Fuzûlî Türkçe divanının mukaddimesinde şiir poetikası hakkında görüşlerini açıklarken, insanın şiir sayesinde gönlünün neşe ve sevince daldığını; şiirin, yazarının adını ölümsüzleştirdiğini ve bu nazım sanatının okuyuculara sağladığı zevk ve coşkudan bahseder. Sonra şiiri “dünya görmemiş yavrular ve gurbet çekmemiş yetimlere” teşbih eder. Ardında da Allah’ın ölçülü ve düzgün söze önem verdiğini, insanoğlunu da bundan hoşlanan bir tabiatta yarattığını belirtir. Ayrıca Fuzûlî, şiiri “kabiliyet gülistanında ve mizaç toprağında hoş kokulu bir gül” diye tanımladıktan sonra şairi de “söz mülkünün hükümdarı” olarak görür: Söz bir ülkedir, bir padişahın mülküdür. O mülkün padişahı ise şairdir. Padişahlar kendi ülkesindeki her kişiye nasıl sözünü geçiriyor, emirleri ile herkese nizam veriyorsa, şairler de harflerden ve kelimelerden mürekkep halk tabakasına iradeleri ile söz geçirmekte ve böylece söz mülkünün düzenini sağlamaktadır.
İşte klasik edebiyatımızda, insanlık tarihi kadar eski şiirin ve sözün böylesine bir kutsiyeti vardır. “Şâir sözü bî-rûh ola insâf değildir” diyen Nev’î gibi, şairlerimiz söze olağanüstü bir anlam yükler. Ruhsuz ve köksüz sözü şairlere yakıştıramaz. Şair yazdığı şiirden bir şey bekler. Nâbî gibi meselâ:
Saded-i ma’nâ da yoksa sâde nazma kim eder rağbet
Nedir bî-rûh nef’i mürgü tasvîre perr ü bâlin
Doğru düzgün bir anlam da yoksa sade şiir yazmak amacıyla kaleme aldığın o söze kim itibar eder?! Cansız bir kuşu fırça darbeleriyle tasvir etmek için çırpınmanın bir faydası yok. Kuş resmi çiziyorsun ama nerde o kuşun ruhu?! Didaktik şiir deyince ilk akla gelen isim olan Nâbî bu konudaki görüşünü daha ileri noktalara taşır ve şöyle der:
Cisimden rûh sadefden dürr şecerden meyvedir
Sanman ey zâhir-perestân lafz ma’nâdan murâd
Yani cisimden murat ruhtur, istiridyeden maksat incidir, ağaçtan kastedilen şey de meyvedir. Ey zâhire bakarak hüküm verenler, mânâdan kastedilen şey de sözdür. Söz, yani ağzımızdan çıkan ve ağırlığı olan kelimeler bütünü. Gel de Galib Dede’ye hak verme:
Zannetme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz
Söz deyip geçme ve o kadar da küçümseme. Sözün önemini Yunus Emre yedi asır önce kulaklara nakşetmiş:
Kişi bile söz demini demeye sözün kemini
Bu cihân cehennemini sekiz uçmak ede bir söz
Şairin en büyük sermayesidir söz. Kul Nesîmî’nin “Gül alırlar gül satarlar” deyişi misâli, söz alırlar söz satarlar, sözden terazi tutarlar. Böylece eteğindekini ortaya dökerler. Alan alır, almayan başka pazarın yolunu tutar. Böylece alan da memnun, satan da. Benim de malım bu diyerek tek sermayesi olan şiirinden utanmaz şair. Rami Mehmed Paşa gibi:
Râmî ne ola arzeylersem herkese şi’rim
Bâzâr-ı belâgatte utanmam gevherimden
Belâgat pazarında nice büyük şairin sermayesi sayılan nice eserleri sergilenmiştir. Önemli olan şair dediğin kimsenin söyleyeceği söz hazır cevap ve taze olmalıdır. Modası geçmiş, artık kimsenin itibar etmediği köhne sözlerle belâgat davası güdülmez. Eşref Paşa da işte bunu söylüyor:
Ter-zebân olmalıdır şâir olan ey Eşref
Köhne güftâr ile dâvâ-yı belâgat olmaz
Taze denilen şey ne ola ki! İsmet Özel’in söylediği bir söz bunun karşılığı olabilir mi?: Doksanlı yılların başında bir gün İsmet Özel’le Cağaloğlu’nda Bâbıâlî Yokuşu’ndan aşağı doğru inerken şıvgın gibi yağmur yağmaya başladı. Benim yağmurdan kaçıp en yakın saçaklardan birinin altına sığınmak istediğimi anlayınca, o anda kolumdan tutarak hiç unutamadığım bir söz söyledi. Kırklı yaşlarının ortasında yeni yeni kırlaşmaya başlayan saçlarının adamakıllı ıslandığı bir sırada, parmaklarını tarak gibi saçlarının arasına geçirip geriye doğru taramaya çalışırken bana dönerek: “Bunun Allah’la ahdi yeni ve taze.” dedi. Bunun dediği; yağan yağmur, avucunda ıslanan su tanecikleri. Henüz toza toprağa bulanmamış, ayaklar altında çamur haline gelmemiş duru ve katışıksız bir sudan bahsediyordu.
Konumuz, yere düşmemiş ve ağızda çiğnenmemiş sözdür. Eğer şiir yazıyorsan, kimsenin söyle(ye)mediği türden olmalı. İşte şair-i mâder-zâd (anadan doğma şair) budur. Bugünden yarına kalacak olan da onlardır. Nedim’in dediği gibi, senden murad edilen de bu taze hayâldir:
Çünkü şâirsen hayâl-i tâzedir senden murâd
Lâle Devri şairine göre:
Sözü az söyle ağır söyle ki sühan
Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek
Az ve ağır sözün bir ağırlığı vardır. Çok söz ise yalansız olmaz. Söz dediğin altın gibi sayılı ve elmas gibi ölçülü olmalıdır. İşte şair böyle bir sözü bulduğu anda kaçırmaz, oltasına takarak heybesine doldurur. Nev’î’ye göre şairin yaşı olmaz, bakir ve kimsenin yakalayamadığı taze bir mânâ bulduğu takdirde ihtiyarı elden gider:
Sanman geçem eş’ârdan pîr etmek ile rûzgâr
Ma’nâ-yı bikri göricek vallâhi kalmaz ihtiyâr
Taze söylemek, daha önce söylenmemiş sözü bulmak, bâkir mânâlara kemend atmak çoğu şairin hayâlidir. Ama bu hayâli çok az şair yakalamıştır. Mevlânâ Celâleddin’in şu meşhur sözünde de dile getirmek istediği mazmun aynıdır:
Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait…
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…
Buna rağmen şairlerin çoğu yüzyıllardır aynı konular etrafında dönüp durmuştur. Şair Aşkî gibi bütün bir cesaretini toplayarak araya girip yeter artık diyenler de vardır tabii. Leylâ ile Mecnûn, Ferhad ile Şirin kıssaları bıkkınlık verdi artık, yeni efsaneler uyduralım diyor şair:
Eskimiştir güzelim kıssa-i Kays u Ferhâd
Kendimizden yeni efsâneler icâd edelim
Daha sonraki çağlarda “Efsâne-i Leylâ ile Mecnûndan usandık” diyenler de olmuştur. “Kuğunun son şarkısı”nı Şeyh Galib’in söylediği anlatılır. Tanzimat’tan sonra artık geç kalınmıştır. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa işte o geç kalanlardan:
Yemiş içmiş selef bizim sahandan şimdi ahlâfa
Tenakkul etmeye esmâr-ı nazmın hâmı kalmıştır
Kudema dedikleri eskiler, kaptaki tadına doyum olmayan meyveleri silip süpürmüş ve sonrakilere bir şey bırakmamış. Bize de yememiz için şiir meyvesinin tatsız tuzsuz olanları kalmış, artık onunla idare ediyoruz, demek istiyor. Paşamız böyle dese de, ondan sonra şiir damarını yakalamış, o yoldan ilerleyen nice söz ustaları vardır. Son sözü Râzî mahlasıyla yazan Üsküdarlı Abdüllatif’e bırakalım:
Sermâye-i şâirân tükenmez
Dünya tükenir yalan tükenmez
