Batı Uygarlığının Kısa Tarihi adlı eseri John B. Harrison ve Richard E. Sullivan adlı iki Batılı hazırlamış. Prof. Dr. Sadettin Ökten Hoca’mızın titiz tercümesi olan bu 720 sayfalık ciddi eseri Kent Merkezi Derneği, 2017 yılında prestij baskı olarak büyük boy ve itinalı bir ciltle neşretmiş. Hem konunun dikkate değer hem de mütercimin çok muteber olması sebebiyle okumaya niyet ve gayret ettik.
Ciddi eserler kolay ve hızlı okunmuyor. Biz birkaç eser birlikte okuma prensibinde olduğumuzdan epey yavaş ilerledik.
Uzun zamandır talebeler ve hocalar için Erasmus adıyla bir programla yurt dışına gidip gelenler oluyor. Onlardan rastladıklarımıza intibalarını soruyoruz ancak gezip geldiklerini anlıyoruz. Erzincanî Salih Baba divanında, “Ne hâsıl gezmeden Belh-i Buhara” diye soruyor. Biz gezip gelenlerin “hasılası” hakkında tatminkâr kanaat edinemiyoruz.
Halbuki bu zatlar Avrupa tarihinde kuvvetli izleri olan şahıslar. Onun için ciddi bir kaynaktan yeniden okuyalım ve bir makale yapıp meraklıların istifadesine sunalım dedik.
Müellifler önsözde “Bir tarihçi ne kadar çalışırsa çalışsın halihazırda yaşanan zamanı asla yakalayamaz” diyorlar. Önsözden:
“Bu kitap öncelikle kolej ve üniversitede verilen genel kültür amaçlı veya beşeri bilimlere dahil olan Batı Uygarlığı Tarihi dersi için bir ders kitabı olarak hazırlanmıştır. Ancak meraklı ve ciddi bir okuyucunun da eseri faydalı ve ilginç bulacağını ümit etmekteyiz.
Bu kitapta, verilen bilgilerin doğru ve sağlıklı olmasının yanında, bunların açık ve özlü olması gibi niteliklerin de üzerinde hassasiyetle durulmuştur.
Kolej ve üniversitede geçen uzun öğretim yılları zarfında şu gerçeği çok iyi anlamış bulunmaktayız: Açık ve net bir şekilde ifade edilmiş bilginin yerini hiçbir şey tutamaz. Bu tür genel kültür amaçlı bir dersi alan öğrencilerin çoğu tarih öğrencisi değildir. Bu nedenle Batı uygarlığının iyi bir şekilde anlatımı mutlaka öğrencilere yardımcı olmak boyutunu da içerir. Bu boyut bu uzun ve karmaşık maceranın açık, net ve kullanılabilir bir tarzda öğrenciler tarafından öğrenilmesini sağlamaktır. Bunun için karmaşık bilimsel ifadeler kullanmaktan ve bilimsel alanda uzmanlığımızı sergilemekten özellikle kaçınmış bulunmaktayız. Bunun yerine olabildiğince açık ve doğrudan bir anlatım ve çözümleme verebiliyoruz”.
Batı Uygarlığının Kısa Tarihi’nden Seçmeler
Ruhbanın Çöküşü
Papalığın uzun bir zaman alan bozulması kilisenin gücüne yıkıcı bir darbe indirmiş ise de bu olgu çöküşün tek kaynağı değildi. Bundan daha az önemli olmayan bir sebep tüm ruhban kitlesinin sürekli bir şekilde bozulması idi. İlk zamanlarda kilisenin hayatiyetinin büyük bir kısmı disiplinli, ciddi ve iyi eğitilmiş keşiş, rahip, başrahip ve piskoposların çalışmalarına dayanıyordu. 1300’den sonra ise ruhban genellikle kiliseye eleştiriler getirecek şekilde davranmış ve cemaat üzerindeki kontrol gücünü azaltmıştır. Özellikle belirgin olan, manastır hareketindeki çöküş idi. 1300’den önce manastırlarda reform hareketleri tekrarlı olarak başlamıştı ve öncelikle kiliseyi saf hale getirmek için sık sık yeni manastır tarikatları kuruluyordu. 1300 ile 1500 arasında Batı Avrupa’da önemi haiz herhangi bir yeni manastır tarikatı kurulmamış ve eski manastır kurumları da giderek artan bir şekilde yozlaşmıştı. Manastırlar artık kendilerini dine adamış biri için bir sığınma yeri veya gayretli insanların dini hayatlarını temizlemek ve saflaştırmak için çaba sarf edecekleri bir mahal değildi. Franciscans ve Dominicans fakirlik ve hizmet konularındaki ideallerini unutmuşlar, bunun yerine servet ve iktidar peşinde koşmaya yönelmişlerdi. Daha az önemdeki tarikatlar da aynı şeyi yaptılar. Ahlâki safiyet ve zühd konusundaki sıkı kurallar keşişlerin ve rahiplerin yeminlerini aşikâre bozdukları bir noktaya kadar gevşetilmişti. Manastırlara alınan yeni insanların evsafı üzerinde pek az duruluyordu. Birçok manastır koca bulamayan aristokrat hanımlar, arazisi olmayan küçük oğullar ve işten kaçmak isteyen halk ile doldurulmuştu. Manastır yönetimi işinin başında durmayan başrahiplerin ellerinde kalmıştı. Bunlar sadece manastırdan gelecek geliri elde etmeyi düşünüyorlardı. Kuşkusuz bu gevşeklikten ve dini işlerdeki şevk yokluğundan bütün keşişler suçlu değildi. Ancak her zaman olduğu gibi suçlular büyük şöhret elde etmişlerdi. XIV. ve XV. yüzyıllar edebiyatından az bir kısım okuyan kimse manastır hareketinin gayet düşük bir itibarı olduğunu fark eder. Manastır hayatı bundan böyle kutsallık, coşku ve ahlâki mükemmellik belirtmiyor, aksine bu hayat tembellik, hırs, ahlâksızlık ve riyayı temsil ediyordu.
Kilisenin dünyevi işleri ile görevlendirilmiş olan seküler ruhban da aynı derecede yozlaşma ve ahlâki gevşeklik dertlerine kapılmıştı. Piskoposlar cemaatlerini idare etmek için gösterdikleri ilgiden ziyade siyasi faaliyetleri ve servetleri ile daha iyi tanınıyorlardı. Birçoğu makamlarını satın almıştı. Bunun için öyle bir bedel ödemişlerdi ki vakitlerini bunu kendilerine tâbi olanlardan çıkarmak için sarf etmekten başka bir çareleri yoktu. Bazıları ise aynı anda birkaç makama sahipti. Bunlar için herhangi bir görevi yerine getirme imkânı bulunmuyordu. Görev başında bulunmamak olağan hale gelmişti. Birçok piskopos ve rahip kendi cemaatleri ile yaşamak yerine Avignon’da veya bir kraliyet sarayında yaşamayı tercih ediyorlardı. Görevinin başında bulunmayan ruhban dini vazifelerini alt düzeydeki cahil din görevlilerine devrediyordu. Bunlar bu işi az bir ücret karşılığı yapmakta idiler ama dini faaliyetleri yönetmekte yetersiz kalıyorlardı. Papalık’ın koyduğu ağır vergiler piskoposları ve alt rütbedeki ruhbanı mali işlerde enerjilerini karanlık uygulamalar yapmak üzere kullanmaya yöneltmişti. Kilisenin ibadetleri, eğitimi, günah çıkarması, vaazları ve öğütleri önemsenmiyordu. İnsanlar dini meselelerde yollarını şaşırmış ve mutsuz bir halde kalmışlardı.
Ruhbanın bozulması bir reform gerektirdiği ve birçok Hıristiyan da bu ihtiyacın farkında olduğu halde 1500’den önce bu yolda pek az bir şey yapılmıştır. Kilise öyle teşkilatlanmıştı ki etkin bir reformun üst makamdan gelmesi icap ediyordu. Ancak görmüş olduğumuz gibi şartlar, Papalığın ruhban sınıfını tüm mertebeleriyle temizlemesini imkânsız kılmıştı. S.299-300
Kapitalizm
Daha çok para kazanmak amacıyla para koyup bu parayı çalıştırma sistemidir. Kapitalizm diğer bazı yönleriyle özel mülkiyet, büyük ölçüde özel teşebbüs ve bireysel girişim, iş gücü kiralama ve faizle ödünç para verme gibi olguları da içerir.
Genel Yapı
Rönesansı karakterize eden en temel seküler davranış her halde hümanistliktir. Hümanizm, kelimeden de anlaşıldığı üzere Tanrı’yı değil, insanı ilginin esas odağı olarak kabul eder. Hümanistik kavramların hâkim olduğu bir dönemde sanatlar, bilimler ve entelektüel ve pratik tüm faaliyetler insanın incelemesine doğru yöneltilme eğilimi göstermiştir. Tanrı’nın mahiyeti ile ilgili teoloji yerini doğa ve insanın durumu ile ilgilenen meselelerle uğraşan felsefeye bırakmıştır. İtalyan Rönesansı sırasında Tanrı değil, insan evrenin hâkimi ve efendisi olarak tahta çıkarılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Rönesans düşüncesi pagan Grek ve Roma düşüncesine benzeyip Hıristiyanlığın hâkimiyetinde olan Ortaçağ düşüncesine benzemez. Ortaçağ Hıristiyan teologları bedeni veya nefsi ruhun düşmanı olarak görürler, ona güvenmezlerdi. Akıl kolayca zaafa düşen bir varlık olarak Hıristiyan ilhamının rehberliği olmadan sadece rasyonel süreçlerle ilâhi gerçekliği idrake muktedir olamazdı. Buna karşılık Rönesans insanları, Grek ve Romalı akrabaları gibi, insan formunu güzelliğin simgesi olarak ve insan zekâsını da bilinmeye değer bütün hakikatleri keşfedebilir varsayarak yücelttiler.
Hümanizm sadece genel manada insan türünü değil bireyi de övmekte idi. Bu sebeple bireyselcilik seküler Rönesansın bir başka cephesini oluşturur. Bu hususta Ortaçağ ve Rönesans ruhları arasındaki fark öncelikle ilk sırayı alır. Muhtemelen tarihteki hiçbir etki bireysel ruh ve kişiliğin bu denli yüceltilmesi hususunda Hristiyanlığın yaptığından daha fazlasını icra etmemiştir. Hıristiyanlık bir serçe düştüğünde bile Tanrı’nın bunu gördüğünü ve bununla ilgili olduğunu öğretmişti. O halde Tanrı’nın kendi suretini verdiği ve kendi şanı için yarattığı insan ile ilgilenmesi de çok daha fazla olacaktır. Ancak Ortaçağ da kilise mensupları bütün günahların en ölümcülü olan gururdan çok korkuyorlardı. Bu yüzden bireyin nefsinin dikkatli bir şekilde kontrol altında tutulması gerektiği öğretisini getirdiler. Ortaçağ’da manastır hareketi bunu öyle ileri götürdü ki bireyin nefsinin bütünüyle baskı altına alınmasına ve cemaat içinde adeta etkisiz bir hale getirilmesine girişti. Böylece Ortaçağ Hıristiyanlığı, Ortaçağ ekonomisi gibi kolektivist veya cemaatçi olma eğilimi gösteriyordu. Bununla uyumla olarak kilise sanatçıları ve yazarları çoğu kez eserlerinin üzerine isimlerini yazmazlardı. Bu eserler sanatçının veya yazarın ününü yüceltmek için değil, Tanrı’nın büyük şanına bir katkı yapmak için yapılmış eserler olarak algılanırdı. Rönesans bireyselciliği, tıpkı Roma bireyselciliği gibi çok canlı bir çeşitlilik gösteriyordu. Bir Machiavelli veya bir Boccaccio’nun kimliğini gizlemesi çok zor düşünülebilir. Bu tür bir bireyselcilik, eski Romada olduğu gibi, aşırı uçlarda insanların zuhuruna imkân vermiştir. Tarihte kendisi ile övünen egoist bir birey olarak Benvenuto Cellini’den daha ileride bir insan bulunamaz. O bir yalancı, hırsız, katil, ırz düşmanı ve Rönesans devrinin en hünerli sanatkârlarındandı.
Cellini’nin çağdaşları tarafından sadece hoş görülmesi değil aynı zamanda onurlandırılması olgusu da ayrıca şöyle açıklanabilir: O, Rönesans idealinin diğer bir önemli ilkesini temsil etmiştir. Bu ilke çok yönlülüktür. Burada İÖ. V. yüzyıl Atina’sında Pericles’in birçok hüner sahibi insanını ve farklı kurumlarda geniş bir eğitim almış Romalı bir Patriciyi hatırlıyoruz. Ortaçağ’ın eğitilmiş insanı genel olarak bir uzman idi; teolog, kilise sanatçısı veya idareci. Rönesans döneminin bazı hocaları geleneksel konulara ilâve olarak birçok alanda öğretim yaparlardı. Bu alanlardan bazıları dans etmek, eskrim, şiir ve yerel diller idi. Rönesans üniversitelerinin çoğu teolojiye göre düzenlenmiş eski tip yedi yüksek ilmi, seküler hale getirmişler ve genişletmişlerdi. Ders programlarında klasik pagan edebiyat ve felsefesine çok daha fazla yer veriyorlardı. XVI. yüzyılda Avrupa’da en gözde ve yaygın kitaplardan biri Castiglione’un Book of the Courtier (Kral Nediminin Kitabı) adlı eseri idi. Castiglione’a göre ideal bir nedim sadece bir centilmen ve bilgin olmakla kalmaz, aynı zamanda asker ve atlet gibi bir eylem adamıdır. Çok yönlü olmanın bütün devirler için en iyi örneği her halde Leonardo da Vinci’dir. Rönesansın bu meşhur şahsiyeti tüm zamanların en ünlü ressamlarından biri olmakla birlikte aynı zamanda yetenekli bir heykelci, mimar, matematikçi, filozof, mucit, botanikçi, anatomi uzmanı, jeolog ve mühendisti. Son bir özellik ise seküler Rönesans uygarlığının tıpkı eski Yunan ve Roma gibi şehirli bir uygarlık olmasıdır. Bu açıdan da kırsal Ortaçağ uygarlığına benzemez. Rönesans yazar ve sanatkârları hiç görülmedik bir şekilde zengin tüccarlar ve bankerler tarafından desteklendiler ve ilk önce İtalyan ticari şehirlerinde, daha sonra da Kuzey Avrupa şehirlerinde canlı bir şekilde ortaya çıktılar. S.327-328
Edebiyat
Toscana üçlüsünün ikincisi olan Petrarch (1304-1374) yerel Toskana dilinde Dante gibi güzel aşk şiirleri yazmıştır. Onun bu latif övgü şiirleri ve soneleri, bir âyin sırasında gördüğü fakat asla tanışmadığı asil bir hanım, Laura için yazılmıştı. Kendinden geçmiş bir şekilde Laura’nın sinesinden, kollarından, yüzünden ve ayaklarından Ortaçağ’a ait olmayan bir kayıtsızlık içinde bahseder. Sone türünü Petrarch icat etmiştir.
Dante ve Petrarch’ın İtalyan şiirinde yaptıklarını Boccaccio (1313-1375) İtalyan nesrinde yapmıştır. Yüz adet hikâye veya küçük romandan oluşan Decameron adlı eserinde Hıristiyanlığa ait kısıtlamaları kullanmış gibi yapmamıştır. Müstehcen aşk hikâyelerini ustaca ve çok güzel bir şekilde anlatmış, bunu yaparken insan doğasının kötü taraflarına göz yummuş ve hatta onları yüceltmiştir. Burada da Ortaçağ ideolojisine karşı açıkça bir isyan görüyoruz. S.329
Hümanizm
Machiavelli ünlü eseri The Prince’te yönetimde Hıristiyan ahlâkına yer olmadığını ileri sürer. İnsan yalnız kendi çıkarını gözeten bir hayvan ve dünya da kıran kırana rekabetin hüküm sürdüğü bir yer olduğundan prens, kral veya yöneticiler etkili olmak için hem ahlâklı olmamak hem de merhametsiz olmak zorundadır. S.330
THOMAS MORE, ERASMUS VE LUTHER
Bütün diğer Kuzey hümanistlerinin üzerinde yükselen şahsiyet XVI. yüzyılın entelektüel diktatörü Desiderius Erasmus (1466-1536) ‘tur. Hıristiyanlığı insanileştirme çabaları içinde olan “Hümanistlerin Prensi” Batı uygarlığında hiç ortaya çıkmamış en temel meseleyi ortaya koydu: “Batı uygarlığının temel inancı, idealleri ve ölçüleri insani midir?” Erasmus bir rahibin gayrimeşru oğlu olarak Rotterdam’da doğmuştu. Bir yetim olarak büyümüş ve Brethren of Common Life adlı kurum tarafından idare edilen bir okulda eğitim almıştı. Bu kurum Grek ve Latin klasiklerini öğreten, biçimsel ve âyinlere dönük bir inanç yerine sade bir içsel zühde vurgu yapan dini bir tarikat idi. İlginç ve her halde önemlidir ki Erasmus’un çağdaşı ve rakibi olan Martin Luther de Brethren of Common Life’ın bir okuluna devam etmişti. Erasmus yirmi bir yaşında iken bir Augustinian manastırına girdi. Tıpkı Luther gibi. Buradan rahip unvanını aldı. Ancak bir rahip olarak hizmet etmek yerine mümkün olan her anı çok sevdiği klasikleri incelemekle geçirdi. Bu ilgisine hayatının geri kalan devresinde Sorbonne’da devam etti. Kendi neslinin en bilgili hümanisti olarak nitelendirildi.
Erasmus’un geniş bilgisi ile birleşen büyük şahsi cazibesi onu yokluğunda aranan adam haline getirmişti. Paris muhitlerinde popüler bir şahsiyetti. İngiltere’ye yaptığı seyahat ile gelişmekte olan arkadaş ve taraftar kitlesine o ülkenin birçok şahsiyetini de katmıştı. Bunların içinde John Colet ve Sir Thomas More da vardı. Onlar Erasmus’u yazmaya ikna ettiler. İlk kitabı Adages idi. Bu Greklerin ve Romalıların hikmetli sözlerinin Erasmus’un kendi yorumlarıyla birlikte bir derlemesidir. Kitap hemen başarıya ulaştı ve diğer kitaplar çok geçmeden bunun ardından geldi. Erasmus’un en büyük eseri Praise of Folly’dir. O burada ince bir mizah ve nefis bir hicivle cehalet, bâtıl inanç, safdillik, zamanının âdetleri ve özellikle de kilise ile ilgili olanlarla istihza eder. Fransa, İngiltere, İtalya, İsviçre, Almanya ve Hollanda’da her nereye gitti ise hayranlık ve derin bir hürmetle karşılanmıştır. Hiç kimse onun kadar pagan, Grek ve Latin klasikleri çalışmasını popüler hale getirerek kuzey hümanizması olgusunu ileri götürmemiştir. O, bu göz alıcı kariyerini Froben basım evinin editörü ve danışmanı olarak İsviçre’de Basel’de tamamlamıştır.
Erasmus, Alpler’in kuzeyinde yeni bir hümanist bilgiyi popüler hale getirmekten başka en az diğer iki sebepten tarih açısından önemlidir. Bunlardan biri dini ve sosyal reformlar üzerindeki tesiri, diğeri ise Hristiyanlığa entelektüel ve insani bir boyut katmak için göstermiş olduğu çabalardır. O, Roman Katolik Kilisesi’nin suistimallerini ve bâtıl âdetlerini aşağılamak üzere güldüğünde en iyi davranışını sergiliyordu. Zengin ve ahlâksız kilise mensuplarının cahil halktan para alması, azizlerin kalıntılarına saygı gösterilmesi, mucizelere soru sorulmadan inanılması; bütün bunlar Erasmus’un gözünde aydınlanmış insanların aşağılık davranışları idi. O eleştirileri yumuşak bir mizah ile gizleyecek kadar zeki idi. Böylece iğneleyici sözleri daha gizli, ince ve etkin oluyordu. Ancak Erasmus Protestan değildi. Martin Luther, Roman Katolik Kilisesi’ne ilk saldırılarına başladığı zaman Erasmus onun sadece en göze çarpan suistimalleri düzeltmek istediğini düşünmüş ve onu aynı ruhu paylaşan bir dost olarak selamlamıştı. Ancak Erasmus bu Alman reformcunun öncelikle doktrinde bir reform ile ilgilendiğini anlayınca ve Protestanların Roman Katolikler kadar dogmatik olduklarını -XVI. yüzyılın başında gerçekten çok daha öyle idiler- görünce Luther ile ilgili daha fazla bir şey yapmamıştır. Bu büyük hümanist dini dogma ile ilgilenmiyor ve Roman Katolik Kilisesi’nde kalmayı daha rahat buluyordu. Bu iki adam birbirleriyle bir söz düellosunda karar kıldılar. Bununla birlikte, Erasmus’un organize olmuş Hıristiyanlığın yolsuzluklarına yaptığı sürekli saldırılar kuşkusuz Protestan ve Katolik reformlarına cesaret vermiştir. Erasmus’un hoşgörü, iyilikseverlik ve akılcı olma için ömür boyu verdiği bu ustaca mücadele genel olarak batı toplumu ve kurumları üzerinde bir iz bırakmakta başarılı olabilmiştir.
Erasmus’un Hıristiyanlığı insanileştirmek için gösterdiği çabalar tarihsel açıdan onun dini ve sosyal yolsuzlukları ortadan kaldırma çalışmalarından çok daha önemlidir. Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Batı uygarlığının büyük ortak paydası Hıristiyanlık olmuştur. Batı toplumunun büyük çoğunluğu bu dinin inançlarına, ideallerine ve ahlâki ölçülerine göre yaşamasalar bile bu dine mensup idiler Ayrıca bu inancın, ideallerin ve ahlâki ölçülerin hayatiyeti büyük ölçüde bunların ilâhî menşeli ve müeyyideli olması inancından kaynaklanmaktaydı. Gerçekten Batı uygarlığının merkezindeki bu temel inanç dikkate alınmadan bu uygarlığın nasıl böyle çok geliştiğini anlamak zordur. Erasmus’un Hıristiyan dininin ilâhi menşe ve mahiyetini sorgulaması ya da diğer bir deyişle onu insanileştirme gayretleri, bunun için çok önemlidir. Hümanistlerin prensi özellikle öyle söylemese de yazdıklarından çıkan mana İsa’nın bütün insanlar arasında en büyük, en iyi ve en cazip bir insan olduğudur. İsa hepimizin ona benzemek için uğraşması gereken bir insandır. Fakat o, Tanrı değil, insandır. Erasmus biçimsel inanç, dogma, dini tören, organizasyon ve ruhbanlık olgularını bir tarafa bıraktı ve gerçek tarihi bir vaka olarak İsa’yı araştırdı. Şimdi bütün bunlar akılcı bir hümanist için çok caziptir ama olay ilk nazarda görüldüğü kadar kolay değildir. Tarihteki İsa anlaşılması en zor olan bir şahsiyettir. Gerçekte İsa hakkında elimizde olan tek belge Yeni Ahid’dedir. Eğer bu belgeye de diğer tarihi belgelerde kullanılan eleştirel çözümlemeyi uygularsak onun bir delil olması hiçbir şekilde kesin değildir. Ancak ikincil deliller olarak sözlü ve yazılı gelenek pek çoktur. Günümüzde birkaç tarihçi Nazarethli İsa’nın varlığını inkâr edeceklerdir. Bununla birlikte tarihî İsa için elimizde olan şeylerin tümü Yeni Ahid ve erken dönem geleneğidir ve bu kaynakların her ikisindeki İsa ise Erasmus’un İsa’sı değildir. O mucize gösteren bir insandır ki Tanrı’nın görüntüsünde ve onun oğlu olduğunu iddia eder. O İsa ebedi kurtuluş lütfuna ermek için hiç kimsenin söylemediği şeyleri söyler. İtalyan hümanistlerinin yaptığı gibi İsa’yı reddetmek onu insanileştirmekten çok daha kolay ve basittir. Erasmus’un Hıristiyanlığı insanileştirme çabası, Rönesans sekülerizminin en uç noktasına kadar gitmekle kalmadı, aynı zamanda öyle bir soru oluşturdu ki bu soru XX. yüzyılda da XVI. yüzyılda olduğu kadar canlı ve günceldir. S.340-341
Dikkatle okunursa epey ciddi bilgi sahibi olunacağını ve yeni ufuklar açılacağını ümid ve temenni ediyoruz.
