Hocanın “Yunus Emre’den Seçmeler” kitabına uzun seneler önce göz atmıştık. İsmi bizde yer etmiş ki, 2016’da yayınlanan “Kırk Yıl Sonra Dün Gibi Nurettin Topçu” kitabını da hemen alıp zevkle okuduk. Vefakâr dost Hüseyin Yorulmaz Hoca’dan kendisinin Karamürsel’de ikâmet ettiğini, birkaç dostla ziyaretten memnun olacağını öğrenince ziyarete gidelim dedik.
İzmit Kaymakamı Yusuf Ziya Bey, Sakarya’dan kitapsever ve uşşak-ı Hüdâ dost Sivasî Mürsel Albayrak ve bir arkadaşıyla 22 Ağustos 2024’ de Muzaffer Hoca’yı ziyaret ettik. Karamürsel’de deniz kıyısında çok asude bir çayhanede mülaki olduk.
Hoca ile ilk yüz yüze görüşmemizdi. İktisatçı olmasına rağmen, kapitalist düşünce ve yaşayıştan eser yok idi. Gayet samimi, dertli bizlerle ortak ıstırapları olan bir insandı. Ahvâli âlem ve memleket hakkında epey sohbet ettik. Tekrar görüşmek temennisiyle vedalaştık.
Bize daha sonra “Müzikle bir yolculuk. Eski Radyo Günlerinden Nurettin Topçu’ya” başlıklı uzunca bir makalesini gönderdi. Hoca, “Yitik Zamanlar- Yitik Sesler” diyor. Dikkatini, hassasiyetini, zarafetini aşikâr eden türkü, şarkı ve sanatkâr isimleri zikrediyor. Söz ve isimlerin manaları üzerinde duruyor. Ama bunları kemal-i nezaketle yapıyor.
Muzaffer Hoca, 7 sayfalık bu girişi çok sevdiği hocası merhum Topçu hakkında, bir üniversite hocasının bir tv programında nahak -namünasip yere sarfettiği “Nurettin Topçu Türk müziğinden nefret ediyordu” sözüne getirmek için yazıyor. Hoca kadirşinaslığı, ilmi ciddiyeti, yakîni ve vukufu sebebiyle bu yanlış sözün yapabileceği menfi tesiri izale ile kendini vazifeli kabul ediyor. Binaenaleyh 7 sayfa daha yazarak bu vazifesini hakkıyla ifa ediyor ve yazısını şu cümle ile bitiriyor. “Bazen kapıldığımız sözün şehveti ile “Ağyârını mâni efrâdını cami” olmayan özensiz, aceleci hükümlerle hem hakikatin hatırı kırılır hem de sahibinin itibarı”. Bu veciz cümle ile de Nurettin Topçu Hoca’nın ruhunu şad ediyor.
Biz asıl “Hocanın Kırk Yıl Sora Dün Gibi Nurettin Topçu” kitabından bahsetmek isteriz. Dergâh Yayınlarınca 2016-2017 yıllarında iki baskısı yapılan kitap, 160 sayfa. Anlatılan ve anlatan güzel olunca kitap zevkle okunuyor. Önsözdeki şu satırlar dikkate değer:
“Nurettin Topçu sadece milletimiz için değil, ondan ayrılmayan insanlık için yeni bir dünyanın mümkün ve zorunlu olduğunu, içinden geçmekte olduğumuz medeniyetin insanlığa öldürücü bir gelecek vaad ettiği hususunda bizi uyardı. Fikirlerini bir formül ve reçete gibi sunmadı; sadece istikamet gösterdi, sırat-ı müstakimi işaret etti, kalbinin şarkılarını dinlemek isteyenler için bir nağme bıraktı. Bize nimetlerin büyüğünü gösterdi, hayatımızı yaşanmaya değer kılacak anlam dünyasını önümüze açtı”.
“İlâhi metinler, âyetler insanı tekrarlayan bir nasihat diliyle içine çeker. İnsana döne döne adaleti, iyiliği, infakı, salih işler yapmayı, azgınlıktan uzak durmayı emreder; sabrı ve hakkı tavsiye eder. Ekmek tadı gibi usandırmayan bu özler geleneğimizin bir yığın müktesabatı içinde ne kadar tekrarlansa da tadından bir şey eksiltmez. Nurettin Topçu da bu geleneğin öğretisini içselleştiren duyuşlarla aynı ana temayı terennüm etti. Bir kalbin usandırmayan atışları gibi aynı temalar etrafında döne döne dünyadaki varlık nedenimizi, milletimize ve insanlığa ödevlerimizi, haklarımızdan çok mesuliyetlerimizi, namuslu ve merhametli olmayı, ahlâkî sınavımızı hatırlatıp durdu, bize ilerleyeceğimiz bir sürü açık kapılar bıraktı”.
“Hafif başını kaldırarak (zaten hep öyle yürürdü) sınıfa girer, yoklama yapar, günün dersini anlatmaya başlardı. Psikoloji hocamız Keysi hanım gibi onun da sınıfa kendiliğinden yayılan bir otoritesi vardı; hakiki hocalardan sirayet eden bu hali bizim yaramaz, laubali tavırlar içine girmemize mâni oluyordu. Birçok eserin sahibi olduğundan haberimiz yoktu, şahsiyeti hakkında da bilgi sahibi değildik ve o bize kendisinden hiç bahsetmedi”.
“Büyük sanayinin, makineleşmenin, büyük sermaye hakimiyetinin insanlığın hayrına olmadığını hep vurguladı; şimdi çevrecilerin esamisinin okunmadığı günlerde tabiatla, kainatla birlikte yürümenin aşkını, sularla ağaçlarla konuşmanın deruni tadını terennüm etti. Her türden muhafazakâr, (sağ) kesimler için “en hain” kavramları olumlu anlamlar vererek savundu. Toplumu yoğuracak üstün bir idrak, ruh yüceliği ve bilgelik beklediği din adamlarının yetersizliği karşısında infialini belirtmekte tereddüt etmedi. Halbuki isteseydi en çok onlardan alkış ve övgü alabilirdi”.
“Nurettin Topçu’nun hemen hemen bütün yazılarında toplumu yukarı çekmek isteyen muhafazakâr tabiatıyla mecz edilmiş bir inkılapçı ve reformcu cehid apaçık görülür. O, kendini Osmanlı atalarının çocuğu ve İslâm büyüklerinin mirasçısı olarak görür”.
“Bir yaz günü Sarıyer’in üstünde Hünkâr suyunda sofrada söz onlardan açılmışken “bir günüm geçmiyor ki Abdülaziz Efendi (Abdülaziz Bekkine) ile Celal Hoca (Celaleddin Ökten) hatırıma gelmesin” demişti. Bunlardan Abdülaziz Efendi’nin onun hayatında oynadığı rol anlatılmış ve yazılmıştır. İmam-Hatip okullarının kurucusu Celal Hoca’ya şahsiyeti ve bilgisinden dolayı derin hürmeti vardı. Celal Hoca’nın Hazreti Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesini bir gün kendisine altı saat boyunca anlattığını, ayrıca bir başka vesileyle İslâm’da asıl haram olanın “riba” olduğunu söylediğini nakletmişti. Ayrıca Hüseyin Avni Ulaş, Mehmet Akif, Remzi Oğuz Arık, Rahmi Eray onun ruh dünyasının sevgili şahsiyetleri idiler; onların hatırası ve hasretiyle yaşıyordu. “Ah” diyordu: “Abdülaziz Efendi’yi bir görseydiniz…”
“Kalabalıklardan uzak, Erenköy taraflarında (o yıllarda çok tenha olduğu muhakkak) münzevi bir hayat yaşamak istediğini fakat Abdülaziz Efendinin “senin görevin burada talebe yetiştirmektir” diyerek buna rıza göstermediğini kendi ağzından işitmiştik. Galiba çok dikkatle uyguladığı bir ilkesi vardı: İnsanların seçimlerini kendilerine bırakmak, iradelerinin hür akışına müdahale etmemek, zorlamamak. Mesela, biz gençlere ibadetleri yapmamız hususunda hiçbir zaman açık bir telkinde bulunmadı. Bir keresinde bir grup genci camide görünce sadece memnuniyetini belirtmekle yetindi. Birçok yıl Emin Işık Hocanın cuma namazını kıldırdığı Soğanağa Camii’nde buluştuk. Emin Hoca hutbelerini sanki Nurettin Bey için hazırlıyordu. Cumadan sonra Çarşıkapı’dan Gedikpaşa’ya dönen köşeye kadar ağır ağır onu dinleye dinleye yürürdük (caddeler ne kadar tenha imiş). Daha sonra cuma günleri bir süre Sultanahmet’deki küçük Firuzağa Camisine (namazı Bekir Topaloğlu kıldırıyordu) devam ettik. Bir süre de Sultanahmet Camisinde buluştuk. Ekseriya orada cuma namazını Gönenli Hoca olarak maruf rahmetli Mehmet Gönenli kıldırırdı. Nurettin Bey onun samimi ve hasbi halini severdi, cami cemaatine cömertçe cennet dağıtmasını ise sevgiyle karışık bir tebessümle karşılardı”.
“Hastanede, ölümünden birkaç gün önce “dışarıda hava nasıl” diye sormuştu. Kendisine “sıcak ve bunaltıcı” cevabı verildiğinde şöyle demişti:
“Her günü bayram gibi geçiriniz.”
Ölüm döşeğinde bile ders ve hocalık devam ediyordu. Sağlıklı olmak tek başına bayram yapmaya değmez miydi?”.
Zevkle ve istifade ile okunacağını ümit ve temenni ettiğimiz bu sarraf işi kitabın içindeki bazı başlıkları kaydederek yazıya son verelim.
- Yıldırımın Huzurunda (Bayazıt)
- Ahlak Dersi
- Düşünce Dünyasından Bir Demet
- Nurettin Topçu’dan Avrupa’ya Bakışlar
- Topçu’yu Tekrar Düşünürken
- Allah’a Açılan Kapıyı Aramak
- Taşralı’daki Son Hikâyelere Dair (Mahşer, Büyük Mahkeme, Ebedi Hayat)
Merhum mütefekkir Nurettin Topçu Hoca’mıza, bütün sevdiklerine rahmet- mağfiret, müellif Muzaffer Hocamızın da sıhhat, afiyetle güzel eserler vermeye devamını niyaz ederiz.

Zamana meydan okuyan bilge büyükleri yad etmek ne güzel.