1.
Hepimiz yükünü sırtında taşıyan kaplumbağalarız. Yol üstünde marul görmüş gibi salıyoruz düşünceleri sokak ortasına. Öyle ulu orta… Dizlerinde derman kalmamış bir devenin bükülen dizlerine benziyor telaşlarımız. Hörgücü ağır gelen bir deve… Başlarımızı migren ağrılarından dik tutamıyoruz. Çatkı bağlamışlar düşünce sistemimize. İçimizdekini doğru düzgün boşaltamıyoruz. Tüm insanlık anlaşılma kaygısı güdüyor. Kin gibi bir şey… Bitmiyor, istikrarla anlatıyor. Bense anlaşıldığım an besin zincirinin bir parçası oluveririm, varlığım anlamsızlaşır. Beni anlayan güruhun çatılan kaşlarının arasından süzülüp burunlarını kaydırak gibi düşünürüm. Oradan peçeteye sümkürülmüş bir şey gibi hissederim kendimi. Demek ki bu insanlar tarafından anlaşılabiliyorsam zihnim hayal ettiğim şekilde çok da gelişmiş sayılmaz. Ayakkabı bağcıkları birbirine bağlanarak şaka yollu düşürülen birinin itibar sarsıntısından farksızdır bunu anladığımız an. Ellerinde hayatın sırrını taşıyan insanın korumacı tavrıyla sıkıyorum yumruklarımı. Tırnaklarım avuç içlerime batıyor. Canım acıyor. Bunca zahmete girmeye gerek yok aslında. Çünkü elimin içi boş. Tıpkı herhangi birine içindekileri göstermekten imtina ettiğim kafamın içi gibi… Suskunluğun sebebi bilgiyi paylaşmak istememek olarak görülebilir. Ya gerçekten paylaşılacak değerli bir şey yoksa? Hayat bir meltem gibi esip giderken bizde olanları savurup almış olabilir. Bazen çevreme küçümseyerek bakıyorum. Çünkü kıskanıyorum onları. Üretme kaygısı olmadan son durağa kadar oturarak ilerliyorlar. Bense her günümü çok anlamlı bir şey ortaya koyacağımı düşünerek geçiriyorum. Güzergahı değişen bir otobüsü durakta beklemenin verdiği bıkkınlık var üzerimde. Bana kimse iyi yolculuklar dilemeyecek. Çünkü bir yere gittiğim yok. Burada duruyorum. Bunların sahici acılar olduğunu takdir edersiniz. Paslı bir çiviyi tenimin üzerinde gezdiriyorum. İncecik çizgilerle çizdiğim turuncu doğrular. Fazla renkli buluyorum. İpte yürüyen bir cambaz gibi hayata fal açıyorum. Yaşayacağım öleceğim ya da üreteceğim paslanacağım. Aslında aynı şey. Kirli bir camdan gerçekleri görmeye çalışıyoruz. Buhuru oluyor biraz. Yani netlik yok. Orada hayal gücü giriyor devreye. Kendi bakış açımıza göre yorumluyoruz ve birçok doğru çıkıyor ortaya. Ben de pencereden bakmayı severim. Gördüklerim zihnimdeki belgesel parçalarıyla birleşerek çok daha anlamsız bir hale dönüşür. Çekirge istilası görürüm her seferinde. Şiddetle perdeyi kapatırım. Onları görmüyor olmak, yok olduklarını gösterir. Korkunç yeşil böcekler…
2.
Uykum bağımsızlığını ilan etti. Kontrolümden tamamen çıktı. Bazen uyumalıyım diyorum. Ne gezer? En ihtiyacım olmadığı zamanlarda gelmek gibi bir huyu var. Bana savaş ilan etmiş sanıyorum. Onsuzluktan gerginleşip hata yapmamı bekliyor. Hiç kimse ya da hiçbir şeyle inatlaşamam. Uyumlu olmayı seviyorum. Tıpkı bir bukalemun gibi herkesin rengini kuşanmak isterdim. Sağlı sollu sıralanan insan kalabalığında sağ ve sol arasında zigzag çizip dururdum. Kimse beni kendi tarafına çekmeye lüzum görmedi. Daha doğrusu tenezzül etmedi. Beynim kimse tarafından yıkanmadı. O yüzden çok kirli ve dağınık.
3.
Geçen gün izlediğim filmde yakışıklı bir aktör, sert bakışlarını ekrandan üzerime boca eder gibi “Herkesin içinde yemin ediyorum, seni affetmeyeceğim.” dedi. İnsan, yaratıcı ile yaptığı anlaşmaya niçin birileri şahit kılar ki? Kendi iradesinin zayıflığını insanların yargılama ihtimalinin vereceği utanç duygusu ile güçlendiriyor olması bana gülünç geliyor. Sözlerimi tutmamla ilgili en yetkili merci kendi kimliğim olmalı. Eğer kendi içsel terazimde sözlerimin muhasebesini doğru yapamıyorsam insanların söylemlerinin tutarlı davranmamı sağlayacağına inancım yok.
4.
Bazen bulutların arasından süzülerek gezinen bir uçurtma olmak isterim. Romantik bir şekilde söylemem gerekseydi güvercin derdim. Uçurtmaya göre daha canlı ve özgür. İnsanlarla da bir bağı yok. Fakat kuşların kanadı var. Ben kanatlarım kırılsın istemiyorum. Beşerle olan bağımı koparıp gökyüzüne kucak açmayı tercih ediyorum. Uzaktan rüzgarla ritim tutturan, rengarenk püsküllerimi izleyebilirler. Böylelikle anlık bir ilgiyi üzerimde tutmuş olurum. Hayatının sadece güzel yönlerini sergileyenlerden farkım kalmamış olur.
5.
Cebimdeki bozuklukları çevirip duruyorum. Bazen içlerinden en şanssızını seçip alıyorum. Öyle rastgele. Yazı tura atıyorum ve sahip olduğum biraz fizik bilgisiyle turanın gelme ihtimalinin yüksek olduğunu biliyorum ama hep yazı diyorum. Bunu yaparken yanlış ata oynayan bir bahisçi gibi hissetmiyorum kendimi. Hayatta da böyleyim. Olasılıksız olana ayrımcılık yaparım. Hayatta herkesin bir kez olsun ona “yazı” denilmesine ihtiyacı var.
Her sabah cebimdeki en büyük banknotla küsuratlı bir şey alırım. Kasiyer her seferinde bana bozukluk sorar. Yok dediğimde paranın üstünü verirken yavaş yavaş soğuyan yüz ifadesini izlerim. Bundan zevk almıyorum ama hayata zar atmak için madeni paralara ihtiyacım var. Kasiyer, hoşnut olmayan bir yüz ifadesiyle paraları elime tutuşturur. Tam avcumun içine. Metalin soğukluğu kasiyer kızdan daha fazla değil. Oradan çıkar çıkmaz arkamdan söylendiğini biliyorum. Yarın buraya gelmeyeceğim. Çünkü her gün aynı yeri seçmem. Buradan istikrarlı biri olmadığım anlaşılmasın. Kahve içtiğim, yemek yediğim yerler hep bellidir. Değişikliği sevmem. Rutin sözcüğünün anlamını sözlüklere benimle yazmaları anlamlı bir öğrenmeye vesile olabilirdi. Takıntılarım yüzünden insanlara sadece zahmet çektirmek istemem.
Cebime doldurduğum bozuklukları gün içinde herhangi bir şey için savururum. Yazı mı, tura mı? Hep yazı… Somutlaştırmak gerekirse “Hava öğleden sonra güneş açacak mı, yağmur yağacak mı, şu koşan kız otobüse yetişecek mi?” gibi evrensel olmayan soruların yanıtını önceden bilmek ve denk gelene inanmak isterim. Bazen bozukluğum, yuvarlanarak bilinmeyen, erişilmez bir alana sürüklenir. Kıymeti yok. Nesnel bir ifadeyle de karşılığı yok zaten. Sadece göremediğim yerde olan madeni paranın hangi yüzünün denk geldiğini öğrenemediğim için üzülürüm. Hepsi bu.
