Hocanın iki müstesna vasfı var. Misafirlerine terlik veriyor. Bu tevazuuna işaret. Annesinin hazırladığı çayları salon kapısında alıp kendisi dağıtıyor. Hizmet bekleyen değil hizmet eden insan.

Çocukluk Hatıraları
Hoca bir hatırasını o enfes Türkçesi ve üslubuyla şöyle anlatıyor:
“Ben, her sabah, büyükbabam işine gidinceye kadar, kendisini görür, akşam işinden dönünce tekrar yanına gider, onunla baş başa akşam yemeği yer, sonra uyku saatinde kendi evimize avdet ederdim. Büyükbabam, o zamanki devlet ricali gibi, evinde bir kütüphane ve bir salondan ibaret selâmlık kısmını camekânla harem kısmından ayırmış olduğu için, yemeklerini bu dairede yerdi. Büyükbabama sık sık misafir geldiği zaman, ben harem kısmına geçer, çok sevdiğim büyükannem ve teyzemle buluşurdum, bu esnada annem de bize katılırdı. Bir tatil günü, büyükbabama gelen iki misafir beni o kadar büyüledi ki, selâmlık odasında bir koltuğa oturup karşımdaki müstesna insanları hayranlıkla seyretmeye daldım. Biri, sivri, sarı sakallı, altın gözlüklü, diğeri beyaz bıyıklı, her ikisi de gayet itina ile giyinmiş, konuşmaları da, hattâ bir çocuk için bile, çok çekici idi. Misafirler gidince ilk işim bu beylerin ne iş yaptıklarını anlamak oldu. Büyükbabam, devletin iki “sefir-i kebiri” olduğunu söyleyince sefir-i kebirin mânasını anlamak gerekti. Bana dört buçuk yaşında bir çocuğun anlayacağı üslûpta izahlar verildi. İşittiklerim konuya ilgimi gittikçe artırmakta idi. Nitekim bir ara düşünceden sonra “sefir-i kebir” olmak için ne yapıldığını sordum. Esasında okumak, çalışmak, birbirini izleyen daha önemli mektepleri bitirmek, yabancı diller öğrenmek ve ancak bundan sonra bu beylerin mesleğine girmek kabil olduğunu öğrendim. Bir süre yine düşünceye daldıktan sonra, ansızın, içten gelen bir sayha halinde “Büyükbaba, ben yarın mektebe gideceğim” diye haykırdım. “Neden” diye soruldu. Cevap tabiî surette geldi. “En kısa zamanda sefir-i kebir olmak için” Büyükbabam bu cevaptan çok hoşlandı; fakat benim mektebe gitmek ve kabul edilmekliğim için henüz çok küçük olduğumu söyledi. Hiçbir itirazı, hiçbir engeli kabul etmiyordum. Gösterdiğim heves, ortaya çıkan itirazlarla kaybolacak yerde, aksine, beni büsbütün mutsuz ve hırçın ediyordu. Babam ve anneme danışıldıktan sonra, aile dostu olan mektep müdürü davet edildi. Durum kendisine açıldı ve rızası alındı. Çok sonra bana açıklandığına göre, sorun şu gerekçe ile halledilmiş: Çocuk arzusuna çok bağlı. Menfi cevap aldıkça rahatsız oluyor. Bir iki gün mektebe kabul edilsin. Sınıf disiplinini, öğrenme güçlüklerini görüp anlayınca, hevesi kırılacak, mektebe gitmekten kendi arzusu ile vazgeçecek; fakat memnun edilmiş olacak.”
“Bu hesapla, büyükbabamın refakatinde -çünkü onun da benimle sınıfa girmesini istiyordum- mektebe vardık. Müdür Bey’le üçümüz sınıf kapısına kadar gittik, orada Müdür Bey yalnız beni alarak sınıf öğretmenime takdim etti, ben artık birinci sınıf ihtiyat kısmı öğrencisi idim. Mektebe gidiş o gidiş oldu. Üç ay sonra beni ihtiyattan esas sınıfa geçirdiler. Görevlerim yaşıma göre ağır gelirdi. Sınıfta öğretmen imlâ yazdırırken yetişemez, mutsuz olurdum. Akşam evde görevlerimi hazırlarken, vazifelerimi babamın bana yaptırdığı çekmeceli, küçük yazı masası üzerinde değil, tercihan yere yüzükoyun uzanarak yapar, uykum gelir fakat vazifelerimi bitiremediğim için hem ağlar, hem annemin yardımı ile çalışmaya devam ederdim. Bu izahlar şu kaçınılmaz sonuca varıyor: Dışişleri mesleğine intisabım, gerçekte, Bakırköy Rüştiye Mektebine kabulüm günü başlamıştır. Uykusuzluk ve güçlüklere rağmen, yıl sonunda imtihanlar neticesinde ikinci sınıfa geçmeyi başardım.” (Bir İnsanla Karşılaşmak s.13)
Burada birkaç husus çok dikkat çekiyor. Evvela torununa çok değer veren ve dikkat eden bir büyükbaba var. Onun kıymetini çok erken anlamış torunu var. Eve kıymetli misafirler gelip gidiyor. Çocuk Nurettin bunu fark ediyor. Selamlık odasından onları dinliyor ve onlar hakkında bilgi alıp onlar gibi olmaya karar veriyor. Ve yolu öğrenip o yola girmekte ısrarcı oluyor. Dede de sabırla yardımını sürdürüyor. Sınıfın kapısına kadar torunuyla gidiyor.

Şu sorular hatıra geliyor
Şimdi biz böyle bir durumu anlatacak müdür, öğretmen bulabilir miyiz? Bulsak buna veliler razı olur mu? Daha sonra sınavla ikinci sınıfa geçiriliyor. Bunlar takriben 100 yıl evvel çok daha insani bir mektep teşkilatına sahip olduğumuzu gösteriyor.
Bu manzara bizim aşkımızı şevkimizi, cehd ve gayretimizi artırmalıdır. Bugün nöbet bizlerdedir. Güzel, olgun, âgâh, ehlidil, bigâne değil âşinayı ezeli insanlar olmaya azmetmeli ve Topçu Hoca’nın çocukluğundaki gibi her yaştan, her işten insanla irtibat kurmalı, ümidvar olmalıyız. “Gün doğmadan neler doğarmış” Allah emek zayi etmez, angarya çalıştırmaz, mutlaka ücretini karşılığını verirmiş.
Hocanın kadirşinas ve âlim talebelerinden olan Muzaffer Civelek Hoca da hatıralarını kaleme almış, Kırk Yıl Sonra Dünkü Gibi N. Topçu.
Topçu Hoca ile alakalı şu hatıralar da çok güzel:
“Merhum Nurettin Topçu hocamız neredeyse gelenekleşmiş yaz mesirelerinin birinde Abdülaziz Efendi, Hüseyin Avni Ulaş ve Celâlettin Ökten (Celâl Hoca)ın isimlerini anarak ‘neredeyse hiçbir günüm yoktur ki onları hatırlamamış olayım’ demişti. Ben de bu büyük muallimi hep içimden geçen, kıyısında yaşadığım bir ırmak gibi hissederek hatırladım. Mümin bir aşk adamının kırık kalbiyle bıraktığı mirası eşeleyerek, ıztıraplarıyla yanyana yürüyen aşk ve heyecanlarının izini sürmeye çalışarak hatırladım. Kalbine âşina olmayı dilemekte büyük saadet bulduğum Hoca’mızı zihnimden geçirmediğim bir günüm olmadı, diyebilirim.
Fakat o ve diğerleri, hepsi gittiler. Nurettin Topçu’nun Nizam Ahmet imzası ile 1939’da Hareket’te yayımlanan tek şiiri “Kuşlar”daki kuşlar gibi… Kalblerimizde yokluklarında çok hüzünlü bir boşluk bırakarak, iyi bir şey için yaşamaktan başka elinden bir şey gelmeyen ve bu yüzden ölümlerinden bize hükmetme hakkından vazgeçmeyen bütün geçip gitmiş, iyi insanlar gibi bükülüp giden ruhların gittiği yere sessizce bizi çağırarak gittiler:

Günün çözdüğü bağdan
Sökülüp gitti kuşlar
Gökte gerilen ağdan
Dökülüp gitti kuşlar
*
Dağları duman sardı
Seçilmez oldu ardı
Dağ başlarını yardı
Bükülüp gitti kuşlar ( s.73-74)

Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasından bir demet sunarken herşeyi besleyen son sözü yine kendine bırakıyorum: “Dostlar! İnanmak, ummak ve sevmek gibi saadet yoktur” (M.Civelek s.60)
Topçu Hoca ve sevdiklerine rahmet ve mağfiret, diğer hocalarımıza sıhhat afiyetle hayırlı hizmetler niyaz ederiz. 16.03.2025

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir