Rivayete göre, Yahya Kemâl’e bir gün yakınları “Osmanlı’nın gündelik hayatı nasıldı?” diye sormuş. Büyük şair de bu soruya aynen kendisinden beklendiği gibi cevap vermiştir: “Osmanlı pilav yer, mesnevi söylerdi.”

Bu cevap, seferde ve hazerde Osmanlıların hayatında şiirin vazgeçilmez bir unsur olduğunu gösterir bize. Gerçekten de Osmanlıyı -yönetici ve yönetileniyle- şiirsiz, edebiyatsız düşünmek mümkün değildir. Hemen bütün büyük padişahların şiir yazmışlığı vardır. Sadrazam ve vezirlerin, sancak beylerinin bulunduğu konuma yükselebilmesinde şairlik yeteneğini ispatlamalarının büyük rolü olduğunu görüyoruz. Medresede Farsça öğrenmek demek Mevlânâ’yı, Şirazlı Sadi’yi anlamak demektir. Arapça bilmek Ömer Fârid’in, Mütenebbî’nin yazdıklarına vâkıf olmaktır.    

Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi’den başlayarak hemen hemen bütün padişahların şiir yazdığını, bunların çoğunun şiirlerinin antolojilerde yer aldığını ve bir kısmının da “divan” ve “divançe” meydana getirdiklerini biliyoruz. Daha devletin kuruluş yıllarından hemen sonra,

Osman Ertuğrul oğlusun

Oğuz Karahan neslisin

Hakkın bir kemter kulusun

İstanbul’u al gülzâr yap

diyen Orhan Gazi’yi;

İmtisâl-i câhidû fillâh olupdur niyyetüm

Dîn-i İslâmın mücerred gayretidür gayretüm

beytiyle, niyetinin Allah yolunda savaşmak ve gayretininse Allah’ın ismini yüceltmek olduğunu söyleyerek dünya görüşünü özetleyen Fatih Sultan Mehmed’i;

Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hattâ bî-karâr eyler beni

diyerek, öldükten sonra halkımın arasındaki anlaşmazlık ve tefrika beni kabrimin köşesinde bile huzursuz eder düşüncesiyle dünyayı iki padişaha çok gören cihangir Yavuz Sultan Selim’i;

Saltanat dedikleri ancak cihân gavgasıdır

Olmaya baht u saâdet dünyede vahdet gibi

şiiriyle, saltanat dedikleri şeyin iktidar kavgası olduğunu, dünyada vahdet gibi bir saadet ve mutluluğun düşünülemeyeceğini belirten Kanûnî Sultan Süleyman’ı;

Niyyetüm hizmet idi saltanat u devletüme

Çalışır hâsid ü bed-hâh aceb nekbetüme

şiiriyle de, devletine hizmet etmekten başka bir amacının olmadığını ancak buna rağmen kötü niyetli ve hasetçilerin aleyhine çalıştığını ifade ederek, adeta hayatının sonunun hazırlandığını gören Genç Osman’ı… Osmanoğullarının sanatkâr yaradılışlı bir kaç şairi arasında sayabiliriz. Buna ilâve olarak şehzâde şairleri, padişahlıktan sonra ikinci makamda oturan sadrazamları, vezirleri, paşaları, sancak beylerini vs. de zikretmek mümkün.     

Şair bir milletiz vesselâm. Kütüphanelerimizdeki külliyata baktığımızda şiir büyük bir yekun tutar. Doğumlara, ölümlere, fetihlere, mabetlerin yapılışına, binaların inşasına vs. şeylere tarih düşürerek ölümsüzleştirmişiz.

* * *

Şiir yazan padişahların dışındaki bütün şairlerin kaside yazdığını biliyoruz. Ancak sultan şairlerin divan ve divançelerinde kaside bulunmaz. Kime kaside yazacaklar!?  Dünyayı iki hükümdara çok gören yönetici zümresinden bahsediyoruz. Yaşanan bütün savaşların sebebi de bu değil mi! Sarı Selim diye de tanınan II. Selim’in dediği gibi:

Âşık-ı sâdıkta dil birdir olur mu yâr iki

Hiçbir taht üstüne mümkün müdür hünkâr iki

Sarı Selim’in söylediğini Koca Ragıb Paşa, “bir ormanda iki arslan olmaz” diyerek başka bir meteforla anlatıyor:

İki şîr olmaz sevdiğim bir bîşede

Peki, dünyayı birbirine dar etmek isteyen hükümdarlar her istediğini yerine getiriyor mu? Birleşmiş Milletler’in kayıtlarına göre bugün dünyada 205 devlet olduğuna göre, hayır! Devlet adamları, Abdülhak Hâmid’in şu sözünü serlevha olarak oturdukları sarayın kapısına asmaları gerek:

Kulûba sâhip olmayan hükümdâr

Cihangîr olsa yine bî-iktidâr

Nerde o, doğudan batıya akınlarla kendini yenilmez gören Cengiz Han’lar, Hülâgû’lar, Neron’lar… Daha yakınlarda tanıklık ettiğimiz Saddam’lar, Kaddafi’ler, Esat’lar… Cihangir oldular ama insanların kalbine giremedikleri için iktidarları saman alevi gibi oldu.  

Öteden beri bunca devletin başında bir “baş” bulunduğuna göre, şahlık da padişahlık da ucuzlamış demektir. Şair Behiştî biraz da bunu dile getirmek istiyor sanki:

Hünkâr şehre geldi deyu seyre çıktılar

Her kûşe meh-likâ dolu hünkâra kim bakar

Yalova il olduktan sonra unutulan bir ifade ile, “Kim takar Yalova kaymakamını?” diyor şair. Göze batmak için hünkâr olmaya gerek yok. Bak işte adını sanını bilmediğimiz, ocağının başında terleyen Süleyman da kendi kitâbesini yazmış:

Bir zamânlar Süleymân-ı zamân idim

Âteş ü rûzgâra hükümrân idim

Sanmayın ki Hazret-i Süleymân idim

Tersanede körükçü Süleymân idim

Bütün bu söylediklerimizi Yenişehirli Avnî’nin bir beyti ile özetleyelim:

Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ

Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şehinşâha kalmıştır

Sen fakirlik ikliminin padişahı olmaya bak! Bugüne kadar dünya kimseye kalmamıştır, bundan sonra da kalacak değil. Şair Fevrî gibi cesaretimiz var mı ve gündelik hayatın bunca telâşesi arasında şunu diyebiliyor muyuz:

Gedâyız şâha baş eğmez dil-i âgâhımız vardır

Fakîr isek ne gam beyler ganî Allah’ımız vardır

 

* * *

Aslında bu yazıyı tasarlarken, Osmanlı’dan sonra yönetici zümresinde şiir ne âlemde diye başlamıştım. Bir asırlık yakın tarihimizde şiir yazan ve şiir okuyan -Bülent Ecevit ve Recep Tayyip Erdoğan hariç- devlet adamı pek akla gelmiyor. Ancak aynı tarz şiirin gündelik hayatta da yer yer devam ettiğini duyuyoruz. İşte Süreyya Beyzâdeoğlu hocamızın anlattığı bir anekdot: 1955-56 yılları olmalı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında her şeyin karneye bağlandığı bir ortamda kahve de karaborsada satılmaktadır. Kahve tiryakisi olan Divan edebiyatı hocası Ali Nihat Tarlan kahve bulamayınca çareyi dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’a mini bir kaside yazmakta bulmuş. Aynı zamanda Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Başhekimi olan Gökay’a Ali Nihat Tarlan şöyle der:

Kahve lütfet varsa imkânın eğer

Kahvesizlikten hâlim pek derbeder

Kahve lütfetmezsen vali paşa

Eylerim dârü’ş-şifâna ilticâ

1900 doğumlu olan ve ne de olsa Osmanlı kültürüyle yetişen İstanbul Valisinin, devrin ünlü edebiyat hocasına ilk mısraını Fuzûlî’den ödünç alarak (Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var/Aldanma ki şair sözü elbette yalandır) cevap vermesi, köklü bir kültürel alt yapıya sahip olduğunu gösterir:

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır

Feri geçmez Nihâd’ın kuvveti bir misli tüvândır 

Edebiyatçıların sözüne aldırma diyor Fahrettin Kerim, (Ali) Nihad’ın gücü öylesine kuvvetlidir ki şair yaradılışlı edebiyat tarihçimizin tabiatına öyle kahve ile, başka mükeyyifatla şan ve şerefine bir halel gelmez. Şair sözü deyip geçiniz! 

 

 

 

     

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir