Ercan Ata: 1973 yılında Edirne’de doğdu. Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1995 yılında mezun oldu.
Şiir, öykü, deneme ve röportajları “İstanbul BirNokta, Hece, Dil ve Edebiyat, Olağan Şiir, Barbar, Hayal Bilgisi, Telmih …” dergilerinde yayınlanmaktadır. İstanbul BirNokta dergisinde düzenli olarak günümüz şiir kitaplarını ve şairlerini değerlendiren eleştirel deneme yazılarına devam etmektedir.
Sonra Akşam, şairin dördüncü kitabıdır.
“Sonuçta dünyaya gelmekle dağların bile yüklenemediğini yükleniyor insanoğlu.”
YAVUZ BALI: Ercan Hocam merhabalar, Öncelikle bu mülakat dolayısıyla bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederek başlamak istiyorum. İkinci olarak da “Sonra Akşam” adlı ikinci şiir kitabınızın hayırlı olmasını diliyorum. Bu kitapla birlikte sizin külliyatınızdaki eser sayısı dörde yükselmiş oldu. Hocam, ilk sorularım bu yeni eserinizle ilgili olacak. Sonra Akşam’daki şiirlerde 50’li yaşların gölgesi üzerine düşmüş bir Ercan Ata görüyoruz. Bu yaşların şiiri sizde nasıl teşekkül etti?
ERCAN ATA: ‘Sonra Akşam’daki şiirleri yazmaya ilk şiir kitabım yayınlandıktan sonra yani 2016 yılından itibaren yazmaya başladım. Bu eser yaklaşık yedi sekiz yıllık gayretin, mesainin ürünü. Buradaki şiirlerin yazımının aceleye gelmesini istemedim. Dolayısıyla zamana yayılarak yazıldı bu şiirler. Tabiri caizse kıvamını buldu, demini aldı iyice. İnsan hayatındaki dönüm noktası bence 50’lı yaşlar değil, kırk yaşından sonrası. Kırk yaş insanın iyice kemale erdiği bir zaman dilimi. Peygamberlik bile kırk yaşında verildi Efendimiz’e. İnsan 20’li veya 30’lu yaşlarda gençliğin verdiği dinamizmle bazı şeyleri sağlıklı düşünemiyor. Çok hareket etmek, yürümek, koşmak değil mesele. İnsan olmasını, gerçekleşmesini istediği, arzuladığı pek çok şeyin o kadar da önemli olmadığını bu yaşlara gelince fark etmeye başlıyor. Olmazsa olmazları zaman geçtikçe daha da azalıyor. Parlak, ışıltılı şeyler, maddi güzellikler önemini gittikçe yitiriyor. Zarfın değil mazrufun daha önemli olduğunu anlıyor. Bu bilince sahip olduğunuz yaşlar da 50’li yaşlardır ve bu dönemi yansıtan şiirler insana sakinliğin, sadeliğin, durulmanın hazzını yaşatır.
YAVUZ BALI: Sonra Akşam’a genel olarak baktığımızda saf şiirin peşinden ayrılmayan titiz bir kalem görüyoruz. Bu kalem, saf şiir anlayışının temalarını da kitap boyunca sürüyor. Mesela ölüm, akşam, zaman, sükûnet, akış, aşk vs. Bu kitabın böyle teşekkül etmesi sizde bilinçli yapılmış bir şey mi? Yoksa belli bir süreç içinde beslendiğiniz kaynaklar mı sizi buraya doğru yönlendirdi?
ERCAN ATA: Saf şiir yazayım, diye özellikle yola çıkmışlığım yok bu eser için. Öncelikle şiirler yazıldı. Tasnif veya tanımlamalar sonradan geldi. Son zamanlarda akşam ve gece temasına yöneliş oldu yalnızca. Kitabın adını başlangıçta “Akşama Doğru” olarak düşündüm. Aynı isimle İkinci Yeni şairlerinden birisinin eserinin olduğunu fark edince isminde küçük bir değişikliğe gittim. Ölüm, kitapta yoğun olarak işlenen temalardan birisi. Akşam ismi biraz da ölümün remzi. Akşam olunca karanlık çökecek ve gün (hayat) bitecek. Bu yazgı herkes için kaçınılmaz bir son. Fakat ikindi ile akşam arasındaki kalan o tatlı zamanı iyi değerlendirmek gerekir.
Son birkaç yıldır ağırlıklı olarak şiir üzerine çalışıyorum. Daha çok yaşayan, günümüz şairlerine dair kitapları okudum. Bahsettiğiniz temalar edebiyatımızda çok kullanılmış olmasına rağmen kalıcılığı daha yüksek olan konular. Herhangi bir hesap kitap yapmadan içimden gelen şiiri yazmaya çalıştım.
YAVUZ BALI: Bu kitaptaki en sevdiğim şiir ‘Bazen Bazen’ diyebilirim. Bu şiirde diyorsunuz ki “Bazen sen şiiri bitirirsin /Bazen şiir seni bitiriverir (…) Bazen sen şiiri yazarsın /Bazen de şiir seni yazar” Şairin tabiatı elbette şiir söylemek ve bunu yazıya dökmektir. Yazıya döktüğü bu şiir bitti, oldu diyene kadar da epey bir süre geçer. Şiir bitti deriz ama biz de bitmişizdir o anda. Peki, şiir bizi nasıl yazar ve nasıl bizi bitirir? Bu konuya siz nasıl bakıyorsunuz?
ERCAN ATA: Aslında kolay yazan birisi değilim. Bir şiiri bitirmek bende uzun bir zamanı alıyor. İlla bitmesi gerekiyorsa bir aya yakın bir zaman diliminden bahsedebiliriz. Genellikle yazdığım bir şiiri bilgisayardaki dosyaya aktarırım. Bu ham metinler, bazen birkaç yıla yakın bir süre orada kalabiliyor. ‘Sonra Akşam’ adlı dosyayı olgunlaşınca, şair arkadaşlara gönderdim. Onların bakış açılarına ve görüşlerine göre bazılarının üzerinde küçük dokunuşlar, değişiklikler yaptım. Tabi, şiire göre de değişebiliyor yazım süresinin uzunluğu. Örneğin Bazen Bazen takriben on – on beş gün gibi daha kısa bir sürede bitti. Yazma sürecinin uzun ve kısa olması fark etmez, kalbe ve ruha dokunacak şeyler yazmak isterseniz yazmak zihnen yoruyor yazarı.
Şiirin bizi yazmasına gelince şairle eseri arasındaki karşılıklı etkileşimden ve dönüşümden söz edebiliriz. Şairle şiir arasındaki mücadelede, her zaman şair galip gelmez. Bazen şiirin bitirilemediği de olur. En iyi ihtimalle maç berabere biter.
YAVUZ BALI: Hocam bir de son şiir kitabınızda şiirlerin altlarında başka şairlerden ödünçlenmiş mısra ve imgelerin dipnotlarını veriyorsunuz. Bazı şairler başka şairlerden dize, mısra ödünçlemeyi, onu şiire bir dize olarak eklemeyi kusur görüyorlar. Siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Bu sizce şiir çalıştığınızı, günümüz şiirinden veya genel olarak şairlerden, şiirden haberdar olduğunuzu göstermek midir? Ne dersiniz?
ERCAN ATA: Şair, kendi doğrularının peşinden gitmelidir. Başka şairlerin bazı içselleştirilmiş dizelerini unutmak çok da kolay olmuyor. Ancak aradan birkaç yıl geçtikten sonra o dize size mi yoksa bir başkasına mı ait olduğu karışmaya başlıyor. Bu belirsizliği dipnotlarda imge ve dize diyerek aşmaya çalıştım. Bu alıntılar ünlü şairlerden olduğu gibi fazla tanınmamış genç sayılabilecek şairlerden de oldu. Misal Resul Tamgüç, Rıdvan Kadir Yeşil gibi. Yine Ali Ural, Cafer Turaç, Ahmet Muhip Dıranas, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Nuri Pakdil, Bülent Parlak gibi şairlerden sizin deyiminizle emanet dizeler var. Aslında kitabın bütünlüğü ve uzunluğu göz önüne alındığında bu dizelerin sayısı fazla sayılmaz. Bu alıntıların bazılarına göre bir kusur veya eksiklik sayılması son derece doğal. Ancak şiir, insanın ibda ettiği bir şey. Haliyle nakıs olan insanın eserinde üç beş çapaklı dize, zayıf ifade olması da doğal. Bazı sanat yapılarındaki noksanlık da şiiri bütünler. Güzel bir kadının yüzündeki gamze de bir noksanlığın tezahürü değil midir neticede.
YAVUZ BALI: Ercan Hocam Ten ve Gölge’ye bakacak olursak ikinci baskısının birinci baskısından daha düzenli, daha çok çalışılmış şiirlerden oluştuğunu görebiliyoruz. Gerek bölümlemeleri gerek dil işçiliği gerekse kapak ve iç sayfa tasarımı olarak benim en sevdiğim eseriniz diyebilirim. Bu kitapta özellikle lirizmin çok ağır bastığını söyleyebiliriz. Bu lirik oluştan dolayı kişi zamirleri çok yoğun kullanılıyor. Bazı şairler kişi zamirlerini kullanmayı çok uygun bulmuyor. Sen, ben gibi zamirlerin şiirde belirgin bir şekilde olmasına siz nasıl bakıyorsunuz?
ERCAN ATA: Ten ve Gölge benim ilk -şiir- kitabım. Ten ve Gölge ile kitap boyutunda edebiyat dünyasına adım atmış oldum. Ancak kimse hoş geldiniz, buyurun salonda istediğiniz yere oturun, demedi. Zarlar da atılmadı benim için. İlk kitaplar çok önemlidir bir şair/yazar için. Bundan sonra gideceği yolun haritasını görmek de mümkündür onlarda. İlk kitaplar bir nüvedir, çekirdektir. Pek çok meyve neşet edebilir ilk eserlerden. Tabii, ilk olmalarından kaynaklanan bazı acemilikleri, eksiklikleri de barındırırlar. “Sen ve ben” zamirleri Ten ve Gölge’de olduğu gibi Son Bisküvi’de de kullanılıyor. Bunun bir zaaf olup olmadığı tartışılabilir. Fakat ben bu durumdan rahatsız değilim. Kahramanı, o veya öteki de olsa kendisinden, kendi hayatından yola çıkarak kurar bir yazar hikâyesini. En azından bakış açısı kendisine aittir.
YAVUZ BALI: Ten ve Gölge’de Aşk Yağmurları adlı şiir bir görsel şiir örneği olarak okunabilir. Siz görsel şiire veya deneysel şiire nasıl bakıyorsunuz hocam? Bu konudaki fikirlerinizi de merak ediyorum.
ERCAN ATA: Deneysel şiir için uzun boylu bir çalışmam yok. Bazıları bunu deniyor ama hangi sonuçlara ulaştıkları tartışılabilir. Tabii, yeni şeyler aramanın, bir şeyleri denemenin kimseye bir zararı olacağını da düşünmüyorum. Yusuf Bal’ın Ötüken’den çıkan “Ücra İşlem” adlı eserini okumuştum. Yine “100 Yenilikler Şiiri” diye bir kitabı da okumuştum. Birhan Keskin gibi bazı şairlerde deneysel unsurlara sıkça rastlanır. Farklı yaklaşımlar söz konusu deneysel şiirde. Ancak deneysel şiirin taraftarının ve alıcısının daha az olduğunu düşünüyorum toplumda. Fakat deneysel şiir daha çok biçimle, dışla ilgili gibi geliyor bana. Yani yapılmak istenenler daha çok kabukta kalıyor; öze, çekirdeğe, derinlere inmek pek de mümkün olmuyor.
YAVUZ BALI: Ten ve Gölge’nin ilk baskısında eşiniz için henüz yazılmayan şiirin ikinci baskıda “Terzilerin Diktiği Kadın” şiiriyle artık yazıldığını görüyor okuyucu. O şiir artık yazıldı mı?
ERCAN ATA: Evet veya hayır! Sizin de belirttiğiniz gibi Ten ve Gölge’de lirik duyarlılıkla yazılmış aşk şiirleri oldukça fazla. Samimiyetle itiraf etmek gerekirse bu şiirlerin çoğunda nesne eşim değildir. Bu durumdan duyduğum rahatsızlığı izale etmek için iki şey yaptım: Birincisi ilk şiir kitabımı eşime ithaf ettim. İkincisi onun için şu ana kadar yazılanların çok ötesinde muhteşem bir şiir yazılması gerektiğini düşündüm. Borçlandım bir nevi. Öte yandan sevdada söylenenler, yazılanlar kadar söylenmeyenler de önemli. Günümüz insanı, kelimelerini çok hızlı tüketti. Aşk kelimesi maharetsiz ellerde kullanıla kullanıla pörsüdü. Günlük hayatta özellikle başkalarının yanında yapılan “aşkım, canım, sevgilim” diye hitaplarda bir yapaylık, bayağılık sezinleniyor.
Eşimle görücü usulü evlendik ancak bu benim onu sevmeme engel değil. Birlikte inişleri ve çıkışlarıyla bir yirmi beş yıl geçirdik. Bu hayatta her şey masallardaki kadar güzel olmuyor. Ancak ben ondan razıyım. Allah da razı olsun. Ayrıca çok zor geçen bir hastalık sürecini atlattı. Hayatta kalması mucize gibi bir şey oldu. Allah, onu bize tekrar bağışladı. “Terzilerin Diktiği Kadın”, dokuz saat süren açık kalp ameliyatı sonrasında geçen biraz da acılı ve stresli bir sürecin yansıması. İnsan, elindekilerin değerini ancak kaybedeceği zaman anlayabiliyor.
Yapabilirsem sadece aşk da değil, kadın erkek ilişkilerini çok boyutlu olarak değerlendiren, onun adına bir şiir kitabı yazmayı tasarlıyorum. Pablo Neruda’nın “Yirmi Aşk Şiiri”ne benzer bir şekilde.
YAVUZ BALI: Ten ve gölge imgesini düşündüğümüzde madde ve ruh, beden ve ruh, akıl ve gönül gibi anlamalara kapı aralamak mümkün. Ten ve gölge imgesi sizde hangi karşılığı buluyor?
ERCAN ATA: Düşünceniz tamamen doğru. Ben de öyle düşünmüştüm. Ten beden, vücut, maddi varlık; gölge ise ruh veya kalp. Tabii, her şey zıddıyla kaimdir. Beden olmadan gölgesi de oluşmaz. Aşkı da maddi aşk ve manevi aşk diye ikiye ayırıyorlar. Bir kula, güzele duyulan aşk, Allah aşkı için temrini oluyor âşıkların.
Ten ayrıca dünyevî olan her şeyi ihtiva ediyor. Rahatlık, konfor, gösteriş, dış güzellik, mükemmellik, kıskandırma duygusu, hep tenin başının altından çıkabilecek kavramlar. Ten gösterişi sever, yüksek sesle konuşur. Gölge kendine dönüktür, içseldir daha ziyade. Ten âşık, gölge ise maşuktur başka bir açıdan bakılınca. Ten yükseklik, gölge derinliktir. Tabii bu metaforlar daha da arttırılabilir istenirse. Biraz iddialı bir isim gibi oldu ‘Ten ve Gölge’. Hulki Aktunç’un YKY’den çıkan aynı isimli bir öykü kitabı olduğunu ise eser yayımlandıktan sonra öğrendim.
YAVUZ BALI: Hocam bazı şairlerde şiir var ama şair trajedisi eksik oluyor. Onu anlayabiliyoruz. Sizin şiirlerinizde genel olarak ben bir şair trajedisinin olduğunu görüyorum şahsen. Sizi şair kılan en büyük trajedi nedir diye sorsam haddimi aşmış olmam umarım. Ne söylemek istersiniz?
ERCAN ATA: İnsan doğduğunda yazgısını da üstlenir. Aslında yaşamın kendisi bir nebze de olsa trajiktir denebilir. Bazen de kayıplar, eksiklikler, olumsuzluklar insanın artısı olabiliyor. Fakir bir ailede doğdum ben. İlkokulda çok başarılı olmama rağmen yoksullumuzdan dolayı eksik veya ezik olarak değerlendiriliyordum bazılarınca. Küçükken bir trajedi de yaşadım. Ablam intihar etti. Bunu hiç beklemiyorduk ailece. Yengemin eve gelip evin ipleri eline geçirmek istemesi de trajik bir durum olarak görülebilirdi benim için. Kendimi var edebilmek için bir şeyleri başarmaya ihtiyacım vardı. Yaşça büyükler, bu durumu “Oku adam ol; bak, ailenin, abilerinin durumunu görüyorsun.” cümleleriyle kendilerince ifade etmeye çalıştılar. Fakat eğer varsa trajik durum daha çok içsel bir durum. İçten gelen bir his. Varoluşsal bir problem. Yaşama yükünü sırtlanmakla ilgili. Sonuçta dünyaya gelmekle dağların bile yüklenemediğini yükleniyor insanoğlu.
YAVUZ BALI: Şiir dışındaki kitaplarınıza gelecek olursak, özellikle öykü türündeki eseriniz ‘Son Bisküvi’, bana hep ‘Ten ve Gölge’yi başka bir formda tamamlıyor gibi geliyor. Bunun yanında ‘Boşluk Değil Hayat’ adlı bir de deneme kitabınız var. Şair olarak Ercan Ata’nın edebiyatın diğer türleri ile ilgisi nedir?
ERCAN ATA: Yazmaya şiirle başladım. Bir ayrılık sürecinin sonunda yaşadığım buhranlı ve kaotik günlerde şiirin insanın bütün ruh durumlarını anlatabilmesi için yeterli olmadığını fark ettim. Kendimle, yaşadıklarımla hesaplaşmam gerekiyordu. Bu arada hikâye yazabileceğimi de fark ettim. Bunu büyük ölçüde hikâyelerle yaptım. ‘Ten ve Gölge’ aşkın olumlu tezahürünün yansıması bir bakıma. Aşkın; olumsuz, acıklı, hüzünlü yönlerini ise Son Bisküvi’deki hikâyelerle anlatmış oldum. O öykülerin çoğu Yedi İklim dergisinde yayınlandı. Son Bisküvi adlı hikâye ise Dergâh’ta… Daha sonra ise denemelerden oluşan ‘Boşluk Değil Hayat’ geldi. Orada daha mazbut olmaya, türün kurallarına uymaya çalıştım. Sanırım bunu başaramadım. Denemelerde de yer yer şiir, hikâye kokusu, tadı bulmak mümkün. Esasen ben türlerin arasında kesin sınırlara inanmıyorum. Benim yazdıklarımda diğer türlerden bir nefes, bir esinti -az da olsa- her zaman olacak sanırım.
YAVUZ BALI: Hocam yeni dönemde hangi tür üzerine çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz? Özellikle şu tür üzerine çalışıp yazmalıyım dediğiniz bir tür var mı?
ERCAN ATA: Roman ve hikâye yazmaya başlamayı düşünüyorum. Daha doğrusu düşünüyordum. Bunda şiir kitaplarının fazla okunmamasının etkisi büyük sanırım. Yeni nesil, şiir kitaplarını neredeyse hiç okumuyor. Tek tük okuyanlar da fazla bir şey anlamıyor şiirlerden. Şiir, onlara farklı bir lisanmış gibi geliyor. Bir şiirin içindeki derinliğe nüfuz edemiyorlar. Şiirin içine girmekten korkuyorlar.
Bir de günümüz şartlarında şair olarak bir yere gelmenin oldukça zor olduğunu gördüm. Artık şiir kitaplarının yayınlaması da problem. Yayınevleri belki de haklı olarak şiir kitaplarını yayınlamak istemiyorlar. Yayınlansa bile ikinci üçüncü baskıları yapılmıyor şiir kitaplarının. Devletin ve iktidarın gücünden yararlanan, holdinglerin şemsiyesi altında sanatlarını icra eden birkaç şair hariç, diğer şairlerin esamisi bile okunmuyor günümüz edebiyat dünyasında.
İyi bir yazar olabilmek için kalıcı, klasik eserler meydana getirmek gerektiğini düşünmeye başladım son zamanlarda. Yapabilirsem roman veya uzun hikâye türlerinde 70-80 sayfalık kısa eserler yazmayı düşünüyorum. Tabii bunları yapabilmek için okuma olarak şiirden hikâyeye, romana geçmek gerekiyor. Son bir iki aya kadar bu minvaldeydi düşüncelerim. Eleştiri yazılarını da romanlar ve hikâyeler üzerine yazmayı planlıyordum. Fakat kopamadım şiirden, şiir peşimi bırakmadı. Bir sevgili gibi beni terk etme, diye boynuma sarıldı. Beş altı kitaplık bir antoloji projem var. Bu arada bir iki şiir kitabı daha yazılır gibime geliyor.
YAVUZ BALI: Son sorum günümüz şiir ve edebiyat dünyasına söylemek istediğiniz bir şey var mı? Gençlere tavsiyeleriniz neler olur?
ERCAN ATA: Günümüzde edebiyat dünyası biraz sisli ve muğlak. Çoğunluk kendinden ve yakın çevresinden başkalarını görmüyor. Edebiyat dünyasının yıldızları, jönleri, kraliçeleri, prensesleri var. Ayrıca insan, hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekine sağır. Bazı dergi çevrelerinde fanatik bir şekilde takım tutar gibi bir tavır sergileniyor. Kendilerine yakın isimlerin çok daha zayıf metinlerini yayınlamalarına rağmen bazı esaslı metinleri yayınlayamıyor bazı dergiler. İlk başlarda bunun normal olduğunu düşünürdüm. Ancak şimdi bunun normal olmadığını sarih bir şekilde görebiliyorum. Gerçekten edebiyat adına, samimiyetle bir şeyler yapanlar oldukça az. Ancak zaman, en iyi hakemdir. Bugün ön planda gibi görünen bazı isimler geleceğe kalamayacak maalesef. Öte yandan başkalarının ne düşündüğünü ve ne yaptığını da fazla umursamamak lâzım. Herkes kendi işine bakmalı. Biz, Saramago gibi nitelikli ve derinlikli eserlerimizi yazalım, sandığımıza atalım. Bir gün nasıl olsa birileri onları sandıkta keşfedip baş tacı eder. Bir gün anlaşılır şiir çoğu gitti azı kaldı.
Herkese değil ama bu işi profesyonel olarak ciddi bir şekilde yapmak isteyen gençlere şunları tavsiye edebilirim: Birincisi edebiyat geçici bir hevesle yapılacak bir iş değil. Yazmaya talip olanlar ağır bir sorumluluk aldıklarının farkında olmalıdır. Ve ciddi olarak çok yönlü çalışmaları gerekli kılar. Testideki suyun taşması için önce dolması gerekir. Ben kişisel olarak tercih etmedim ama mümkünse bir derginin etrafında konum alsınlar. Kendilerine bir öğretmen, hoca veya üstat bulsunlar. Edebiyat artık günümüz dünyasında hoşça vakit geçirmek için bir hobi olarak değil, bir bilim dalı veya esaslı bir uğraş olarak yapılıyor. Dolayısıyla varılacak menziller farklı olsa da uğranılması zorunlu duraklar üç aşağı beş yukarı aynı olmak zorunda. Ben kişisel olarak okunması gereken pek çok kitabı okudum. Ünlü yazarların başyapıtlarını da, bazı tanınmamış şairlerin şiir kitaplarını da… Ama yine okuyamadığım özellikle roman ve hikâye türlerinde yüzlerce önemli eser var. Yapılan iş ne olursa olsun onu usulüne göre hakkını vererek tam olarak yapmak lazım. İyi yazmak için bilinçli ve sabırlı bir okuyucu olmak şart. Tabii, her şairin besleneceği kaynaklar farklı olacaktır. Bir şair veya yazar kendi özgün kütüphanesini kurmakla yükümlüdür.
Özetle gençler, gitmek istedikleri yerin rotasını önceden çok iyi belirlemelidirler. Hedef çok net olmalıdır, bir kurşun bile boşa gitmemelidir. Ayrıca okumanın tadını çıkarsınlar, yazmanın hazzına varsınlar. Edebiyatı bir zorunluluk olarak değil; zevk aldıkları, kendilerini mutlu hissederek kendilerini gerçekleştirdikleri bir alan olarak görsünler. Güçlü ve arzulu oldukları türlere yönelsinler sadece. Ve bilinçli okuma listeleri oluşturarak çok okusunlar. Ayrıca düşsünler, kalksınlar, gezsinler, âşık olsunlar. Son tahlilde hesap kitap içinde olmadan içlerinden geldiği gibi yaşasınlar ve yazsınlar. Benim gençlere önerilerim bunlardır.
YAVUZ BALI: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Ercan Ata’yı ilerleyen süreçlerde yazacağı eserlerle merakla bekleyeceğiz. Kaleminiz kavi olsun. Yolunuz her daim açık olsun hocam.
ERCAN ATA: Böylesine iyi çalışılmış, etüt edilmiş sorularla geldiğiniz için ben de çok teşekkür ederim. Bu röportaj benim eserlerimin arka planını, hinterlandını keşfetme konusunda önemli bir boşluğu dolduracaktır. Emekleriniz, gayretiniz için çok teşekkür ederim. Niyet hayr akıbet hayr inşallah.

Dikkatle ve severek okudum.. oldukça güzeldi söyleşi.. konuşana ve konuşturana selamlar olsun.. teşekkürler..