Çiftçilik bolca tevekkül gerektiren meşakkatli bir meslektir. Âdem Peygamberin ve Havva Annemizin cennetten kovulmasına sebep olan buğday daha sonra Âdemoğullarına rızık kılınmıştır. Karnında ki elifi ile insanlara emanet edilen buğdayın çilesi insanlardan daha az değildir. Güz aylarında, iyice sürülmüş, gübrelenmiş toprağa ekilir buğday tohumları. Kışı emanet edildikleri toprağın bağrında geçirirler. Hz. Yunus’un buğdaya bakışı hikmet doludur: 

Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye 

Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi  

Baharda havalar ısınmaya başlayınca, buğdaylar ilk yapraklarını toprağın üzerine çıkarırlar ve bir taş ustası dağa doğru yola çıkar. Önceleri değirmenler, bölgenin şartlarına göre su ya da yel değirmenleri iken elektriğin yaygınlaşması ile motorlu değirmenler devreye girmiştir. Bu üç tür değirmenin de en önemli parçası değirmen taşıdır. Taş ustası önce değirmen taşı için en uygun taşı arar. Onu bulduğu zamanda zorlu bir mesai başlar. Taş sert olmalıdır ki dönerken ufalanmasın.  Sıkı bir çalışma ile bir değirmen taşı çifti bir ayda meydana gelir. Taşların üzerine verevine açılan oluklarda tamam olunca taşlar yeni görev bölgesine yollanır.  

Ekinler artık boy atmıştır ve maviye çalan yeşil rengi ile bakanları imrendirir. Fetih Suresi’nin son ayetinde iman edenlerin özelliklerini anlatırken buğdayı örnek verir: 

-“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerinin izinden nişanları vardır. Bu onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçılarında hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat va’d etmiştir.” 

Buğday tam yeşil rengini bulup başaklardan tacını takındığı zaman aralarında bir de kırmızı gelincikler açmışsa seyrine doyum olmaz. Bu aşamada biraz yeşil buğday biçilir. Saplarından tutarak ateş üzerinde közlenir. Daha sonra ayıklanır ve pilavı yapılır. Firik pilavı hafif is kokusu ile özel bir lezzettir.  

‘Boş başak dik durur, dolu başak eğilir’ sözü ceddimizin devşirdiği bir hikmettir. Başaklar iyice dolgunlaşınca ağırlığından boynu bükülür ve sararmaya başlar. Artık hasat zamanı gelmiştir. Hasadın oraklarla yapılıp, döven dövüldüğü, sapı samandan ayırmak için mutedil rüzgârların beklendiği son zamanlara yetiştik. Dualarla başlanıp türkü ve manilerle devam eden hasat tatlı ve şükür dolu bir yorgunlukla sona ererdi. Harman yeri iyice düzlenir, sulanan toprak yine bir taş ustasının imal ettiği yıvı taşı ile sıkıştırılır ve iyice kurutulan toprak üzerinde döven yapılırdı. Harman sıcakları buğdayı da insanları da kuruturdu. Şimdi artık bu iş makinalarla zahmetsizce yapılıyor. Makinalar, türkü ve mani bilmiyor. Zahmetsizce yapılan işlerden de hikmet devşirilemiyor. Hikmet iş ile kaim. 

Buğdayın bir kısmı bulgur yapmak için ayrılırdı. Yine bir taş ustasının emeği olan büyük taş dibeklerde tahta tokmaklarla dövülerek parçalanırdı. Üç tane kız ellerinde tokmaklar ahenk içinde dönerek buğdayı döver ve bir yandan da türkü söylerlerdi. Ablaların o keyifli dönüşleri çocukluğumun nadide hatıralarından biridir. Parçalanan buğday elenerek ince ve kalın bulgur elde edilirdi.  

Buğdayın son durağı değirmenlerdir. Değirmene gelen buğday çuvalı önce kantarda tartılır ve ağırlığı deftere kaydedilir. Hak önemlidir ve mutlaka kayıt altına alınmalıdır. Çuvalın ağzı açılarak sepete dökülür. Unun akacağı oluğun altındaki kancalara çuval asılır. Makinalar çalışır ve değirmen taşı gürültüyle dönmeye başlar. Sepetten gelen buğday taşın oluklarına dolar ve orada ezilerek taş ile beraber döner. Birazdan ortalığı nefis bir koku kaplar. Buğdayın daha pişirilmeden ortaya çıkan kokusu hayret vericidir. Oluktan akan un sıcaktır. Havada uçuşan un zerreleri, birazdan her yanı saracak, kaşlar kirpikler, saç sakal bembeyaz olacaktır. “ben bu saçı sakalı değirmende ağartmadım” nüktesinin arkasında ki mana budur. Ciğerlerde nasibini alır bu tozdan ve kısa kesik öksürüklerle dışarı atmaya çalışır. Sepet daima dolu olmalıdır. Eğer boşaldığını fark etmezseniz ve değirmen taşı boş dönerse kendi dişlerini yemeye başlar. Böyle bir durumda hemen durdurmak gerekir. Çünkü ufalanmış taş parçacıkları una karışabilir. İnsan aklı gibidir değirmen taşı. Boş dönmeye başlayınca kendini öğütmesi kaçınılmazdır.  

Çocukluğumuzda ninelerimizden dinlediğimiz masallarda, mutlaka bir değirmenci motifi olurdu. Kaf Dağı’nın ardına gitmek isteyen padişahın küçük oğluna yol gösteren ya güzel bir kız ya da bilge bir değirmencidir. Keloğlan masallarında da sıkça rastlanan değirmenci bilge ve yol göstericidir. Değirmenler eskiden hemen herkesin buğdayını öğütmek için uğradığı yerlerdi. Gelen çiftçiler, hem kendi köylerinde hem de civar köylerde olup biteni anlatır ve en yeni bilgiler değirmencide toplanırdı. Un öğütüldükten sonra yeniden tartıya konur ve deftere kaydedilir. Bazı çiftçiler öğütme parasını öder, bazıları ise para yerine değirmencinin emeğini unundan vererek öder.’ Hak değirmende olur’ sözünün anlamı budur. Değirmen dışında bu sözü nerede duyduysam içim ürpermiştir. Çünkü orada hakkını isteyen biri ve o hakkı gasp etmiş, vermeye de niyeti olmayan birinin müstehzi duyarsızlığı vardır.  

Ağustos ortalarından sonra buğday, arpa ve mısır yüklü at arabaları değirmenin önünde sıra olurdu. Bazen bütün gece değirmen çalışırdı. Güz ayları boyunca çalışan değirmen kışa girerken artık dinlenmeye çekilirdi. Taşlar yanlarındaki deliklerden demir kancalara takılarak yerinden çıkarılır ve bakıma alınırdı. Taş dişlemek zor iştir. Yıpranan olukları onarmak için vurulan her kazma darbesinde kıvılcım çıkar kopan minik taş parçaları tene değerse acıtır. Bu işte yapıldıktan sonra değirmen sessizliğe gömülürdü. Tam da o sıralar çiftçiler yeni buğday tohumlarını toprağa bırakırlar. 

Âdem peygamberle beraber yeryüzüne inen buğdayın Âdemoğulları ile yolu hiç ayrılmamıştı. İlk ziraat Âdem peygamber tarafından yapılmış, babası gibi çiftçilik yapan Kabil Allah’a adak olarak yetiştirdiği buğdayları sunmuştu. Yusuf Peygamber, Allah’ın öğrettiği ilimle buğdayı depolayarak Mısır halkını kıtlıktan korudu ve Mısır’a Aziz oldu. Kâbe’yi yıkmaya gelen fil yaranını ebabil kuşları attığı damgalı taşlarla yenik ekin yaprağına çevirdi. Allah (cc) yine Kur’an-ı Kerim de uyardı: 

-“İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” Bakara 205 

Buğday ve insanın genetiği, dünyaya indiklerinde uyumlu idi. Bozguncular genetiği ile oynadılar. İnsan için kuvvet ve şifa olan ekmek insana sıkıntı vermeye başladı. Bizim için yasak meyve buğdaydı. Bozguncular için ise elma. Ekini bozdular ve bir ısırık alınmış elmanın kalanını insanlığa sundular. Bir telefon markasının sembolü olan elma, bozgunun merkezini ifşa ediyordu. Medea, mitolojide ki, büyücü Giresun Kralı’nın kızının adı da ekranların yansıttıklarına verildi. İnsanları kendi istedikleri yöne sürdüler ve tek tip insan modeli meydana getirmeyi hedeflediler. İşin trajik yanı ise insanların aynı düşünce ve aynı kısır kelimelerle sürekli kavga edip bir türlü anlaşamamalarıdır. Çünkü bozguncuların hedeflerinde inanç yoktu, sevgi, muhabbet yoktu. İnançların devre dışı bırakıldığı bir dünyada bozguncuların kölesi olmak kaçınılmazdı.  

Yazının başlığını Merhum Cahit Zarifoğlu Ağabeyimiz ’in “Bir Değirmendir Bu Dünya” isimli kitabından ödünç aldık. C. Zarifoğlu, aynı isimli yazısının girişinde adaşı Cahidî Ahmet Efendi’nin bir beytine yer verir. 

Akil isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme 

Bir değirmendir bu dünya, öğütür bir gün bizi 

Buğday ve mısır makbul mahsullerdir. Lakin arpa çok tercih edilmemiş ve çoğunlukla hayvan yemi olarak kullanılmıştır. Arpa, süt üreten hayvanlarda süt kalitesini ve miktarını arttırır. Kanatlılar da ise yumurta verimi artar. B vitamini ve bileşikleri bakımından zengin olan arpa, çok rağbet görmediği için genetiği ile oynanmamış bir tahıldır. Peygamber Efendimiz (sav) arpa unu ile yapılan telbiye çorbasını çok sever ve “bu çorba şifadır” diyerek tavsiye edermiş. Hz. Yunus Emre de mütevazı bir hayatı ve riyazeti önemsemelerini söyler âşıklara. Aşığın gönlü dünyada olmamalı, arpa ekip ununa kül katarak güneşte kurutmalı ve bu ekmekle üç günde bir iftar etmelidir. Arpa ekmeği yiyen derviş karnı aç dahi olsa B vitamini desteği ile gücü yerinde olacak, hizmet ve ibadetinden geri kalmayacaktır. 

Her yıl dünyanın dört bir yanında, buğday hasadı yapılır. Genetiği ile oynanmış dahi olsa, canını dişine takarak insanlara hizmet eder. Türlü çileler çekerek doyurur insanları. İnsanın suçu sabit amma buğday neden bu çileyi çeker bilinmez. Tarım alanlarının hızla kirlendiği ve betonla sıvandığı günümüzde, insanın ‘dizini tutan’ can yoldaşının son hasadı nerede ne zaman yapılacak meçhul.  İnsan da tarih boyunca çok kere biçildi. Kur’an-ı Kerim’de onların hikâyeleri anlatılır. İnsanlığın son biçilmesi ise galiba kıyamet ile olacak.  Enteresan bir tezattır;  ekin tarlası olgunlaşınca, kavimler ise yoldan çıkarak hamlaşınca biçilir. Son beyti de Hz. Yunus’tan alalım. 

Bu dünyanın misali benzer bir değirmene 

Gaflet anun sepedi bu halk öğünen dâne 

Yazıda adı geçen mübareklere selâm olsun. Ekmeğini taştan çıkaran taş ustalarına, çilekeş çiftçilere, ak saçlı değirmencilere, kısacası emeğiyle hizmet eden herkese selâm olsun. 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir