Bilenler bilir, hiç kıpırdamadan yatağında aylardır sırtüstü yatmak zorunda kalan, böylesine zahmetli bir hastalığı mukadder olarak gören Rahmi Eray; bir gün, birlikte kaldıkları evde Ferruh Bozbeyli’ye: “Ferruh şu bakkala in, domates, peynir ekmek gibi şeyler al da yiyelim” dedi. Ferruh dışarı çıktı, bakkaldan alış-verişini yaptı. Eyvah, anahtarı içeride, ceketinin cebinde unutmuştu. Dışarı çıkınca da kapı kilitlenmişti. İçerideki hasta yerinden kalkamayacak denli yatağa mıhlı. Ferruh kapının önüne oturdu, Allah’ım, ben ne yaptım diye pişmanlık duyuyordu. Böyle durumlarda Rahmi Bey tedbirliydi, yarı açık pencerenin camından bir anahtar çıt diye yanına düştü. Büyük bir suçluluk duygusu içinde genç hukuk talebesi olan Bozbeyli kapıyı açıp odaya girince, Rahmi Eray hiç bozuntuya vermeden, hayatı boyunca unutamayacağı şu sözü kulağına küpe olarak taktı: “Paşa biliyor musun, insanlar tekrar girecekleri kapıyı bazen kendi elleriyle kapatırlar. Biliyor musun dostluk kapısı da böyle kapanır bazen. Siz kapatmışsınızdır; ama nasıl kapandığını fark edemezsiniz” dedi.
Evet, kendi ellerimizle kapattığımız dostluk kapısının kilitlendiğini çoğu zaman fark edemeyiz. Fark edemediğimizin ayırdında bile olmayız bazen. En kötüsü de bu olsa gerek. Hatta Said Paşa’nın kavlen bilmesek bile hâlen yaşadığımız şu şirininin ne kadar farkındayız mesela:
Hak Taâla senden a’lemdir senin ahvâlini
İçinde bulunduğun durumu bir bilenin olduğunu bilmek insana ne kadar emniyet verir, değil mi! Unutulmamak, yalnızlık yaşamamak, tek başına kalmak. Çok uzaklarda olduğunu sandığımız, meğer şahdamarımız kadar yakınımızda imiş! Bunu anlamak için Niyâzî-i Mısrî gibi bir gönül ehlinin rehberliğine ihtiyacımız var:
Sağım solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş
Dışarıda arayıp hemen yanı başında bulduktan sonra, “Cânlar cânını buldum kovanım yağma olsun” diyebiliriz artık. Tabii bunun için de bir çaba içerisinde olmamız gerek. Canlar canını bulmak kolay değil, bir gayretin semeresidir. Sıkıntılara onun için katlanılır. İstediğimiz şey, neyse o artık, bütün bunlardan sonra ele gelir. İşte onun ele gelmesi kolay değil. Koca Ragıp Paşa:
Hâtır-ı dost içün zahmet-i düşmen çekerim
derken aslında bunu kastediyor. Dostun gönlünü kazanmak, biraz da düşmanın atma ihtimali olan okların hedefi olmaktır. Dostun hatırı herşeyin üstündedir. Onun için bu hatıra dünyalık şeyleri karıştırmamalı. Hatta Lâedrî kendi devrinde atasözü olarak söylenen şu mısraı dile getirirken:
Dost ile bey’ ü şirâ etme sakın
diyor. Niçin? Hani bize diyorlardı ya: ticaret, alış-veriş dostluğu pekiştirir diye! Her alanda kalem oynatan çok bilmiş şairimiz onu demiyor. Hakiki dostla alış-veriş yapmamamızı salık veriyor. Dünyalık şeylerle aranıza kara kedi girer ve bu muhabbete halel gelebilir. Yine tayy-i mekân eden başka bir zamanda ve başka bir yerde yaşamış olan Lâedrî adlı şair:
Sakın yâr-ı azîze olma dâyin
derken de aynı şeyi ifade etmeye çalışıyor. Yıllardır beraber olduğun, içtiğin suyun ayrı gitmediği arkadaşına sakın ha sakın borç verme, borç alıp ona borçlu kalma, yoksa aranızdaki muhabbete zarar gelir. Bunu anlamak için, bugün en yakınımızda onlarca örneğini gördükten sonra, o kadar geriye gidip eskilerden duymaya gerek var mı?!
Dost dediğin üzerindeki yükü alan kimsedir. Sen de aynı duyguyla ondaki yükü omuzlarsan bu işler öyle gider. Bazen de dost bildiklerin sana yük olur. Aman aman, düşman başına. Yeri gelmişken, Ragıb Paşa’nın şu sözünü de unutmayalım:
Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmîl
Ne kadar olsa sebuk-rûh olur elbette sakîl
İşlerini dostlarının sırtına yükleyenler kendileri ne kadar kimseye yük olmak istemez görünseler de yine dostları için çekilmez olurlar. Çünkü biliyoruz ki angarya insana ağır gelir ve tahammülü güçtür.
Dost dediğin her ne yaparsan yap, hepsini körü körüne onaylayan kimse değildir. Gerektiğinde açığını yüzüne vuran, seni sarsarak uyaran kimsedir dost. Övüyor mu yeriyor mu, ne yaptığı belli olmayan insanlara güvenilmez. Leylâ Hanım’ın dediği gibi meselâ:
Âlemde nedir farkı bana medh ile zemmin
Sağ olsun ahibbâ da ne derlerse desinler
Falan gibi dostun olacağına filan gibi düşmanın olsun daha iyi derler ya, işte öyle. Düşmanın onca taşlaması değil de, dostun bir sözü daha çok yaralar seni. Bazen dost bildiğin kimselerin ahmaklığı seni ele verir. İlk defa tanıştığın kimsenin gönül alıcı sözlerine aldanma, belki içinde ağu saklıdır. Nevres-i Kadîm kim bilir feleğin nice çemberinden geçtikten sonra şu şiirini söylemiştir:
Mîzâna vur görüştüğün ihvânı ibtidâ
Rehber tasavvur eylediğin rehzen olmasın
Rehber bildiğimiz nice eşkıyanın “rehzen” (yol kesen, haydut) olduğunu sadece tarih kitaplarında ve masallarda değil, kendi hayatımızda da görmüşüzdür. Sen herkesi kendin gibi zannettiğin için, çoğu zaman iyi niyetinin kurbanı oluyorsun. Bu konuda Muallim Nâcî de bizi uyanık olmaya sevkediyor:
İhtiyât eyle ki ba’zan da olur
Rehnümâ zannolunan şey rehzen
Rehnümâ dedikleri nice önder ve yol göstericinin bizi felaketten felakete sürüklediğini, başımıza olmadık çoraplar ördüğünü de gördük. Gel de Kuloğlu Sani’ye kulak asma:
Âlemde doğru dost yoktur, dedikleri gerçek imiş
Gün doğmadan neler doğar, dedikleri gerçek imiş
Dostun doğrusunu bulmak zordur. Bir takım aşamalardan sonra -mesela yol yürüyüp alış-veriş yapmak gibi- pekişir hakiki dostluk. Yine de yola çık, ancak yalnız başına yürümeyi göze almak şartıyla. Gerçek dostu bulduğun zaman da sakın bırakma. Dost bildiğin insanların çoğu iyi gün dostudur. Zor gününde yanında olmayan, iyi gününde gözükenler dostun değildir. Dost odur ki zor gününde sırtındaki yüke omuz veren kimsedir. Şair Bâkî’nin dediği gibi:
Derd ü mihnet ehl-i dilin yâr-i gârıdır
Sıkıntılar ve çekilen meşakkatler olgunlaştırır insanı. “Yâr-ı gâr” deyince elbette Peygamberimizin “mağara dostu” akla gelir. Dostunun canı acımasın diye her türlü sıkıntıya katlanan bir dost. Onca yılan çayanın acısına katlanmak, hakiki bir gönül ehline bağlanmakla olur.
Sevdiğini Allah için sevenlerde bir problem yok. Bu sevgidir ki her şeyin üstesinden gelir. Önemli olan onu keşfetmek. Şeyh Galib’in sözü bir formül gibi:
Hâtır-ı ağyâr içün ben yârdan kılmam ferâğ
Düşmanın gönlünü alacağım diye yakın dostlarını çıkarlarına feda edersen, yakında seni tutacak kimse de kalmaz. O bakımdan dostunu üzme ve onu yanından uzaklaştıracak davranışlarda bulunma. Sümbülzâde Vehbî’nin şu beyti kulağında küpe olsun:
Dostu zâr u hazîn, düşmeni şâdân eyler
Sabır kıl eyleme bir kimseye izhâr elemin
Sabreyle, dertlerini kimseye dökme. Unutma ki içine attığın sıkıntılar seni olgunlaştırır. Yerin de kulağı var. Faş ettiğin o sıkıntı belki dostunu ağlatır, düşmanını güldürür. Her kuşun eti yenmediği gibi dost görünen her insana da güvenilmez. En yakınında ve akraban dahi olsa. Hatta kardeşin bile. Nevres-i Kadîm’e kulak verelim:
Olma dil-beste Nevres ihvâna
Yûsuf’a neyledi birâderi gör
Yüzyılların gerisinden seslenen aynı dertten muztarip Fuzûlî’ye kulak verelim şimdi de:
Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn
Derd çok hem-derd yok düşman kavî tâli’ zebûn
Dost pervasız ve çekingen, felek acımasız, dünya kendi yörüngesi etrafında dönüp duruyor, altında ezildiğimiz sıkıntıların haddi hesabı yok, bu sıkıntılara ortak olacak ortalıkta hiç kimse bulunmuyor, düşman olabildiğince güçlü ve maalesef şansımız hiç de yaver gitmiyor. O kadar umutsuz ve kötümser şair. Peki bu hâlimizle bir köşede unutulduk mu? Elbette hayır. Murâdî mahlasıyla yazan Üçüncü Murad veriyor bu müjdeyi:
Elbette bu hâlimden o yârin haberi var
Fi’l-kalbi min-el kalbi ile’l-kalbi sebîlâ
Kimsesiz değiliz, çünkü kalpten kalbe yol vardır.

Teşekkür ederim bu yazı için