anlığına geride bırakır; çimenin üzerindeki çiği “gözyaşı” olarak görebilecek o kadim duyarlılığa döner. Çünkü bazı zamanlarda düşünmek değil, hissetmek gerekir. Bazı zamanlarda ise susmak, en yüksek sözdür. Feylesof, bu şiirde aklın bittiği yerde kalbin başladığını ve düşünceden duyguya nasıl geçildiğini gösterir.
Duman, Dağ ve Kara Haber
Şiirin daha ilk dizesindeki duman, meteorolojik bir ayrıntı değildir. O duman, dağılmakta olan bir devletin puslu ufkudur; cepheye gidip dönmeyenlerin, yarım kalan mektupların, kapıyı çalmadan hissedilen kara haberlerin simgesidir.
Anadolu kültüründe dağ, aşılması gereken bir kaderdir. Dağ dumanlandıysa yol kapanır; yol kapandıysa ses kesilir; ses kesildiyse yürek olan biteni çoktan anlamıştır. Rıza Tevfik bu sezgiyi bir filozof mesafesiyle değil, bir deyiş ustasının içtenliğiyle dile getirir. Buradaki “kara haber”, yalnızca gurbetten gelen bir mektup değil, insanın dünyadaki gurbetliğinin ve varoluşsal yalnızlığının da habercisidir.
Kızıl Bayrak, Siyah Perde
Şiir ilerledikçe gözümüzün önünde sessiz bir sahne kurulur. Seher vakti… Ne gece bitmiştir ne gündüz başlamıştır. Yas, tam da bu belirsiz aralıkta başlar. Ufukta görünen kızıl bayrak, hem vatan savunmasını hem de şafağın kızıllığında yansıyan şehadet kanını çağrıştırır. Uzaktan gelen kadın sesi ise bu trajedinin en dokunulmaz şahididir.
Finalde çekilen siyah perde, yalnızca şiirin bitişi değildir. Bir devrin, bir masumiyetin ve bir daha geri dönmeyecek olan eski dünyanın kapanışıdır bu. Perde iner ve geriye sadece sükût kalır.
Sitemden Teslimiyete
Rıza Tevfik’in Uçun Kuşlar şiiriyle karşılaştırıldığında, burada çok daha boyun bükülmüş bir hüzün vardır. Uçun Kuşlar’da politik bir sitem ve sılaya dönüş umudu hissedilirken, Şu Yüce Dağları Duman Kaplamış’ta kabullenilmiş bir son konuşur. Bu, Tanpınar’ın sözünü ettiği o derin iç sarsıntının halk diliyle verilmiş en yalın hâlidir.
Şair ne isyan eder ne de haykırır; sadece bekler. Çünkü Anadolu’nun yas tutma biçimi budur: Acı kapıyı çalmadan önce ona gönülde yer açmak. Rıza Tevfik’in Sevr sürecindeki rolü ve ardından gelen sürgün, Uçun Kuşlar’daki bireysel melankoliyi doğurmuştur. Ancak bu şiirdeki acı, şairin şahsını aşar; dağılan bir coğrafyanın ve parçalanan bir toplumun kolektif ağıtına dönüşür.
Düşünceyi Kavuran Türkü
Bugün bu dizeleri Aysun Gültekin’in vakur sesiyle ya da Ali Ekber Çiçek’in o derin irfan yüklü yorumuyla dinlerken, yalnızca bir şiiri değil, bir hafızayı devralırız. Metin, yazılı edebiyattan çıkıp yeniden sözlü kültüre, ait olduğu toprağa döner. Anonimleşmesi, acının kişisel olmaktan çıkıp ortaklaşmasının bir sonucudur.
Rıza Tevfik’in bize bıraktığı şey bir edebiyat dersi değil, bir varoluş pusulasıdır: En karmaşık teoriler bile bir gurbet türküsünün taşıdığı hakikat kadar ağır değildir. İnsan kendini en çok, büyük bir kaybın eşiğinde tanır.
O yüce dağları kaplayan duman hâlâ dağılmış değildir. Sadece biçim değiştirir. Kimi zaman bir göç yolunda, kimi zaman betonlar arasında sıkışmış modern insanın yalnızlığında yeniden belirir ve Rıza Tevfik’in sözlerinden dökülen o buğu, hâlâ aynı soruyu fısıldar:
“Kara haber gelmeden de yas tutulur mu?”
Anadolu insanı bilir ki tutulur. Bazı şiirler de bu önsezili yasın yeryüzündeki en sessiz, en vakur şahididir.
