Teoman Hoca’nın “Öyle geçer ki zaman, Seni unutmak ne mümkün” diye başlıyor bir şiiri ve şöyle devam ediyor “Meğer bir göz açıp kapama kadarmış, Öte âlemde ne zaman, ne mekân varmış”. Aradan 4 sene geçmiş. 6 Aralık 2021 vefatı. Hz. Mevlâna’nın da şeb-i arus ayında.

“Sular akar ummanda birbirlerine karışırlar
Topraklar uçuşur çilede mezcolurlar
Canım canına katılmıştır
Kâlûbelâ yeniden şebiârusumuz olacaktır”

“Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir”. Âlimlerin sohbetine mazhar olmak, onlarla karşılaşmak, onları dinleyerek kulaktan beslenmek, dünya yolculuğunda olgunlaşmak ve bu yolculukta ödev ve mesuliyetlerimizi anlamak için elzemdir. Velhâsıl onlarla karşılaşamıyorsak eğer, eserlerinden faydalanabiliriz. Yok ben kitap okumam, anlamam diyorsanız da internette son asır âlim ve âriflerimizin sohbetlerinden istifade edebilirsiniz. Hatta defalarca seyrederiz, dinleriz. “”Et-tekrârü ahsen velev kâne yüz seksen” (Tekrar etmek en güzeldir, 180 kere de olsa!)
1947 yılında Zonguldak Kozlu’da doğan Şaban Teoman Duralı’nın babası Türk, annesi Alman. Babası Sabih Bey oğluna “ismi ile müsemma olsun” diye Şâban-ı Veli hazretlerine telmihen Şaban adını vermiş. Babasının maden santralinde müdür olması nedeniyle çocukluğu Zonguldak’ta geçmiş. Bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Kozlu’da çok büyük bir ağaç vardı. O şimdi orada yok. İkinci Dünya Savaşı’nın hararetli günlerinde Alman ordusunun Meriç sınırlarına kadar dayandığı günlerde Kozlu Elektrik İşletmeleri Müdürlüğü’nde çalışıyordu babam ve Ankara’dan işletme müdürüne bir yazı gelmişti. Yazı annemin Alman ırkından olmasından dolayı babamın derhal açığa alınmasını emrediyordu. İşletme müdürünün Ankara’ya cevabı, ‘eğer o kişi ihanet ederse beni Kozlu meydandaki ağaçta asabilirsiniz,’ olur. Ben işte o gün bu toprak üzerinde öğrendim vefa ne demek, güven ne demek?”
Küçük yaşlarda hiç başka eğitim almadan, annesinden Almanca öğrendi. 1977’de Kanada Quebec Üniversitesi’nden bir davet aldığında babası “Sen buranın ekmeğini yedin oğlum. Burası seni yetiştirdi, okuttu. Doktorana kadar burası yatırım yaptı sana. Bu tabanı yarık, cebi delik millet baktı” sözleri üzerine daveti geri çevirdi ve ülkesinde kaldı.
Bu hususta Hoca’nın şu sözlerine de rastlıyoruz:
“Bizde yurt dışına gidenlerde yakasını kaptırmak gibi bir huyumuz da var. Güçlü ülkelere giden insanlarımız da o ülkenin o milletin başat etkisini görmüşümdür. Fransız gibi Alman gibi davranmaya başlıyorlar. Kraldan çok kralcı oluyorlar”.
“Ben ilkokuldan profesörlüğüme kadar bütün eğitimimi bu ülkede aldım. Birilerinin Oxford, Sorbonne mezunu olmakla övündüğü bir süreçte ben her şeyimle bu ülkenin imkânlarıyla ilerledim. Ben bu ülkenin sermayesiyim ve bu sermayenin karşılığı olarak da ülkeme bir görev borcum var. Güven ve görev borcu. Hayatta en hakiki mürşit ilim değildir, güvendir.”
***
Ali Değirmenci’nin söyleşi kitabı “Öyle Geçer ki Zaman- Teoman Duralı Kitabı” Turkuvaz yayınlarınca neşredilmiş. Bu kitap, hocanın hayatını, annesi ve Almanya’daki akrabalarını, baba tarafının mesleki ve siyasi yönünü, edebi ve entelektüel çevrelerini sohbet içerisinde anlatır. Ve okurken yakın tarihin içine çeker.
“Babamın âşık olduğu bir şeydir, sohbet. Sıyâset ve tarih üzerine muhabbet edilir. Özellikle Ankara ile İstanbul’daki sohbetlere günün kalburüstü adamları gelirdi. Eski adamlar, ama temâyüz etmiş kişiler. Babam istemeye istemeye de olsa siyâsete atılınca, orada müdhiş bir ortam oluştu. O günün nüfusunu düşünün. İlkokul beşinci sınıftayken 1957de, Türkiyenin nüfusu yirmi dörtmü, yirmi beş milyonmu neydi. Yetişmiş insanlar bir avuç kadar bir şeydi, işte bunlar biraraya gelirlerdi.
Samet Ağoğlu’nu falan çocukluğumda gördüm. Sabati Ataman, Cevat Şakir Kabaağaç, Refi Cevad Ulunay, Burhan Felek, Ahmet Emin Yalman. Özellikle müzmin ihtilâlci büyükdayım, yânî babamın dayısı Çerkes Hasan’dan ötürü, babamın geniş bir çevresi vardı. Hepsini çok genç yaşta tanıma fırsatını elde ettim. Bunlar 1880lerin, 1890ların adamlarıydı. İlk gençlik yıllarımda hep bu insanların konuştuklarına, söylediklerine kulak misâfiri olurdum. Evler büyük değildi. Meselâ Ankarada hepimiz aynı odada otururduk. Hele kışın, dışarısı buz keserken, eksi bilmem kaçlarda. Bunlar rakı sofrasına oturur, orada sıyâsî dedikodularını eder, ben de bir köşede sözümona ders çalışırdım”.
“Annem bana çok yakındı. Babam, isteyerek olmasa bile, neredeyse içgüdüsel olarak muhâfazakârlığı ağır basan bir adamdı. Geleneksel erkeklik anlayışımızın timsâliydi. Anlatmıştım, annem buraya geldiğinde, 1937de, yıllarca görmediği karısını koşarak karşılamıyor. Halam ile eniştem almaya gidiyor. Kadıncağız buranın yapyabancısı. Bugünden o günlerin şartlarını anlamak mümkün değil. Öyle bir duygudaşlık kurma imkânımız yok. O kadar değişti ki dünya. Türkiye hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordu. Almanların tasavvurunda bir Türklük anlayışı var, ama genç bir kız ve yükseköğrenim görmüş de değil. O günlerde kadınlar temel bir eğitim görüyorlardı; sonra ya işe giriyorlar ya da evlenip gidiyorlardı. Kadın hakları falan da yoktu. İngilterede, Amerikada konuşuluyordu henüz. Esâs gündeme girdikleri dönem İkinci dünya savaşı sonrası. Buraya da öyle bulaştı zâten”.
***
Eğitim hayatı, babası Sabih Duralı’nın 1954 yılında Demokrat Parti’den milletvekili seçilmesiyle Ankara’da devam etti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra kaydını dondurup çalışmak için Avrupa’ya gitti. İngiltere’de bulaşıkçılık, Almanya’da fabrika işçiliği, Fransa’da bağbozumunda üzüm toplayıcılığı yaptı. Bu sırada tanıştığı Fransız Piyeret’le evlendi. Evlendikten sonra Boğaziçi Kütüphanesi’nde süreli yayımlar bölümünde gece görevlisi olarak çalıştı ve fakülteye devam etti.
1988’de profesör oldu. Türkiye’de; Elazığ, Diyarbakır, Malatya, Adana, Erzurum, Sivas gibi 16 farklı üniversitede Felsefe dersleri verdi. Kırklareli Üniversitesi’nde dekanlık görevini yerine getirirken felsefe bölümünü de kurdu.
Yurt dışında da Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde, Viyana Üniversitesi’nde, Kuala Lumpur’da misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı.
***
Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdâyi Dergâhı yakınındaki Gülfem Hatun Camii’nin kitabesinde: “Saati vahidedir ömrü cihan / Saati taate sarfeyle heman” beyti yazılıdır. Ecdadımızın zaman şuuruna hayran oluyoruz.
Vakit, iyi idare olunursa her işi görmeye kifayet edermiş. Zamandan tasarruf etmeyi bilen, ömrünü ilme, öğrenmeye, anlamaya ve anlatmaya vakfeden nice âlimlerimiz nice âriflerimiz var. Ve onların zamanları da bereketli idi.
Bunu bir ödev telakki eden Duralı Hocamız: “Zaman geçtikçe 2000’ den bu yana ödev bilincinin yükseldiğine tanık oluyoruz. Ödev bilinci yükseldikçe sıkıntılarımız da artmıştır” diyor bir sohbetinde.
Yakın tarihimizi iyi anlayan ve iyi tahlil eden Duralı Hocamız ilerleyen yaşına rağmen İstanbul Üniversitesi, Medeniyet Üniversitesi ve İbn Haldun Üniversitesi’nde felsefe dersleri vermeye devam etti. Vefat edeceği tarihe kadar da TRT 2’de Felsefe Söyleşileri programı yapmayı sürdürdü.
Duralı’nın bir hayali de gemi kaptanı olmak. Şiirleri Deniz ve Kaşiflik adlı kitapta yayınlanmış.
***
D. Mehmed Doğan, onun için dil dikkati olan bir düşünce adamı demiş. Yine, “Dil çok önemli de bu camia içinden dil konusuna kafa yoran kaç kişi vardır?” denilirse, verecek cevabım yok, maalesef…İlk aklıma gelen istisna Teoman Duralı” diyor.
Hocamızın dil, ahlak, ödev hususlarında mühim sözleri var. Biz dil konusunda birkaç seçme yaptık:
Dili vurdular önce / önce dil vardı çünkü
dilim dilim kurdular / dille dili vurdular
dille girilir şehre / önce dili vurdular

“Bütün özelliklerimizi attık. Sadece harf ve dil devrimini düşünmeyelim ki en önemlisi onlar. Çünkü insanın biyotik yapısının taşıyıcısı nasıl ki genler, genleri susturduğunuz zaman yaşarlığınızı ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Bunun kültürdeki karşılığı dil ve yazıdır. Bunu kaldırdınız mı o kültür cesede döner”.
“Bir medeniyetin infaz edilmesi öncelikle eğitim ile mümkündür. Eğitim sisteminin dayandığı zemin ise dildir. Milletlerin kültür genetikleri dilleri ile yazılarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde eğitim sistemi baştan aşağı değişiyor. Ve kararlaştırıldığı üzere Osmanlı Devleti’yle birlikte Türklük berhava ediliyor. İslâm medeniyetinin infazı da tamamlanıyor bu şekilde.’
“Dil toplumun manevi kültür hazinesidir. Dili ortadan kaldırmak, toplumu öldürmek demektir.”
“Bilinçlenmiş değiliz, bilinçlenmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Sanki düşünmenin veçhelerini dahi bilmiyoruz. Şuur, idrak vs. Bunu tayin etmemiz için çok düzgün, esaslı bir öğrenim sistemini kurmamız lazım. Bugün en fazla en birinci derece ihtiyaç duyduğumuz iki olay var. Bir; öğretimi, iki; dilimizi düzeltmek. Olanca gücümüzle abanmamız lazım ve ikisinde de iflas ediyoruz.
“Dili diri kılan, onu yaşayan ve yaşatan halk ile onunla iş gören onun emekçileridir. Dil emekçileri, dilci, edebiyatçı ile filozof-bilim adamıdır.”
“1950’lerde Osmanlıdan gelen dil ustalığı, dil zevki, üslup arayışı son demlerini yaşar. Çünkü yazı inkılabında zaten büyük bir yara alan dilimiz 1960 darbesiyle artık iyice yerle bir ediliyor. Dil elden gidiyor.
“27 Mayıs sadece Demokrat Parti’nin alaşağı edildiği bir olay değil. 1920’den beri içine sokulduğumuz o inkar, reddimiras sürecinin son halkasıdır. 1920’lerde idam kararı veriliyor ve 1960 ihtilalinden sonra infaza geçiliyor topyekûn. En belirgin örnek de, dediğim gibi dildir. Dil toplumun manevi, kültür hazinesidir. Dili ortadan kaldırmak, toplumu öldürmek demektir.”
“En acısı veya en dramatik olanı da dediğim gibi yazıyı, bin yıla yakın süredir kullandığımız bir yazıyı bir günden öbürüne değiştiriyoruz. Hâlbuki yazımız, her yazı gibi ve her dil gibi medeniyetin yansımasıdır, yansıtılmasıdır.”
“Yeni uydurulmuş sözlerden biri olan doğa, Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyetinin doğa anlayışına tam tamına uygundur. Değer yargısını hâvi bir anlam içeriğinden yoksundur. Nitekim Latinceden türetilmiş, tabiat sözü safdışı kılınmak istenmiştir. “Tabiat” islami sözdağarımıza aid olup mânâsını o cihetten kazanmıştır”.
“Rusya ve Çin, komünist devrimler yaptı ama yüzlerce- binlerce yıllık yazılarına dokunmadılar… Meğer ülkenin kalkınması için engel alfabe miydi? Milletin sosyal hâfızasının DNA’sı ile oynandı!”
Bir öğrencisi Duralı Hoca için, “Hocam turizm kelimesini sevmez” demişti “o seyahat ve keşif kelimelerini kullanır” Tıpkı “ruh” kelimesi yerine “maneviyat”ı tercih ettiği gibi.
***
İlim-irfan zirvelerinden Ahmet Yüksel Özemre’ye olan deruni muhabbeti pek ziyadedir. Bunu Özemre’nin vefatı üzerine yazdığı yazıdan da anlıyoruz:

“Ahmet Yüksel Özemre, iffeti ve ahlâkıyla Hz Yusuf’un vârisidir. Dürüstlüğü, ilgilendiklerinin ve bilirkişiliğinin kuşattığı tekmil sahalara şâmildir. Aklın buyurduğu nizâm, intizâm ve tertip duyuşu, onda aşırı titizlik raddesine varmıştır. O tavra akıl erdiremeyip ayak uyduramayanların, bu yüzden, hışmına uğramıştır. Talîb olmaz; fakat bir kere göreve çağrılmağagörsün, bunu tüm zahmeti ve sorumluluğuyla üstlenmekten nebze kaçınmazdı. Onun bu huyu, başına tarîfsiz sıkıntılar ile sorunlar açmıştır. İyi niyet ve ödev bilinciyle üstelendiği kamu görevlerinden hayâl kırıklığı ve hüsrânla ayrılmıştır. Kendisine fırlatılan suçlamaların özü özetine gelince; “kendin yemiyorsun madem; bırak da bârî etrâfındakiler yesinler!” Hayır, o, kendi namusuna nice özen gösteriyorduysa, çevresindekilerin haram yemesine, eğri büğrü iş görmelerine de onca tahammülsüzdü. Dürüstlükte bileği bükülmez, satınalınamaz bir insandı. Sâdece iffet ve para pul, mal mülk ihtirâsının gemlenmesi değil, düşünce ile bilim namusunun da, dürüstlük çanağında bahâ biçilmez payı vardır”.
***
Türkçe’yi iyi konuşma yanında on dil biliyor. Muhtelif dillerde yayınlanmış pek çok makale ve kitabın müellifi Hocamızın eserleri de vardır.

Teoman Duralı, Ahmet Yüksel Özemre Hocalarımıza ve diğer ismi geçenlere rahmet ve mağfiret niyazıyla.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir