Bir Müslüman için “Kendini bilen Rabbini bilir” ne güzel bir formüldür. Kişinin kendini bilmesi, dolayısıyla Rabbini bilmesiyle eşanlamlıdır. Kişi kendin bilmek gibi irfan olmaz, kendi aybın bilmedir hüner, bil ki bilmemekten dem vurmak bilmemektir kendini, kendini bilmeyen âdem gibi nâdân olmaz, ilim ilim bilmektir/ilim kendin bilmektir… gibi sözler de aynı kapıya çıkar ve kendimizi tanımamız için anahtar mesabesindedir. Bağdatlı Rûhî’nin şu şiiri bütün bu sözlerin anlaşılmasında bize farklı bir kapı açmaktadır:
Dermiş hakîm bilmediğim nesne kalmadı
Dünyâyı bildi kendini bî-çâre bilmedi
Hikmet’ten hakîm, eşyanın hakikatini bilen, insanla âlem arasındaki bağları çözen, sağduyu ve basiret sahi kimse olarak tanımlanır. Böyle olanlara sözü yok Rûhî’nin. Gerçeğin künhüne vâkıf olan “hakîm” zaten ben her şeyi bilirim iddiasında olamaz. Bilgiçlik taslayanlar, bilmediği halde kendini biliyormuş gibi hava atanlar söyler, bilmediğim şey kalmadı diye. Doğrusu bilmediği halde bir şeyi sanki biliyormuş gibi (s)atanların maharetini de takdir etmek gerek. Şunu da belirtmek gerek ki bilmek kadar bildiğini anlatmak da önemli. Yoksa kendi sadrındaki bildiğinin senden başkasına ne faydası var!
Klasik şairlerimizin bu konuyu yer yer irdelediklerini görüyoruz. Nef’î’nin şu beyti Bağdatlı şairin söylediği sözün farklı bir versiyonu gibi durmakta:
Akla mağrûr olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi
Bir edîb-i kâmili gördükte tıfl-ı mektep ol
Zamanın Eflâtun’u dahi olsan ne yazar, kendine fazla güvenip gururlanma; nice Eflâtunlar gelip geçti bu dünyadan. Kibir ve gurura fazla kapılmadan olgun bir muallimi gördüğünde kindini bir mektep çocuğu yerine koyarak ona teslim olmaya bak. Üniversite yıllarında bu beyti, olur olmaz konuşan, iki de bir söz almak için el kaldıran arkadaşlar için söylerdi Mehmet Çavuşoğlu hocamız. Bir cümleyi tamamlayıp öbür cümleye başlarken hocanın uzuun bir sükûtu olur, bu arada parazit yapanlar olurdu. İşte o zaman gelirdi bu uyarı. Gözünü belirsiz bir noktaya diken hocanın zihninde kim bilir o anda neler uçuşurdu!
Akla mağrur olanların taazzumu çekilmez olur. “Taazzum” azamet’ten (büyük olmak) gelir, ancak büyükler ve ulular için kullanılmaz. Tekebbür gibi. Büyük olmadığı halde büyüklük taslayan, kibirlenen kimseler için kullanılır bu tabir. Müverrih Râşid Efendi böylelerini bildiği hâlde bilmemezlikten geliyor:
Âkil olan kişi halka taazzum mu eder
Sen ki akıllıyım diye ortalıkta dolaşırsın, aklı başında olan kimse çevresindeki insanlara karşı hiç büyüklük taslar mı! Büyüklük tasladığın kimselerden senin neyin fazla? Onlardan farklı olarak kuş olup uçuyor musun, su üstünde yürüyebiliyor musun? Kim oluyorsun sen? Bugünkü mevki ve ikbâlini, sağlığını yarın kaybediverirsen, evvelce yazdığın ve söylediğin şeyler yüzünden utanacak hale düşeceğini aklına getirmez misin? Devletlü İzzet Ali Paşa üzerinde oturduğu makamın ağırlığı ile cevap veriyor bu sorulara:
Bir olur adl-i ilâhîde Süleymân ile mûr
Dergeh-i Hak’ta hemân şâh ile sâil birdir
Unutma ki Hak’kın divanında sultanla dilenci her zaman bir olarak değerlendirilir. İlâhî adalet önünde Hazret-i Süleyman’la karınca da birdir. Süleyman ne kadar büyük saltanat sahibi olursa olsun, kimseyi karınca gibi görüp ezmeye hakkı yoktur. Hazret-i Süleyman örneğinde de gördüğümüz gibi hükümranlığın sınırı yoktur. Bilmenin de. Eskilere göre ne kadar çok bilirsek bilelim, bilmediğimiz ondan daha çoktur. Ne diyor Nâbî Efendi:
İlim bir lücce-i bî-sâhildir
Anda âlim geçinen câhildir
Alabildiğine uzun, uçsuz bucaksız bir ummanda gördüğümüz su damlacıkları neyse, daha bilmemiz gereken de o kadar. Böyle bir sahilde, ben bütün bir deryayı yuttum diyebilir misin!? Sümbülzâde Vehbî’nin aşağıda ifade ettiği şey, Nâbî’nin söylediğini gözümüzün önünde daha bir canlandırır:
Öyle çok koca kavuklu cühelâ
Başına sardı taazzumla belâ
Demek ki neymiş! İnsan başına kavuk sarmakla bilgili olmazmış. Bilgili ve olgun kimse başına kavuk sarmasa da, bilgisinden ve olgunluğundan bir şey kaybetmezmiş. Aynen hâlis altının yere düşüp kırılsa bile değerinden bir şey kaybetmeyişi gibi. Yine Vehbî Efendi bu görüşünü te’yiden ve te’kiden başka bir şiirinde dile getirir:
Kemâl erbâbı kesr-i kadr ile bî-itibâr olmaz
Zer-i hâlis şikeste olsa da nâkıs-ayar olmaz
Namık Kemâl de güneş metaforunu kullanarak merâmını ifade etmeye çalışır:
Fürûğu zâil olmaz âftâbın hâke düşmekle
Tevâzu kadrine noksan getirmez feyz ü ikbâlin
Güneş ışığı yere düşmekle nasıl kaybolmazsa, bilgi ve makam sahiplerinin tevazu ile hareket etmeleri de onların değerinden bir şey eksiltmez. O güneş ki yeryüzündeki herşeyin kendisine muhtaç olduğu muazzam bir varlık. Nedir bu afra tafra, sen güneşten daha mı yakıcısın! O güneş ki zengin fakir demeden, kâfir mümin gözetmeksizin herkesi eşit bir şekilde ısıtan ve aydınlatan büyük bir enerji kaynağı. Biraz uzaklaşsa dünya buz kesecek, az yaklaşsa ortalık kavrulacak. O bile tevazu ile gölgesini senin ayaklarının altına sermiş. Bari sen de onu örnek almaya çalış; unutma ki kadrinin yükselmesi için insana alçakgönüllülük yaraşır. Diyarbekirli Said Paşa ise aynı güneş metaforununu başka bir amaçla kullanır:
Vakt-i ikbâlinde kâsırdır ricâlin himmeti
Mürtefi’ oldukça şemsin sâyesi maksûr olur
İktidarda iken yöneticilerin himmet ve halka yardımı az olur. Öğleye doğru güneşin yükseldikçe gölgesinin kısalması gibi. Akşam güneşi gibi gölgesi katlanarak büyür ama bu sefer de etrafında kimse kalmamıştır. Merâmını güneşle anlatmak şairlerimizin çok hoşuna gitmiş olacak ki Müverrih Râşid de o yola başvurmuş:
Hâk-sârî-i hüner-pîşeyi zillet sanma
Pertev-i mihr yere düşse de pâ-mâl olmaz
Hünerli ve elinden her şey gelir ustanın toza toprağa bulanmış kılık kıyafetini sakın hor ve hakir görme yanlışlığına düşme; güneş ışığı yere düşse bile ayaklar altında kalmaz. Alın teri ve emek verilerek yapılmış bir işin mutlaka alıcısı olur. Üzerinde durduğumuz mazmun Nesîb-i Mevlevî’nin de hoşuna gitmiş olacak ki o da şöyle der:
Pâ-mâl olmakla ehl-i dil olmaz nâkıs
Hâke de düşse yine kadr-i güher dûn olmaz
Gönül ehli kimselerin ayaklar altında çiğnenmesiyle onların zatına halel geleceğini zannetme, yere düşmekle cevher kıymetinden bir şey kaybetmez. Şair Reşâd’ın benzetmesi daha gözle görülür, elle tutulur cinsten:
Tevâzu ehline âlemde herkes ser-fürû eyler
Durur seccâde yerde lîk halkın secde-gâhıdır
Tevazu ehli yani mütevazı olan kimselerin önünde herkes ona saygı göstererek eğilir. Günde beş vakit yüzümüzü sürdüğümüz ve ayaklarımızın altında secde ettiğimiz seccâde de yerde serilidir. Allah’ın huzurunda eğildiğimiz ve yüzümüzü yere sürdüğümüz seccâde dahi her daim yerde serili iken sen neyin davasını güdüyorsun be adam, demek istiyor şair. Tevazu ehli aynı zamanda ilim ve irfan ehli demektir. Aynı konu Alaşehirli Makalî’nin de radarına takılır:
Makalî ta’n-ı a’dâdan ne gam erbâb-ı irfâna
Atarlar taşı elbette draht-ı mîvedâr üzre
Unutma ki meyveli ağacı taşladıkları gibi bilgi ve kültür sahibi insanları taşlarlar. Ey Makalî, o bakımdan sakın düşmanın seni kınamasından ve ayıplamasından gocunma. Herkes mayasının gereğini yerine getirir.
