Dünya üzerinde yaşayan bütün insanlar, bir aile çatısı altında dünyaya gelir. O ailenin koruması ve terbiyesi altında yetişir ve içinde bulunduğu toplumun bir ferdi olarak yerini alır. Aile ve eğitim insanlık tarihi kadar eskidir. Toplum olarak zor zamanlardan geçiyoruz. Aile yapısında ciddi çözülmeler, çocuk yetiştirme ve eğitimde ciddi çıkmazlarımız var. Gençlerimizin bir kısmı geleneksel aileyi yaşatmaya çalışıyor, bir kısmı ise Avrupa’nın aile modelini benimsiyor. İslam’ın tavsiye ettiği aile biçimini tercih edenler ise, samimi iseler birlikte değişerek, dönüşerek, el ele dünyadan muhabbetle geçecekler. Toplumun kalitesini yükselterek sağlıklı, kişilikli evlâtlar yetiştirecekler.
Çocuk yetiştirirken sadece kendi çocuklarınızı terbiye etmeniz yetmez. Onların arkadaşlarına da dikkat etmeniz ve terbiye vermeniz gerekebilir. Çocuğunuza, “arkadaşını sevmedim, onunla görüşme” demek işe yaramayacağı gibi, çocuğunuzun dünyaya ve insanlara bakışında sıkıntılar meydana getirebilir. Tanıklık edip kederlendiğim birkaç olaydan sonra, genele bakmadan, bizdeki problemlerin üstesinden gelmenin zor olduğunu düşündüm ve diğer ülkelerdeki kadın ve aileyi tanımaya niyet ettim. Ulaşabildiklerime mail atarak sorularımı gönderdim. İlk geri dönüş Katya’dan geldi. Moskova yakınlarındaki bir köyde doğup büyümüş Katya, Türkiye’ye gelin geldiğinde yirmi altı yaşındaymış. Kızı beş aylıkken eşini kaybetmiş ve kızını da alarak Kanada’ya yerleşmiş. Sordum;
-“Burada ilişkiler eskisi gibi değil. Gençler Avrupa ve Amerika’ya gitmek istiyorlar. Aile medeniyeti temsil eder, onun için anlamaya çalışıyorum. Kanada’da aile nasıl? Erkekler sorumluluk alıyor mu? Kadınların aileye adanmışlığı nasıl? İnancın, dinin aileye etkisi nedir? Bana yardım eder misin?”
-“Burada erkekler kadınlar gibi oldu. Karar vermiyorlar, sorumluluk almıyorlar, yumuşak ve nazlılar. Kadınlar da erkekler gibi oldu. Din yok. Ama insanlar çok kibar ve saygılı. Dediğim gibi burada her şey ters ve bence bu diğer gönüllülerin takip ettiği bir trend, siz farklı bir şekilde takip ediyorsunuz. Erkekler geçimi sağlayan kişi olmuyor, tüm sorumluluklar aile içinde paylaşılıyor. Kadınlar daha fazla karar verme eğiliminde oluyor veya son sözü söylüyor.”
Sordum;
-“Tanıdığım kadarıyla sen iyi bir dindarsın. Çocuklara dini eğitim veriyor musun? Bu eğitim okulla ters düşüyor mu?”
-“Onlara dini öğretmeye çalışıyorum ama yeterince bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Daha tutarlı olmalı. Ayrıca burada farklı dinler olduğu için kafaları biraz karışık. Biz Ortodoks’uz ama okuldaki çocukların yarısı Müslüman ve Kanada dini Katoliklik. Her şeyden biraz öğreniyorlar. Kanada’da çocukların derslerden önce dua ettiği okullar var ama oraya gitmek için Katolik olmak gerekiyor. Devlet okulları din öğretmiyor.”
Türkiye’ye iki yıl önce geldiğinde konuşmuştuk. Kızlarının Türkiye’de bir üniversiteye gitmelerini ve mümkünse burada evlenmelerini istiyordu. “Emekli olunca ben de gelip burada yaşamak istiyorum” demişti. “Okullarda çocuklara eşcinsellik özendirilerek anlatılıyor ve çocukların kendi cinsiyetlerini ön plana çıkaracak şekilde giyinmeleri hoş karşılanmıyor. Onlara hangi cinsiyeti seçeceklerine büyüdüklerinde karar verebilecekleri söyleniyor.” Büyük kızı henüz sekiz yaşındaydı bunu söylediğinde ve kız çok iyi bir jimnastik eğitimi almış, iyi ata biniyor ve buz pateninde oldukça başarılıydı.
Refah seviyesi yüksek, eğitimi başarılı ama hedefleri insafsız Kanada’nın sebep olduğu hasarlar nasıl düzelir bilmiyorum. Bunu ona söyleyemedim. Ama bizdeki bazı anne-babaların çocuklara dini terbiye vermeyi reddettiklerini ve” büyüyünce hangi dini istiyorlarsa onu seçsinler “ dediklerini kulağımla duymuşluğum var. Demek ki dini terbiye fıtratın değiştirilmesinin önünü kesiyor. Dini ve ahlaki terbiye olmazsa varacağı son nokta fıtratın yozlaştırılmasıdır.
Yardım istediğim hanımlardan biri de Aygül’dü. Tataristan’ın Kazan şehrinde doğup büyümüş, tiyatro eğitimi almış ve tiyatro öğretmeni olarak çalıştığı sırada Abdullah adındaki Türk genci ile tanışır ve evlenirler. On dört yıl önce tanıştık onlarla. Türkiye’ye gezmeye gelmişlerdi. Aygül, memleketine geri dönmek istemedi. Bizim oturduğumuz binadan bir daire tutarak yerleştiler. Aygül, önceleri Türkçe konuşamıyordu ama çok çabuk öğrendi. Neden Türkiye’de yaşamak istediğini sorduk. “Burada çocuklar çok saygılı, komşuluk ve yardımlaşma var. Burada insanlık var. Çocuklarımı burada büyütmek istiyorum” demişti. Ona da sordum, Tataristan’da aile nasıl? diye.
-“Sabah herkes işe gider. Akşam eve gelince de bütün işler paylaşılır. Herkes sorumluluk alır. Ama komşuluk yok, akrabalık bağları zayıf. İnsanlar yalnız ve pek çok ailede alkol problemi var” dedi. Aygül çocuklarını büyüttü. Dikiş kursuna giderek dikiş dikmeyi öğrendi. Daha sonraları başını kapatarak Kur’an-ı Kerim dersleri aldı. Hala komşuyuz.
Avrupalı kadınlar tarih boyunca çok zorlu şeyler yaşamışlar. Haklarını elde edebilmek için ciddi mücadeleler vermişler. Özgürleşmenin bedeli de yalnızlaşmak olmuş. Hollanda’da akşam yemeğine çıkan evli çiftlerin hesaplarını ayrı ayrı ödediklerini görünce çok şaşırmıştık. Erkekler kadınların sorumluluğunu almıyor. Bu özgürleşme konusunda fena halde aldatıldıklarını düşünüyorum. Onlardan bize yansıyan “çocuk da yaparım, kariyer de” meselesinin kadının sırtına yüklediği yük o kadar fazla ki, kadınlar artık evlenmek ve çocuk sahibi olmak istemiyorlar. Bizdeki ve pek çok ülkedeki yansıması böyle ama Hollanda’da doğum oranı oldukça fazla. Mültecileri istemiyorlar ve kendi nüfuslarını arttırmaya çalışıyorlar. Irkçılık ve merkantilizmden beslenen bir milliyetçilikleri var. Merkantilizm kısaca “önce ben” diyen ekonomik-siyasi bir anlayışın adıdır. Bu, ailenin ve bütün ilişkilerin içine sirayet etmiş.
Almanya’da yaşayan akrabalarımız yaz tatilinde misafir olarak gelmişlerdi. On beş gün bizde kaldılar. Giderken söyledikleri bizi hayrete düşürdü.
-“Burada gençler ne kadar güzel, parklarda oturup kitap okuyor sohbet ediyorlar. Dolmuşta hemen kalkıp yer veriyorlar. Biz kesin dönüş yapınca buraya yerleşmek istiyoruz” dediler ve bir sene sonra da buradan ev alarak Türkiye’ye döndüler. Bizim sürekli eleştirdiğimiz ve savrulup gitmesin diye çırpındığımız gençler dışarıdan gelen herkese hoş göründü.
Burası dünya. Akların karaların, yanık ve donukların, kısacası insanlık ailesinin yaşadığı gezegen. Üst kısmında görülen refah ve güç, alt yarımküreye inilince farklılaşıyor.
Sorularımızı Somali Aile Bakanına da sorduk. Amina Hanım lütfedip cevapladılar.
-“Aile temelini İslamiyet oluşturuyor. Reis erkek, çok eşlilik var ve çocuk sayısı çok fazla. Diktatoryal babalık var. Çocuklar üzerinde şiddet ve baskı uygulandığından erkek çocuklar 15-16 yaşlarında ailelerinin yanından ayrılıyor ve bir daha da dönmüyorlar. Evden kaçan çocuklar çoğunlukla yurt dışına gidiyor. Kız çocukları da aynı şekilde çok küçük yaşta evlendiriliyorlar. Son sözü söyleyen baba ama çocukları büyüten ve çoğunlukla ailenin geçimini sağlayan kadınlar.”
Sordum;
-“Milli kahraman olan kadınlarınız var mı?”
-“Öne çıkan bir isim yok ama Somalili kadınlar iç savaş yıkıntılarını kaldırdılar. Aileyi ve devleti toparlayan da yine kadınlar oldu.” Sordum;
-“ Ülkenizle ilgili projeleriniz neler?”
-“ Biz sağlıklı bir toplum üretemedik. Başlangıç olarak kadını güçlendirmemiz gerekiyor. Kadınlara yönelik kurslar açıyoruz. Aile içinde demokratik bir yapı oluşturmayı hedefliyoruz. Bunun için de moderniteyi ülkemizde yerleştirmemiz gerekiyor. “
Amina Hanım’dan aldığımız cevapların üzerinde biraz düşününce gözümün önünde bir aslan ailesi canlandı. Sürekli kükreyen bir baba aslan, etrafında hem yavruları ile ilgilenen, hem de avlanarak aileyi doyuran dişi aslanlar. Afrika topraklarında hala geleneksel yapı devam ediyor belli ki. Osmanlı Devleti’nin çok zor zamanlarında bile elini çekmediği bu coğrafya sonrasında çok büyük acılar çekti. Sömürgeci devletlerin aç gözlülüğünden onlar da nasibini aldı. Bir zamanlar ticareti çok gelişmiş ve ürettiği kumaşlar geniş pazarlarda alıcı bulan Somali’nin, şimdi kendisini dibe çeken sömürgecilerin ürettiği modernizmden medet umuyor olması gerçekten üzücü.
Yaptığımız görüşmelerden öne çıkan sonuç şudur: Aile dünya genelinde yara almış durumda. Gelişmiş toplumlarda kadın ve erkek arasında vücut yapısı ve giyilen kıyafetler birbirine çok benzer. Her şeyi parçalayıp ayıran modern zihniyet, cinsiyeti neden tevhid etmeye çalışır bilmem. İslâm ülkelerinde ise dinin özünden ve peygamber sünnetinden uzaklaşılıyor. Çocuklarımızın arkadaşlarına gösterdiğimiz dikkat gibi, onlara da terbiye vermeye çabaladığımız gibi, insanlık ailesinin yanlışlarının bize sirayet eden hususlarında da dikkatli ve gayretli olmalıyız.
Akraba ziyaretine gittiğimiz İskenderun Arsuz’da gördüm onu. Sabah ekmek almak için evden çıktım. Fırına yakın bir yerde iki kişi ile sohbet ediyordu. Üzerinde kalınca şifondan yapılmış feracesi, yüzünde peçesi ile zarif bir kadın. Peçesi ve başörtüsü arasında görünen dar bir alanda kullanılabilecek bütün makyaj malzemelerini kullanmıştı. Sürmesi, rimeli, eyelineri iri gözlerini iyice belirginleştirmişti. Göz kenarlarında ve alnının ortasında yukarı doğru küçülerek uzanan pırıltılı taşlar vardı. Elleri bir çift güvercin kanadı gibi ahenkle hareket ediyordu. Arapça konuşuyordu. Sonra vedalaşıp ayrıldı konuştuğu insanlardan. Yürümüyordu da bir su gibi akıp gidiyordu ya da bir hindiba tohumu gibi esen latif rüzgârla uçuyordu. Endam dedikleri bu olsa gerekti. Ekmeği alıp eve dönerken; “yok bu insan olamaz kesin bir peri kızıydı ve yüz yıl önce merhum şair Nedim’in karşısına çıkan da oydu” diye düşündüm.

-“Yok, bu şehir içre senin vasfettiğin dilber Nedim
Bir peri suret görünmüş bir hayal olmuş sana “

Bir yanımda tabiatı eşsiz Nur(Amanos) Dağları, bir yanımda sakin kıpırtısız mavinin tonlarında ışıldayan akdeniz, ansızın karşıma çıkan peri kızı ve elimde bir çanta dolusu ekmekle hayrette kalakaldım. İlk kez o gün fark ettim, yaşadığımız yüzyılda kadının ne kadar eksildiğini.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir