Üst başlığı “Çok Yönlü Bir Sufinin Gözüyle Son Dönem Osmanlı Hayatı” olan Aşçı Dede’nin Hatıraları Mustafa Koç ve Eyyüp Tanrıverdi Hocalarımızca hazırlanmış. 2006 yılında Cağaloğlu Çatalçeşme sokakta bulunan Kitabevi sahibi kahraman kitapçı Mehmet Varış Sivasî tarafından 4 cilt olarak yayınlanmış.
Kandillili Hacı İbrahim Bey (d.1828), Aşçı Dede lâkabıyla biliniyor. İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde Türkçe yazmalar arasında, cemiyet ilmi ve tarih bakımından fevkalâde kıymetli, has mânada orijinal hatıra defterleri, İstanbul Ansiklopedisinin en kıymetli kaynaklarındandır. Ansiklopedinin müellifi Reşad Ekrem Koçu, bu defterlerin bir hülâsasını Haber gazetesinde “Bir Mevlevinin Hâtıraları” başlığı altında neşretmiştir.
Koçu’nun hatırattaki önsözü dikkate değer:
“Geçen asrın ikinci yarısında kaleme alınmış olan Aşcı Dede İbrahim Beyin Hâtıraları, tarih ve cemiyet ilmi bakımından çok zengin ve kıymetli bir vesikadır. Her biri dörder beşer yüz büyük sahifelik üç ciltten mürekkep olan bu hâtıralar, Üniversite Kütübhanesinin Türkçe yazmaları arasında bulunmaktadır.
İstanbullu, orta halli, hattâ fakirce bir âilenin evlâdı olarak doğmuş, ilk rüşdiye mektebinde mahdud bir tahsil görmüş, sonra kâtiblikle memuriyet hayatına atılmış, evvelâ Mevlevi ve sonra Nakşibendi tarikatına intisâb etmiş olan ve hayatının sonlarında yine mevlevî olan, tarikatta Aşcı Dedeliğe kadar yükselen İbrahim Bey, kendisine mahsus zarif ve tatlı bir hikâye üslubuna sâhibdir. Hâtıralarında, kuvvetli bir müşâhid olduğunu gösteriyor. Bu muazzam eserde yüz yıl evvelki Türk hayatı, İstanbul, Erzincan, Erzurum Şam, Hicaz ve Edirne vilâyetleri arasında dolaşmış bir memurun hayatı, o memleketlerin hâli, resmî dâireler, kalemler, tekkeler, tekke hayatı, şeyh efendiler, bu şeyh efendilerin nüfuzu pek şirin bir lisanla anlatılmıştır.
Ben, bu zengin ve kıymetli eserden, sizlere en şirin, en güzel taraflarını sunacağım. Aşcı Dede İbrahim Beyin bâzı garib hallerini ve aşırı derecede samimî itiraflarını hoş görünüz, Bu kitab ile kütüphânenize pek orijinal, inanın bana, pek kıymetli bir eser koyacaksınız.
İbrahim Beyin hal tercemesi bu hatıralarının içindedir. Ölüm târihini maalesef tesbit edemedim, yaşı yüze yaklaşmış olarak meşrutiyetin ilk yıllarında İstanbulda vefat etmiş olacaktır. Hafızası çok zengin hâtıralarla dolu Edirneli Râkım Bey, memuriyetden Edirnede emekliye ayrılan Aşcı Dede İbrahim Beyin ak sakallı bir pîr olduğunu söylemiştir. Nerede olduğunu bilmediğim kabri nûr ile dolsun”.
***
“Velhâsıl işte bu üç hemşirelerden birçok oğlan ve kız evlât dünyaya gelip âdeta Kandilli köyünün İslâm mahallesinin nısfından (yarısından) ziyadesi bizim akraba ve taallukattan ibaret olmuştur. Şimdi bu nesilden pek çok akraba ve taallukat olup her biri bir mahallede ikamet ve iskân etmişlerdir. Bin üç yüz on senesi Rebiülevvelde [22 Eylül-21 Ekim 1892] fakir Şâm-ı şerîf’ten Dersaadet’e gelmiş idim. Esad Ağa merhumun kerimesi Fatma Hanım’ı hayatta bulup ondan bu Lüleci Baba’nın meselesini tahkik ettim. Şöyle beyan etti ki mumaileyh Lüleci Baba’nın ismi Derviş Salih Dede imiş, mumaileyh (adı geçen) Esad Ağa’nın pederinin pederi imiş. Tercümede beyan olunduğu üzere olup ancak bir gün mumaileyh Derviş Salih kaybolmuş. Esad Ağa’nın pederi, çok taharri (arayıp) edip bulamamış. Muahharen (daha sonra) İçeri Göksu’ya gidip devam ettiği mahalde bulup görmüş ki orada kendisine bir kabir kazıp içine girip yatmış. Mahdumu demiş ki “A baba, niçin böyle ettin?” Cevabında demiş ki “Artık burada uykuya yatacağım” deyip üzerine bir çul örtmüş. Mahdumu pek çok ısrar ve ilhâh (zorlama, ısrar) ederek güç hâl ile oradan kaldırıp hanesine getirmiş. O gece vefat edip ertesi günü oradaki kazdığı kabre defin olunmuştur, kaddesallâhu ta’âlâ sırrahu’l-azîz”. S. 82
***
“Mumaileyh Esad Ağa’nın biraderi Arif Ağa ki Göksu’da yeniçeri ağası imiş, mumaileyhâ (adı geçen) Fatma Hanım’ın ifadesine göre, Tophâne-i Âmire yoklamacısı olup geçende vefat eden Abdulkadir Efendi, mumaileyh Arif Ağa’nın oğlu imiş. Arif Ağa’nın zevcesi Ganime Hanım’ın on bir nefer evlâdı olup hiç birisi yaşamaz imiş. Muahharen rüyasında Hazret-i Abdulkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz efendimizi görüp buyururlar ki “Yâ Arif, bir evlâdın olacaktır, benim ismimi tesmiye et.” Binaenaleyh mumaileyh Abdulkadir Efendi dünyaya gelip Hazret-i Pîr’in ismini koymuştur. El-yevm Abdulkadir Efendi’nin iki mahdumu (oğlu) vardır. Birisi ceddinin ismi ile tesmiye (ismi verilmiş) olunmuş Arif Bey’dir ki Hassa Ordusunda serçavuştur. Diğeri İsmail Efendi ki pederinin odasında mülâzemetle müdavim olduğu bu kere müşahede ve mülâkat ile malûm olmuştur azizim”. S.82-83
***
“Pederim asker olup taşralarda gezdiğinden bu abd-i âsî yalnız validem ile Kandilli’de kaldık. Fakat sekiz on günde bir kere validem ile beraber İstanbul’a Esma Hanım’a gidip dört beş gün orada müsâferetle (misafir etme) yine Kandilli’ye avdet ederek bu asiyi Kandilli Mahalle Mektebi’ne verdiler. Sekiz dokuz yaşıma geldim. Kader-i ilâhî bir türlü Kur’an’ı dürüst kıraat edemedim. Mumaileyh Beşir Ağa’nın o zaman daha dünyaya evlâdı gelmemiş ve bu abd-i âsî dahi güzelce bir çocuk bulunmuş olduğumdan pek çok beni severdi ve büyük pederimle validem dahi birlikte olmamızı arzu eder idiler. Nihayet validem ile bu asiyi dahi yanlarına alıp artık Kandilli’ce bütün bütün kat’-ı alâka olundu. İşte Beşir Ağa’nın bu asiye olan muhabbet ve meveddeti (sevgisi) günbegün müzdâd (ziyade, artarak) olup yani şöyle ki kendi sulbünden gelmiş evlâdı gibi muamele edip okuyup yazmama sa’y u gayret ederdi ve hiçbir şeye müzayaka (yokluk, sıkıntı) çektirmemek üzere gerek elbisece ve gerek paraca pek mükemmel bakar idi. Âdeta paşa evlâdı gibi gezer idim”. S.84
***
“Mumaileyh büyük pederim Hasan Ağa beş vakit namazını Şehzade Câmi’-i şerîfi’nde eda edip gelip evde oturur idi. Lâkin bunun hâli de bir başka hâl idi. Gerçi ehl-i tarîk değil idi, lâkin âbid ve zâhid-i muttakî bir adam idi. Hatta beher cuma günü Şehzadebaşı’ndan kalkıp mâşiyen (yürüyerek) Sultan Mehmed’den karadan olarak Hazret-i Eyyüp el-Ensârî radiyallâhu anhu efendimizin Câmi’-i şerîfine gidip cuma namazını orada eda ve ba’de’s-salât yine karadan olmak üzere avdet ederdi. Ve sinni dahi kemale reşide olup yürümeye iktidarı yok idi. Cümlemiz rica ettik, “Kuzum ağababa, sana yazıktır, iktidarın bu kadar! Unkapanı’na gidip oradan kayık ile gidip gelseniz, size daha kolay olur.” Cevabında dedi ki “Siz bilmezsiniz, böyle karadan zahmet ü meşakkatle gider isem sevabı çok olur.” İşte yaz ve kış bir hayli seneler böyle devam ettiler. Nihayet Şa’bân-ı şerîfte keyifsiz olup gidemez oldular. Mumaileyh Beşir Ağa pek çok tabipler celp ile her türlü muâlece (ilaç kullanma) ve tedbir olunmuş ise de artık ömrü hitam bulmuş olduğundan Ramazân-ı şerîfin ilk cuma gecesi alessabah irtihâl-i dâr-ı bekâ etti. Derhâl teçhiz ve tekfin olunarak bir cemaât-ı kesîre ile Unkapanı’ndan kayıklara binilip cuma namazına Hazret-i Eyyüb’e yetiştirdik. Fesubhânallâh, fesubhânallâh Kâdir-i Kayyûm olan Hudâ-yı lemyezel’e! Orada namazı eda eyledikten sonra, malûm ya cenaze olur ise Hazret-i Eyyüb el-Ensârî radıyallahu anhu efendimizin türbe-i sa’âdetleri ve niyaz pencere-i âlîleri önüne konup türbedâr efendi gelip dua eder ve sonra “Bu adamı nasıl bilirsiniz?” diye tezkiye eder, işte büyük pederim Hasan Ağa’nın dahi cenazesi ber-minvâl-i muharrer (yazılı olduğu üzere) böylece muamele olundu. Artık Ramazânın ilk cuması olduğu cihetle cemaati Câmi’-i şerifin havlusu dahi istiap (almamış) edememişti ve o kadar dolmuş idi ki Huda hakkı için gökten bir iğne düşse yere vâsıl olamayacak idi. Şimdi imam efendi cenazenin yanında dua ettikçe içeri ve dışarıda olan mü’minînin “âmîn!” sedası top patlar gibi asumana çıkardı. Badehu “Bu adamı nasıl bilirsiniz?” dedi. Cümlesi “İyi biliriz, Cenâb-ı Hak rahmet etsin, bizleri de şefaatinden mahrum etmesin!” dediler. Ammâ bu seda ve avaz vücutlara lerzeler (titreme) bıraktı. Badehu cenazenin oradan kalkıp o cemm-i gafîrin (çok kalabalık) elleri üzerinde kuş gibi uçmakta olduğunu gördüm. Herkes istiyor ki elini bir kere o tabuta vursun. İşte padişah cenazesi gibi el üzerinde uçtu, gitti. Sahihan (doğrusu) padişahlık budur; izzet-i îmân insanı böyle âhirü’l-emr (sonunda) padişah eder. Hazret-i Eyyüb’un arkasındaki yüksek kabristanda metfundur, rahmetullâhi aleyhi rahmeten vâsi’aten.” S.86-87
***
“İşte azizim, burasına dikkat lâzımdır ki merhumun öyle her cuma Hazret-i Eyyüb’e devamının neticesi bu oldu. Merhum tekaüt maaşı olan şehriye (aylık) beş yüz kuruşu kâmilen ev halkına meyve ve şeker almaya ve fukaralara vermeye hasretmiş idi. Öyle kendisinin elbisesine itina etmez idi; başına şal sarar ve çuha şalvar üzerinde siyah çuha cüppe ve ayağına kırmızı yemeni giyer idi; kış olur ise kürk giyer idi. Hiç kimse ile konuşmaz, sükûtî, kendi hâlinde bir adam idi. Bu cihetle yanında biz dahi sükût oturur idik. Fakiri çok sevdiğinden pek çok dua eder idi. İşte onun duası berekâtıyla pek çok zevât-ı kirâm hazerâtına yetişip himmetlerini aldım”. S.87
***
“Aşk cemi illetlerin tabibidir. Zira emrâz-ı ilel (hastalık) iki kısımdır: Bir kısmı cismanî ve bir kısmı ruhanîdir. Aşk bu iki kısma dahi tabib-i rahmânîdir. Tavzîh-i ma’nâ bu veçhile olur ki sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz “el-Beredetu re’su kulli dâin “(Hazımsızlık bütün hastalıkların kaynağıdır) buyurduğu hadîs-i şerîf mucebince emrâz-ı cismânî ekser kesret-i ekl ü şürbden hâsıl olur. Âşık olan kimse ise ekl ü şürb kaydından kurtulur ve perhizkâr olur, “Ve’l-hamiyyetu re’su kulli devâin”(Hamiyet bütün devaların başıdır) mefhumu bulunup aşk emrâz-ı cismânîye dahi deva kılar ve âşıkın bedeni aşk ile zinde olup hayat bulur. Nitekim Züleyha her bâr hasta olsa, Yusuf’u görse sıhhat bulurdu ve gamnâk olsa, Yusuf’u ansa şâd olurdu ve za’f hâlinde görse veya ansa bedenine kuvvet gelirdi. Neam (evet), eğerçi aşk nehâfet ü nühûl ü sufret-i vech ü zübûl mânendi afetler îrâs eyler, velâkin bu illetler hayât-ı aşka nispetle ayn-ı sıhhat ve mahzâ ni’met ü rahattır.
Ve ammâ kısm-ı sânî ki emrâz-ı rûhânîdir, meselâ ahlâk-ı rediyye ve efâl-i seyyie (kötü ahlak ve fiiller) ki aşk bunlara dahi tabîb-i şâfîdir ve devâ-yı kâfidir. Evvelâ “Hubbu’d- dunyâ re’su kulli hatîetin” (Dünya sevgisi bütün kabahatlerin başıdır) hadisinin muktezasınca hubb-ı dünyâ ki cemî’-i ma’âsîye bâdî ve cümle ilel-i ma’neviyyeyi havidir, âşık olanda bulunmaz ve nahvet (kibir) ü namus ki ekber-i seyyi’edir, “Lâ yectemi’u’l-kibru ma’a’l-îmâni fî kalbin vâhidin “(Kibir ve iman aynı kalpte bir arada bulunmaz) muktezasınca imanla kibir bir yerde cem olmaz. “Fe-keyfe yectemi’u ma’a’l-işki, fe’fhem”(Hâl böyleyken aşk ile nasıl aynı kalpte bir arada bulunabilir ki, anla artık!) azizim. Hitâm şud.]” s.91
***
[İstitrâd: Ma’nâ-yı aşk: Aşk denildiği vakitte zihinde tasavvur olunacak mananın tarîf-i mâhiyeti murat olundukta ne demek olduğu burada beyan olunur. Şöyle ki ulemâ-yı ızâm lisanında “Vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâhi” (inananlar ise en çok Allah’ı severler) misdâkınca (ölçü) aşk, fart-ı muhabbettir; muhabbet ise abde nispetle irâdet-i tâ’attır ve Hakk’a nispetle abdine in’âm-ı mahsûs irade etmesidir. Ecille-i ulemâdan İmâm Kuşeyrî hazretleri muhabbet meselesini pek güzel tahkik edip diyor ki “Hak ta’âlâ hazretlerinin abd için muhabbeti abdine in’âm-ı mahsûs için irade etmesidir.” İnami irade etmesi rahmeti olduğu gibi, imdi rahmet iradeden hastır; muhabbet dahi rahmetten ahastır. Pes Allah ta’âlânın abde inam ve sevap isal etmesine rahmet tesmiye olunur. Kurbet ve ahvâl-i aliyyeye mahsus olan irâde-i seniyyesine de muhabbet tesmiye olunur. Pes irâdet-i Hak sıfat-ı vâhidedir. Mütaallakâtının yani taalluk ettiği şeylerin tefâvütü (farklılık) hasebiyle isimleri başkalaşır. İrâde-i Hak, ukubete taalluk ettiği vakit de gazap tesmiye olunur; umûm-ı ni’mete taalluk ettikte rahmet tesmiye olunur ve husûs-ı ni’mete taalluk ettiği vakit de muhabbet tesmiye olunur. Ama abdin Cenâb-ı Hakk’a muhabbeti bir hâlettir ki kalpte bulunur, ibâretten müstağnidir (ifadesi zordur). Tahkîkan bu hâlet abdi, Hakk’ı tazime ve rızasını ihtiyara sevk eder ve likâ-yı mahbûb için kıllet-i sabra ve ihtiyâca getirir ve Hakk’ın gayrıdan kararını kat’ eder.” İşte ulemâ-yı ızâm indinde muhabbetin müsellem olan manası budur”. S.91-92
***
“Sordu bir kimse bana ki “Ey Mevlânâ, âşıklık nedir?” Dedim ki “Çün benim gibi olasın, bilirsin. Aşkla muhabbet bî-nihâye ve bî-hisâbdır. O cihetten ki demişlerdir: “Aşk ve muhabbet, sıfat-ı Hak’tır. Hakikatte aşk u muhabbete nihayet yoktur, zira Hak ta’âlânın sıfatıdır ve evsâf-ı Hakk’a ise nihayet olmaz. Ve o muhabbetin nispeti kula mecazdır. Hakikatte muhabbet Hakk’ındır, zira “Kuntu kenzen mahfiyyen, fe-ahbebtu en u’refe, fe-halektu’l- halke li-u’refe”(Ben gizli bir hazine idim, sonra bilinmek istedim, bilinmek için de yaratıkları yarattım) buyurdu. Muhabbet, Hakk’ın sıfat-ı kadîmesidir. “Allah ta’âlâ müminlere muhabbet eder” kelâmı tamam ve kâfidir ve hakikattir ve hem mukaddemdir; “Ve yuhibbûnehu”(Onlar da onu severler) yani “müminler Allah’a muhabbet ederler” kandadır!” Yani asıl muhabbet kullarına iptida Hak’dandır. Pes ba’d-i muhabbet-i Hak, kulda muhabbet zuhur eder. Haddizatında Hak, abde muhabbet eylemezden evvel abd, Hakk’a muhabbet eylemek mümkün ve kabil değildir. Pes abdin Hakk’a olan muhabbeti mecaz ve itibarî olur, fe’fhem. S.92
Sadeimge’nin Notu: Söz konusu kitabın içeriği aşağıdaki adresten görülebilir. https://archive.org/details/asci-dede-hatiralari-1/A%C5%9F%C3%A7%C4%B1%20dede%20hat%C4%B1ralar%C4%B11/page/n19/mode/2up
