Maarif-i mühimme ricâlinden mütekâit mirimirandan Mahmut Aytekin yıllardır ısrarlı bir şekilde devam eden alışkanlıkla her ay başında bordrolu arkadaşlarına şu mesajı atıyor: “Mübarek maaş gününüzü tebrik eder, bereketli olmasını dilerim.” Hemen ardından da dertlere derman olan Nâbî’nin şu şiirini nakletmekten geri durmuyor:
Masraf artıp azalınca îrâd
Nazm-ı âlem bulur elbette fesâd
Bununla devlet yönetiminde olmazsa olmaz gelir-gider dengesinin aile yönetiminde de geçerli olduğunu, masrafların artıp gelirin azalmasıyla açık veren devlet düzeninin (aile düzeni de diyebiliriz bu arada) bozulacağını, dolayısıyla aile fertlerinin iki yakasının bir araya gelemeyeceğini söyler. Aslında devlet düzeni ile aile düzeni arasında çok da büyük bir fark yok. Fark şu ki, ailesini bile idare edemeyenlere şirketi, şehri, mahalleyi, devleti vs. teslim ettiğin zaman ağır yükün altından kalkamayarak dünya nizamının fesada uğramasıdır. Elbette durduk yerde onlara kimse idareyi teslim etmiyor, millet olarak dizgini biz ellerine veriyoruz. Geldiğimiz noktada, şaşmaz ölçünün gereği olarak “nasılsak öyle idare ediliyoruz.”
Gelir gider dengesizliği bugün kim bilir kaç yüz bin ailenin içinden çıkamadığı bir gailedir. Yanımızda yöremizde gelirini giderine uyduramayan, ayağını yorganına göre uzatamayan yakınlarımızı, komşularımızı görebiliyor muyuz! Önemli olan bu. Yoksa herkesin akşam karanlık bastıktan sonra başını yastığa koyduğu küçük bir dünyası vardır.
Enflasyonla dolu 1980’li ve 90’lı yılların fiyat artışı karşısında kâğıt fiyatlarına nerdeyse yetişilemediği bir ortamda kitapların etiketi yerinde durmuyordu. Böyle bir ortamda İsmail Kara çalıştığı kurumda Nâbî’nin şu şiirini çok sık dile getiriyor, Cağaloğlu piyasasının oynak zemininde içinde bulundukları duruma tercüman oluyordu:
Leşker-i masrafa tâkat getirilmez Nâbî
Kuvvet ihsân ede Allah meğer îrâda
Giderlerin durmadan arttığı, hazır ansiklopedi formalarını bastırmak için yığınla para gerektiği, yazar teliflerinin ödenmesi, kâğıt masrafı için Allah gelirimize bereket vermezse işimiz zor demek istiyordu. “Kuvvet ihsan ede Allah meğer îrâda” gibi sınırsız bir sermâye sahibine dayanmadıktan sonra bütün masrafları karşılamak kolay değildi. Elden gelen bir öğün o da vaktinde gelmiyor, herşey kitapların satışından gelecek gelire bakıyordu.
Şair İzzet her ne kadar: “Uyduran masrafın îrâdına çekmez zahmet” dese de herkes bu formüle ayak uyduramıyordu işte. İnsan “takdir edilmiş rızkı”nın peşinden koşarken “vîrân olası hanedeki” köşesinde bekleyip bulduğuyla yetinmek zorunda kalıyordu. Ganizâde Nâdirî Çelebi dile getiriyor bunu:
Cihânın nimetinden kendi âb u dânemiz yeğdir
Elin kâşânesinden kûşe-i vîrânemiz yeğdir
Kaynattığımız tirit eski tirit değil, ne sular eski sular ne de içine atarak şükrettiğimiz taneler eski tane! Herkes saray ve kâşâne yaptırma peşinde koştuğu için vîrân olmuş bir köşe bile kalmadı ortalıkta. Çelebi bu konuda yalnız değil, başka bir şair de onun görüşlerine koltuk çıkıyor:
Elin köşk ü sarâyından bizim tandır başı yeğdir
Elin türlü taâmından bizim bulgur aşı yeğdir
Bakın etrafınıza, tandır başında yaşayan ve bulgur aşına kanaat getiren var mı hiç! İçinde yaşadığımız şehirlerin şartlarını biliyoruz. Kalabalık kentlere akın ettiğimiz günden beri sabit geliri olanların fiyat artışlarından etkilenmemesi mümkün değil. Hepimiz görüyoruz: Bir öğretmen maaşıyla kira ödeyen ve dört çocuğuna farklı şehirlerde üniversite eğitimi aldıran, gittiği yere zaman zaman uçakla gönderen ve her birinin cep telefonu olan kahramanlarla dolu bir toplumuz. Bu büyük bir kahramanlık değil de nedir?! Bunlar her ay başında gelmesi gözlenen sabit gelirle olacak şey değil. Meğer ki îrâda Allah kuvvet ihsan ede! Yoksa işimiz zor.
Sanki bu insanlar Lâedrî’nin şu şiirine en çok vâkıf olan kanaat sahibi yurdum insanlarıdır:
Sal keştî-i umûrunu bahr-ı tevekküle
Aç bâdbân-ı himmeti yan gel de seyre bak
Ne iş yaparsan yap, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra Allah’a tevekkül etmeyi elden bırakma! Sonrası mı? Sonrasını düşünme artık, himmet rüzgârının nereden eseceği belli olmaz, ondan sonra sonucu mütevekkil bir şekilde beklemeye koyul! İşte Mahmut Aytekin dostumuz bu yan gelip seyre bakanlardan biri. Kendisi nüfûz-ı nazar sahibi olduğu için, kimseyi kendisinden farklı düşünmediğinden, bereketli olmasını dilediği maaşlı arkadaşlarından şimdiye kadar hiç şikâyet gelmemiş.
İyilerle kötülerin, zenginle fakirin aynı güneşin altında yandığı bir dünyada yaşıyoruz. Günün sonunda gurub vakti güneş batıyor ve ortalık sükûnete eriyor. Zengin fakirden, varsıl yoksuldan ayrılıyor. Allah kimseyi şairlerin diline düşürmesin. Edirneli İlmî Efendi’nin dediği gibi:
Dillerinde sîm ü zer eksik değil
Ellerinden gelmez ihsân eylemek
İhsan da bir nasip kısmet işi. Şu zenginlerin garip himmeti de olmasa! Nâbî Hazretleri böylelerini gündüz gözüyle çırılçıplak yakalayıp ifşa ediyor şu şiirinde:
Garîb himmeti var ağniyâ-yı devrânın
Lisân ile doyurur âb ü nâna yer kalmaz
Bugünün değil, yüzyılların sorunu bu. Biriktirdiklerini ne yapacaklarsa artık! Arttıkça yığıyor, yığdıkça biriktiriyor. Koca Ragıb Paşa’nın ifadesiyle gözünü toprak bile doyurmuyor:
Servet efzâyiş bulunca ağniyâ hissetlenir
Haşmet dedi dolu bir şair olarak bilinir ama bütün bu söylenenlerin künhünü yakalamış serazat bir şair. Şöyle diyor:
Aldanma meded ziynet-i dünyâyı nidersin
Bî-vâye gelip dehre tehî-mâye gidersin
Dünyaya gelirken elinde bir şey olmadığı halde geliyorsun ve giderken de hepsini burada bırakıp eli boş dönüyorsun. Dünyanın süsünü püsünü ne yapacaksın!? Bu insanlara Sünbülzâde Vehbî bile sesini duyuramamış. Ne kadar kazanırsan kazan, sonuç sıfıra sıfır elde var sıfır diyor şair:
Sayısız mâlı olanlar da kalır sıfrü’l-yed
Muallim Cûdî’nin şu şiirini anlayıncaya kadar iş işten geçiyor ve geriye dönüp bakmaya bile fırsat bulamıyoruz:
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka mâtem
Öyle karmaşık bir bilinmezlik içinden geçiyoruz ki ölümün kime güldüğünü, kimin mâteme büründüğünü bilmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Hukemadan fuzaladan nice bin kafile de bu lügâzın sırrını çözemiyor.
