17.yüzyılda başlayıp bir sonraki asırda iyice günyüzüne çıkan Osmanlı toplum hayatındaki çözülme, tarihçi ve ilim adamalarının olduğu kadar şairlerin de dikkatinden kaçmaz. Bu yozlaşma ve bozulmaya ışık tutanların başında Nâbî gelir. Urfalı şair yaşadığı dönemi tasvir ederken, insanı erdemli kılan değerlerin kaybolmaya yüz tuttuğunu, dünyada tuz ekmek hakkının unutulduğunu söyler. Hatta “unutulmuş” redifli gazelinde:
Nâbî kimi görsen yürütür hükmünü nefsin
Hakkın bize gönderdiği fermân unutulmuş
diyerek, halk hile ve sahtekârlıkta o kadar ustalaşmış ki insanları aldatmada şöhret bulmuş olan şeytanın sabıkası bile unutulmuş. Sadece bununla kalınmamış, ona göre Allah’ın insanlar için indirdiği hükümler, Kur’an’ın mânâsı dahi unutulmuş olup, herkes nefsinin aldatmacalarına uyarak Hakkın bize gönderdiği ferman bile nisyana terk edilmiştir.
Böyle bir zamanda Nâbî’nin âhir ömründe bir oğlu dünyaya gelir ve onun için Hayriye mesnevisini kaleme alır. Hayri’yi nasıl bir dünyaya getirdiğini düşünerek, adeta yapıp yapmaması gereken şeylerle ilgili bir liste çıkarır. Bürokraside ayak oyunları ile yükselenlerin düşüşünü gördüğü için buna dikkat etmesini ister. Oğlunun devlet kademesinde kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayacak bir yerde çalışmasını arzular. Meselâ:
Etme a’yânlığa zinhâr heves
Evsatü’n-nâs ol o devlet sana bes
der bir yerde. Merkezî hükûmetin zayıflamasıyla devletin taşrada ağırlığını kaybetmesi sonucu ortaya çıkmış bir sınıf âyânlık. Vali ve vezirler, beylerbeyi ve sancak beyleri zayıflayınca veya kifâyetsiz kişiler gönderilince onların hükmü geçmeye başlar. Halk zayıf düşünce âyân ve eşrâf zümresi fakir fukaraya yardım ederek onları kendilerine bağımlı hâle getirir. Mallarına el koyarak servetlerine servet katarlar. Artık işlerin rüşvet ve irtikapla yürümesi vaka-i âdiyeden olur. Gıdası fakir fukaranın gözyaşı olan bu devlet ve ikbale lânet okur ve sonrasında şöyle der Urfalı şair:
Sanma kim ayş u safâ kesret-i emvâldedir
Hırmen-i derd ü elem muntazamü’l-hâldedir
Yeme içmenin keyfini para ve mülkün çoğalmasında sananlar yanılıyorlar; bilmiyorlar ki bütün dert ve sıkıntı harmanının kaynağı içinde bulunduğu durumun sorunsuz olduğunun devam etmesindedir. Gülenin malı ağlayana hayr etmez diyor. Çünkü o malda ağlayanın da hakkı vardır.
Hikmet şairinin belirttiği “evsatü’n-nâs” tamlaması da önemlidir. Oğlunun, insanların omzunda yükselerek başa geçme ve haksız kazanç sağlama hırsını gemleyerek “orta bir insan” (evsatü’n-nâs) olarak yetişmesini ister. Sırtındaki dünyevî yükleri atarak ve kul hakkından sakınarak teslîm-i ruh etmesi en büyük emelidir. Şairin bu orta insan tanımlamasının, bir hadis-i şerifte geçen “orta yol”la bağlantılı olduğunu da burada belirtelim.
Şairler içinde yaşadığı toplumun tercümanı sayılır. Olup bitenlere herkesten ayrı bir gözle bakar, duygu ve düşüncelerini normal yazılı metinlerden farklı bir sözle, şairane bir önsezi ile ifade ederler. Onlardan biri de Abdülbâkî Efendi’dir. Dünya kitabını ibret nazarıyla baştan başa araştırdığını söyleyen Bâkî, aradığı yerde huzur ve rahatlık nâmına bir şey bulamadığını anlatır:
Serâser çeşm-i ibretten geçirdim nüshâ-i dehri
İçinde ma’nî-i ârâma dâir bir ibâret yok
Dünyaya rahat etmek için gelmedik, der. Buna rağmen bunca zulüm ve haksızlık niye! Âyân ve eşrâfın, başına buyruk mütegallibe sınıfının insanların burnundan getirdiğine yukarıda değindik. Böylesi zorba insanlar tarihin her döneminde olmuştur. Ziya Paşa her ne kadar:
Ne kânûna ne cebr ü zûra ne hünkâra tâbidir
Bu bender-gehte herkes dirhem ü dînâra tâbidir
dese de, onlar cebir ve zor karşısında korkaktır. Allah’tan korkmadıkları kadar, zoru görünce gücü elinde tutan insanlardan korkarlar. Kork Allah’tan korkmayandan, sözünü boşuna dememişler. Dün dirhem ve dinardı, bugün altın ve döviz diyebiliriz bu insanların taptığı şeye. Onlar açısından paranın ve gücün satın alamayacağı şey yoktur. Böylelerine ben değil, Hayâlî Bey soruyor:
Mâl-ı dünyâdan ne aldı gitti Kârûn’a sor
Kârûn, Hâmân, Firavun, Şeddâd… Güç ve zenginlik deyince, büyüklenme ve tekebbür akla gelince adını tarihin kötüler listesine yazdırmış isimlerden birkaçı. Hayâlî Bey, Kârûn’dan sorun diyor; Ziya Paşa Firavun ve Şeddâd’ı da hatırlatıyor. Yüzyıllar öncesini değil, daha dün denecek kadar yakın bir zamanı, yüz elli yıl öncesinin sosyal hayatını anlatıyor Paşamız:
Şimdiki âcizlerin dâvâsını seyr eyleyen
Geçmişin rahmet okur Firavn’ına Şeddâd’ına
Aynı Ziya Paşa, dünya malında mutluluk ve huzur arayanlara insanoğlunun kaçınılmaz sonunu gösterir:
Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde
İnsân bırakır hepsini hîn-i seferinde
Bağdatlı Rûhî de dünyayı yiye yiye doymayan oburlardan bahseder:
Dünyâ talebiyle kimisi halkın emekte
Kimisi oturup zevk ile dünyâyı yemekte
Yine bir şair önsezisi. İlâhî adalet zalimlere bir süre mühlet vermese, mazlumların âhı koca dünyayı bir anda yıkar, harâbeye çevirir. Yani İlâhî adalet ihmâl etmez, imhâl eder (mühlet verir) demek istiyor şair Giridli Sırrı Paşa:
Zâlimlere mehl olmasa matlûb-ı İlâhî
Bir demde yıkar âlemi mazlûmların âhı
Kadîm şairlerimiz her alanda kalem oynatmış, insan zihninin ulaşabildiği her sahada ufuk turuna çıkmıştır. Bu yazımızı da Fuzûlî’nin şiiri ile kapatalım:
Dehr bir bâzârdır herkes metâın arz eder
Ehl-i dünyâ sîm ü zer ehl-i hüner fazl ü kemâl
Bu dünya pazarında herkes elinde avucunda ne varsa eteğindekini ortaya döker; kimi kazandığı para ve pulla övünür, kimi de erdem ve olgunluğunu sergiler. Kimisi de “Şecâat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler.”
