Yastık, başımıza yumuşak bir zemin,

gövdemize denge,

vaktimize akış,

ruhumuza ferahlık veren bir nesnedir.

*

Yatak, neredeyse bütün anlamını yastıktan alır. Yastık yoksa yatağın varlığından söz edemeyiz. Yatak, yastığın bir devamı, bir uzantısıdır.

Yastık, belki de, dünya hayatının en iyi simgesidir. Hayat, yastığın sükûnetinden, neşesinden ve rahatlığından ilhamla vardır.

Yastıksız bir hayat ancak insansız mümkün olabilir

*

Başımızın altından alındığında artık bir rahatlamadan, bir dinlenmeden söz edemeyiz; hatta tam tersine, yavaş yavaş şiddeti artan bir işkenceden bahsedilebilir.

*

Döşeğin yumuşaklığı ve yorganın sıcaklığı, yastığın uygunluğunun bir armağanıdır.

Varlığımızın kaidelerine nizam veren, hayatiyet kazandıran, canlı tutan en önemli nesnedir o.

Hayat ve imkânlar manzumesinin muharrikidir.

*

Bir mekânı ev yapan unsurlar içerisinde onun oynadığı rolü başka hiçbir nesne oynayamaz.

Ev, başımızı yumuşak bir yastığa koyacağımızdan en emin olduğumuz yer olduğu için ‘ev’dir.

*

Yastığı altından alınan bir başın ayrıca kendisini almaya gerek yoktur: Ruhu yavaş yavaş sinecek, çözülme ve dağılma emareleri göstermeye ve özgürlüğün gereklerini unutmaya başlayacaktır.

*

Evsizliğin en belirgin etkisi, başı koyacak bir yastıktan mahrum olmaktır.

*

Topraktan yatak olur ama taştan yastık olmaz.

*

Bir kadın ile erkeği aile yapan esas durum, bir eve ya da bir yatağa sahip olmaları değil, “bir yastığa baş koymalarıdır”. Yatak, sevişmenin mekânıdır ama yastık, sevmenin ve sevincin imkânlarıyla doludur. “Bir yastıkta kocamak” deyimi iki başın tekleşmesi, bir tür vahdet halinin gerçekleşmesinin evlilik olarak adlandırıldığını gösterir bize. Yastığın nizam verdiği en görkemli durumların başında evlilik gelse gerek.

Evlenmeyiz, “aynı yastığa baş koymak için” aramızdaki mesafelerden arınırız.

*

İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, başını koyacağı bir yastığa mecbur olmasıdır. Yastığa ihtiyaç duymak beşer olmanın alamet-i farikasıdır. Onun yokluğundan ıstırap duyacak tek baş, insan başıdır. Her canlı bir yuvaya ve yatacak bir yere sahiptir ama sadece insanın başı yastık arar.

*

Ölmek, yastık ile bağın mutlak anlamda kopuşudur: Yatağımızın sadece yeri değişmiştir ama yastığımız ebediyen yok olmuştur.

*

Başını yastığa koymadan sabahlayanların, kalplerinin bir kaygı yuvası olduğunu söylemeye gerek yoktur. Kaygı, yastığı taşlaştırır ve giderek imha eder. Yastığın imhası ise hayatın imhasına yol açar.

Yastık ile baş arasındaki mesafenin artması kalbin ortasına bir diken batmış olduğundandır.

*

Âşık olanları olmayanları ayıran en önemli fark yastıkla kurulan ilişki farkıdır. Âşığın gerçek anlamda başını koymak isteyeceği tek bir yastık vardır: sevgilinin dizleri… Diyebiliriz ki âşık olmak, sevgilinin dizlerini arayış serüvendir. O dizleri bulamadığı sürece gözlerine uyku, bedenine rahatlık asla uğramayacaktır.

Âşıklık, yastıksızlıktır.

*

Hastalanmak, yastığın yurduna yerleşmektir.

*

Müminin gece ibadeti, yastık ile nefsin arzuları arasındaki kritik dengeyi korumaya matuf olsa gerek. Yastığın hayata nizam veren bir tarafı vardır ama kalbin de yastığa nizam verecek bir kudrete sahip olması gerekir.  Mümin, bu dengeyi bilen ve kollayabilendir.

Başın en mümin hali, yastıktan kalkıp secdeye gitmesi halidir.

*

Yastık, yurdumuzdur.

Tersi de doğru.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir