Şeyh Galip, Hüsn-ü Aşk’da “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” der. Bu sözüyle insanda bir tohum gibi koca âlemin gizli olduğunu belirtir. Ayrıca bu ifade bize, insanın yaratılışından itibaren taşıdığı büyük potansiyeli de işaret eder. Bu potansiyelin hayata geçmesi, bir serüvenle ikmal olur. Bu serüvene biz, insanın tekâmül yolculuğu deriz. Bu yolculuk bir bestenin dört şûlesi gibidir. İnsan da tıpkı bir eser gibi bir makamın içinde doğar, bir usûl ile yürür, ahenkle büyür ve sonunda anlamın zirvesine ulaşır.

İnsanın tekâmülünün ilk adımı, kendi hakikatini tanımasıdır. Bunu Yunus Emre, Risaletü’n-Nushiyye’de  “Beni bende demen bende değilim / Bir ben vardır bende benden içeri” olarak terennüm eder. Kendi hakikatini tanımak, aynada sadece bir yüz görmek değil; ruha dönmek, kalbi anlamak ve kusurlarla yüzleşmektir. Bu süreç bazen acı vericidir; zira insan kendinde saklı olan zafiyetleri, korkuları ve küçüklükleri görür. Tanburi Cemil Bey’in “Şu dil rûzgâr-ı gam ile perişan / Ararım derdime bir derman” dizeleri bu merhaleyi anlatır.

İnsanın tekâmülünün ikinci adımı sabırdır. Kendini tanıyan insan, şu gerçekle yüz yüze gelir: Hayat bir imtihandır. Bu nedenle insan, kimi zaman musibetlerle, kimi zaman ayrılıklarla, kimi zaman ise nefsiyle sınavdadır. İşte bu noktada sabır, bir kılıf gibi insana lazımdır. İslam’ın özünü teşkil eden tasavvuf bu konuda bize şu anlayışı verir: “Sıkıntılarına sabreden insan, ham meyvenin dalda güneşle olgunlaşması gibidir.” Yusuf Has Hacib de, Kutadgu Bilig’de, “Sabır, çekilen yükün hafifliğidir” diyerek bu anlayışı bir başka şekilde dile getirir. Benzer şekilde Dede Efendi’nin “Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü / Cevriyle akıttı yaşı gözümün” eseri, sabır ve hüznün iç içe geçtiği bir ruh halini yansıtır.

İnsanın tekâmülünün üçüncü aşaması rahmeti anlamaktır. Bu merhale, insanın kalbini genişleten ve çevresine şefkatle bakmasına vesile olan bir bilinç durumudur. Zira rahmet, insana kendini aşma ve başkalarının acısını paylaşma gücü verir. Türk sanat musikisi eserlerinden “Gönlümde ateşsin yanar yanarsın” eseri, insanın rahmet dolu bir kalple yaşamasının zarafetini anlatır. Ayrıca, Hacı Arif Bey’in “Olmaz ilaç sine-i sad pâreme / Çare bulunmaz bilirim yâreme” eseri de, rahmetin insan kalbindeki derin ve kalıcı etkisini dile getirir.

Dördüncü ve son merhale ise teslimiyet ve huzurdur. Teslimiyet, bir boyun eğme değil; aksine, hakikate kucak açmaktır. Yunus Emre “teslim olan kişi gam çekmez” der. Bu, insanın başlangıçta tanınamaz görünen, fakat aslında kendi özü olan bir huzura erişmesidir. Bu merhaleyi en iyi anlatanlardan biri de, güftesi Osman Nevre’ye, Bestesi ise Hafız Post’a ait “Dil dökerken eyledim ettim seni / Ben felekten epey çok çektim” dizeleridir. Burada insanın yorgunluğuyla beraber bulduğu ama bu yorgunlukla birlikte elde ettiği derin huzur anlatılır.

Evet, insanın tekâmül yolculuğu bir ömür boyu devam eden bir terbiye sürecidir. İslam felsefesi ve tasavvuf, bu süreçte sabır, aşk ve teslimiyetin önemini bize gösterir. Türk sanat müziği eserleri ise tekâmül yolculuğunun her aşamasında bize rehberlik eden derinlik taşır. İnsan, bu yolculuğun sonunda bir beste gibi tamamlanır; ahenkli, derin ve anlamlı.

Son sözü, Divan-ı Hafız eserinde yer alan sözleriyle Hafız-ı Şirazî’ye bırakalım: “Güzel bir koku gibi, hakikati taşıyan insanın varlığı her yere yayılır. Çünkü o, olgunlaşmıştır ve artık kâinatın sırrını anlamıştır.”

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir