Şöyle hatırlıyorum: Özdenören kardeşler en samimi ilkokul arkadaşlarıyla ayrı kente düşmüşlerdir. Arkadaşlarını çok özlerler. İki kardeşe uzun ve ağır gelen “ayrılık” süresi bitiminde, heyecanla o en samimi arkadaşlarının evine heyecanla giderler. Kapıyı çalarlar. O sahneyi Rasim Özdenören iç acıtan bir sahne olarak anlatır; arkadaşları ikizleri soğuk ve mesafeli karşılar. Rasim Özdenören bir daha o arkadaşıyla konuşmaz, görüşmez. Arkadaşını defterinden “hayat boyu” siler.
Çocukluk arkadaşıyla samimiyet öykü başlayana kadardır ve öykü, ikiz kardeşin heyecanla en samimi arkadaşlarının kapısını çaldığı anda başlar. En samimi arkadaşlarının öykü kahramanına dönüşmesi de ikizleri soğuk ve mesafeli karşılamasıyla olur. Bu kadar uzatmayalım; öykü kapıdadır ve Rasim Özdenören çocukluk kahramanına karşı “buz gibidir.”
Bu durumu Rasim Özdenören’in öykücülüğünde, onun kendi yarattığı öykü kahramanlarına mesafeli ve soğuk davranmasının bir nedeni, “bir travma” olarak kabul etmek elbette ucuz çıkarım olacaktır. Ne var ki, ucuz çıkarım diye geçemeyeceğimiz bir hakikat de Rasim Özdenören’in neredeyse bütün öykü kahramanlarına mesafeli ve soğuk durması, kendi öykü kahramanlarını sevmemesidir.
En mutedil öykü kahramanları bile metni okurken size mesafeli ve soğuk durur.
Bu şöyledir: Rasim Özdenören öyküsünü yazarken karakterlerine ne kadar mesafeli ve öyküsünün dışındaysa, okuyucu da tezat görülebilecek ancak tezat olmayan bir şekilde öykünün içinde ve öykü kahramanına mesafelidir. Okuyucu her zaman yazardan daha fazla metnin içindedir. Yazar için kurmaca olan metin çoğu zaman okuyucu için kurmaca intibaı uyandırmaz. Hayatın farklı bir gerçekliği olarak okuyucuyu kuşatır. Buna rağmen okuyucunun, metindeki karakterlerle aradaki mesafeyi kapatamaması ve karakterlere ısınamaması yazarın bilinçli mesafeliliğinin bir başarısı olarak okunabilir.
Rasim Özdenören’in o ilk “kapıya gitme” eyleminden sonra başka kapılara gitmemesi, başkalarının kendisine gelmesini beklemesi, kendisine gelenleri tutması, bir kişilik göstergesi olarak kendisini merkeze koyması başka bir tartışma konusudur.
Öykü bağlamında, alabildiğine hayatın içinde olan öykücünün beşerî ilişkileri ve mesafeyi kaldırması, karakter tekâmül edene ve öykü yazılana kadardır. Karakterlerin son hali ise beşerî ilişki kursanız bile aradaki mesafeyi kapatamayacağınız bir uzaklıktan size bakar. Daha açık söylersek, Rasim Özdenören’in karakter oluşturma süreci samimi olduğu arkadaşının kapısına gidene kadarki süreçtir. Oradaki sevgi, ilgi ve heyecan karşılaşmadan sonra metne ve karaktere aktarılmaz. Anlatıcıda saklanır ve bir sonraki öykü için depolanır.
Rasim Özdenören ne kadar hayatla barışıksa öykü kahramanları o kadar hayatla problemlidir ve buradan çıkan ders öykünün karakterine değil yazara bir sağaltma edimi olarak yansır.
Bu bilinçli bir tutum mudur? Bence, evet.
Öykü dışındaki metinlerinde de Rasim Özdenören bir yazar olarak kendini “öyküsünde” kaybedecek ölçüde metne dahil etmez. Serin kanlılığını muhafaza eder. Düşünsel metinlerindeki netlik büyük ölçüde bu mesafeli duruştandır, yakından bütün görülmez çünkü.
Rasim Özdenören öyküsünde karakterin zor zamanlarda, beklenmedik anlarda ortaya çıktığından hareketle o beklenmedik ve zor anlarda otaya çıkan “karakterin” bizi şaşırtan ve pek de sevimli olmayan yansımalarını kurmacanın vazgeçilmezi yapmıştır. Bu yönüyle Türk Edebiyatında ayrıksı bir yerde durur.
Karakterlerini sevmez ancak onlardan nefret de etmez. Yoksa ne işi vardı öyküyle/öyküde/öykülerinde…
