Doğduğum topraklardan kaderime doğru giden bir otobüsün içindeydim. Çelimsiz bedenim otobüsün hareketleriyle sağa sola sallanıp duruyordu. Kaçmak için kapıların açılmasını kolluyordum ama babam bunu kolladığımın farkındaydı. Herhangi bir mola yerinde özgürlüğüme kavuşmamı engellemek için beni zapt ediyordu. Ayrıca bana karşı duruşu oldukça mesafeli, bakışları mağrurdu. Saatlerdir birlikte yol alıyorduk. Otobüsün içini dolduran insan nefesinin benim nefesimi kestiğini söyleyebilirim. Ekim ayının ortalarındaydık. Havaların çok soğuk olduğunu söyleyemem. Yine de otobüsün etrafımı sıcak havayla dolduran klimaları çalışıyordu. Klimadan çıkan koku insanların nefes ve ter kokusuyla harmanlanıyordu. Bu yüzden camlar buğulanmıştı. Dışarıyı buğulu camlardan gözükebilen kadarıyla izlemeye çalışıyordum. Kaçışımı tamamıyla engellemeye çalışan sevgili babam beni cam kenarında bir koltuğa yerleştirdi ve kendisi de yanıma oturdu. Beni annemden ayırıp buraya savurduğu için çok kızgındım. Anneme hâlâ çok ihtiyacım vardı. Babamın sandığı kadar büyümemiştim. Ona “Beni satıyorsun.” diye haykırmak istiyordum. Birkaç gün önce annemin dizinin dibindeydim. Tüm ihtiyaçlarım karşılanıyordu. Sevgiyle büyüyordum. Birkaç kez kaçma girişimim oldu, ergenlikte olur böyle şeyler. Annemin çok endişelendiğini görünce bu asi hareketlerimden de vazgeçtim. Daha sağduyulu biri olmaya çalışıyordum. Evin içinde atmaya çalışıyordum tüm enerjimi. Oradan oraya zıplayıp hopluyordum ama kimseye zararım yoktu.

Geçenlerde babam mutfakta telefonla konuşuyordu. Bunu yaptığım için çok üzgünüm ama konuşmalarını dinledim. Kemal diye biriyle konuşuyordu. Ona: “Ya… Çok üzüldüm. Biraz küçük ama sana iyi gelecektir. Çok güzel bir kız. Sen benim arkadaşımsın. Para konusunda anlaşırız. O da senin yanında mutlu olur. Birkaç güne yanına getiririm ama hukuki meseleleri de halledelim.” dedi. Neyden bahsettiklerini anlamamakla birlikte pek de önemsememiştim ama bugün Kemal ile birkaç kez daha görüşmesinden beni kastettiğini anlamış oldum. Kaçamıyorum da tamamen çaresizim.

Akşam saatlerinde muavinin “Son durak. İstanbul.” diye bağırmasıyla uykuya daldığım koltukta sıçrayarak uyandım. Babam yanımda olmasaydı “Ne bağırıyorsun be…” diye çıkışırdım. Babamın aldığı karardan vazgeçmesi için tüm uysal yanımı sergiliyordum. Birazdan ona yalvarabilirdim: “Lütfen… Çok uslu olacağım, seni hiç üzmeyeceğim.” diye. İnmek için toparlandığımızda kaskatı kesilmiştim. Babam sisli, karanlık bir akşamda ilk defa adımımı attığım İstanbul şehrine ait otogarda beni Kemal’in ellerine teslim ederken tek yapabildiğim şey ağlamaktı. Babam, otobüsteki soğuk tavrını sürdürmeye devam ediyordu. Kararından geri dönmemek için benimle duygusal bir an yaşamak istemiyordu belki de. Sanırım bu yüzden bana son kez sarılıp benimle vedalaşmadı. Kemal’den aldığı zarfı cebine koyup “Ona iyi bak!” demekle yetindi ve hızlı adımlarla yanımızdan uzaklaştı. Kocaman arabaların ve bağrış çağırışın içinde tanımadığım biriyle baş başa kalmıştım. Yüzümdeki şaşkınlık, korku hareketlerime sirayet etti. Ürkek bir şekilde olduğum yerde daha da küçüldüm. Kaderim babamın ellerinden Kemal’in ellerine teslim edilmişti. Yol yorgunluğu üzerime iyice çökmüştü. Uzun koridorlardan, insan kalabalıklarının içinden geçtik. Kemal, arabasına bindiğimizde sinmiş halime bakarak “Korkma…” dedi. Onunla konuşacak ne mecalim vardı ne de konuşma isteğim. Bu yüzden ona cevap vermedim. Zaten Kemal de pek konuşkan birine benzemiyordu. Uzun boylu, esmer bu adamın yüzü ciddiyetle maskelenmişti. Dudak kıvrımlarının gerildiğine ve yüz ifadesinin değiştiğine henüz şahit olmamıştım. Bakımlı ve temiz biri olduğunu vücudundan burnuma doğru yayılan fesleğen, amber, sedir, zencefil kokularının karışımı parfümünden de anlıyordum. Saçları oldukça kısa ve muntazamdı. Babam gibi sakalları yoktu. Yüzünü düzgün bir şekilde tıraş etmişti. Teni sağlıkla parlıyordu. Koyu ve iri gözlerini yoldan ayırmıyor, bana hiç bakmıyordu. Gözlerim araba direksiyonunu sarmalayan ellerine doğru gitti. Elleri ne kadar da büyüktü. Babam ufak tefek bir adamdı. Kemal’in babama göre oldukça heybetli olması benim daha da korkmama sebep olmuştu. Bozuk yollarda paldır küldür ilerliyorduk. Midem alt üst oldu. Sabahtan beri hiçbir şey yememiştim. Bir iki kez öğürdüm ama kusamadım. Kendimi hasta gibi hissediyordum. Uyuyup kaldığım bir anda takıldığı tümsekle birlikte havalanan arabanın yola temas ettiğinde sarsılmasıyla uyandım. Kemal özür dilermiş gibi bana baktı. Güvenliğimden de emin olmaya çalışıyordu.

Binanın otoparkında araçtan indiğimizde sarsılmış ve sersem bir haldeydim. Asansörle kaç kat yukarıya çıktığımızı kestiremiyorum. Eve geldiğimizde Kemal bir koltuğa yayılıp televizyondan bir şeyler izlemeye başladı. O kadar yorgundum ki bana bir yer göstermemiş olmasına hayret ettim. Evin içinde bir keşfe çıktım. Benim için hazırlanmış olduğuna kanaat getirdiğim yemeklerden yedim. Böyle düşünmemin sebebi ise en sevdiğim yiyeceklerin önümde duruyor olmasıydı. Yemeğimi yedikten sonra keşfime devam ettim. Burası büyük bir evdi. Kemal’in yayıldığı salonda dev bir televizyon ve ses sistemi bulunuyordu. Varlığımı göstermek için birkaç kez seslenmeme rağmen Kemal beni duymadı. Salondaki bir duvar baştan sona kitaplıkla kaplıydı. Kitaplıktan renk renk, ciltli kitaplar bana gülümsüyordu. Salon loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Biri lacivert diğeri füme rengi iki tane büyük koltuk vardı. Kemal, televizyonun tam karşısında yer alan lacivert koltukta uzanıyordu. Onu rahatsız etmeden ben de gri olana geçtim. Bana bir şeyler söylemesini bekledim ama hiçbir şey söylemeden koltukta uyuyup kaldı. Ben de aynısını yapmıştım. Sabahın köründe ki gün daha aydınlanmamıştı bir alarm sesiyle yerimden sıçradım. Uykulu halimle Kemal’e ve önündeki sehpadan tüm dünyayı uyandırmak istercesine rahatsız edici bir ses yayan telefonuna baktım. Kemal, alarmı susturup çoktan giyinip, kahvesini yapıp tekrardan yattığı koltuğa geri dönmüştü. Bunları hayal meyal hatırlıyorum. Tam olarak kendime geldiğimde evde yapayalnızdım. Neyse ki bana yiyecek bir şeyler bırakmayı ihmal etmemişti. Karnımı doyurduktan sonra evdeki keşfimi sürdürmeye devam ettim. Evde olmamasından dolayı daha rahat hareket ediyordum. Evin girişindeki çelik kapı uzun bir koridora açılıyordu. Kapının sol tarafındaki dolapta Kemal’e ait oldukları ebatlarından anlaşılan birçok spor ve klasik ayakkabılar, botlar bulunuyordu. Hepsi muntazam bir şekilde dizilmiş, yeni gibi görünen ayakkabılardı. Giriş kapısının tam karşında kocaman bir yatak odası vardı. Yatak bozulmamıştı ve perdesinden çarşaflarına kadar her şey ütülüydü. Odadaki geniş halının bitiminde kocaman bir dolap vardı. Tüm giysiler renklerine göre sıralanıp askıya asılmıştı. Askıdaki giysiler beyazdan siyaha doğru sıralanmıştı. Bir gün onunla saklambaç oynarsak ya da güvensiz hissettiğim herhangi bir durumda bu dolaba saklanabilirim diye düşündüm. Yatak odasının yanında daha küçük bir yatak ve dolap bulunan bir oda vardı. Bu odanın bana tahsis edildiğini, benim için hazırlanmış olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Tüm evi gezdikten sonra şöyle bir hayal kırıklığına uğradım: her yer kilitlenmişti. Buradan kaçabileceğim herhangi bir çıkış yoktu. Evin genel halinden anladığım kadarıyla Kemal, çok düzenli, titiz biriydi. Bu yüzden madem ben buradan kaçamıyorum o beni kovsun diye gücümün yettiği kadar evi dağıtmaya başladım. Halıların kenarlarını kaldırdım, perdelere zarar verdim, örtüleri bozdum, giysilerini askılardan çıkardım, yemekleri etrafa saçtım… Evi bu halde görünce öfkelenecekti ve bana zarar verebilirdi. Bundan kaçınmak için geniş dolaba saklandım.

Kemal, eve gelince paltosunu astı. Üzerini hızlıca değiştirip sakince etrafı düzenlemeye koyuldu. Saklandığım dolaptan evin içindeki hareketlerini duyabiliyordum. Yaptıklarıma şaşırmış gibi bir hali de yoktu. Mutfaktan gelen kap kacak seslerine Kemal’in mırıldandığı bir şarkı eşlik ediyordu. “Füsun gel hadi, yemek hazır.” diye bağırdı. “Füsun mu, o kim, evde başka biri mi var?” diye düşünürken “Hişt, pişt…” gibi sesler çıkarmaya devam ediyordu. Merakıma yenik düşerek saklandığım yerden çıktım. Çekinerek yanına yaklaştığımda yemek menüsünde yine en sevdiğim yiyecekleri gördüm. Yemeklerin kokusu nefsime yenik düşmeme sebep oldu. İştahla yemeğimi yedim. Beni böyle kandıracağını ve buraya alışmamı sağlayacağını düşünüyordu muhakkak. Etrafta başka kimseyi göremedim. Bu adam, adımı değiştirebileceğini düşünüyorsa yanılıyordu. “Füsun…” diye seslendiğinde ona bakmama kararı aldım. Kendi içimde otoriteye uymayacağıma ve pasif direniş göstereceğime dair yemin ettim. Annemi çok özlüyordum ve babama çok kızgındım. Yenilikleri de hiç sevmezdim. Kendi yaşam alanımı geri istiyordum. İşin kötüsü: Kemal yemeğin yanında iki kadeh bir şeyler içmişti. İçki adamı rahatlatmıştı. Bununla birlikte ara sıra yanıma gelip bana dokunuyordu. O, bana dokunduktan sonra kirlenmiş gibi hissettiğimden kendimi temizleme ihtiyacı duyuyordum. Ayrıca ne kadar titiz olsa da içki kokuyordu.

Sabah yine gün aydınlanmadan çalan alarm sebebiyle uyandım. Kemal her ne kadar sessiz ve sakin hareketler ile hazırlansa da uykum çok hafifti, en ufak bir ses gözlerimi açmam için yeterliydi. Zaten evden çıkmadan beni misafir odasına kapattı. Dünkü yaramazlığım için cezalandırılıyordum. Neyse ki yiyecek ve su bırakmayı ihmal etmemişti. Kemal’in evdeki varlığı beni ne kadar tiksindirse de o yokken koca evde yapayalnızdım ve çok sıkılıyordum. Pencereden dışarıyı izledim. Pencerelerden birini açık yakalarsam kaçıp kaçamayacağımı da hesaplamaya çalışıyordum. Neredeyse on ikinci kattaymışız. Kaçış hayallerim bir kez daha suya düştü. Tüm gün uyudum, uyandım, yemek yedim. Zaman geçmek bilmiyordu. Odayı incelemeye başladım. Kitaplıkla birleşen çalışma masasının üzerinde çerçevelenmiş fotoğraflar vardı. Fotoğraftaki kişi Kemal’di ama yanında benim yaşlarımdan bir kız çocuğu vardı. Hatta kız tıpkı bana benziyordu. Samimi görünüyorlardı. İtiraf etmek gerekirse mutluydular. İki gündür tanımaya çalıştığım bu yabancı adamın böyle gülebildiğine şaşırdım. Kemal, eve geldiğinde hâlâ fotoğraflara bakıyordum. Odaya girdiğinde beni onların başında buldu. Fotoğraflardan bir tanesini eline alıp “Füsun’du o. Öldü.” dedi. Fotoğrafı yerine geri koyduğunda gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Odadan çıktı. “Beni başka birinin yerine koymak için mi buraya gönderdiler, ya benim benliğim ne olacak, varlığım birinin yerine geçip acıları dindirmek için mi oluştu?” gibi soruları zihnim peş peşe sıraladı.

Birkaç yıl içinde sabahları çalan alarma, evin düzenine, Kemal’in soğuk ve sessiz mizacına alıştım ama hâlâ kendimi buraya ait hissetmiyordum. Son günlerde eve sarışın bir kadın gelmeye başladı. Rengârenk tırnakları, pembe çantası ve sürekli samimiyetsiz bir şekilde sırıtması Kemal’in mizacıyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Bu kadın, bana sevgiyle yaklaşmaya çalıştı ama her yaklaştığında üzerime hapşırmaktan kendini geri alamadı. Gizlice dinlediğim bir telefon görüşmesinde Kemal: “Merhaba. Sibel ile evlenmeye karar verdik fakat Sibel’in Füsun’un tüylerine alerjisi var. Birkaç sene içinde huysuzluğu iyice azaldı. Söz dinliyor ama adına tepki vermiyor. Aşıları da tamamlandı. Henüz kısırlaştırmadım. Onu sana geri göndermek istiyorum.” dedi. Kemal, Sibel ile mutluluğu pahasına benden vazgeçiyordu. Anneme kavuşacaktım. Babam, beni geri almaya geldiğinde hiç huysuzluk çıkarmadım. Beni tekrar birine vermesinden korktuğum için oldukça uysal davranıyorum. Annem ise beni gördüğünde tanımadı. Sonra kokladı ve beni yalamaya başladı. Artık ait olduğum yerdeyim ve çok mutluyum.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir